Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


“İnsanımızın tekâmülüne katkı sağlayacak eserler basıyoruz”


100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

İz Yayıncılık bir anlamda sizin de hayatınız anlamına geliyor değil mi? 29 senedir aynı yayınevinde mekânlar, adresler, çalışma arkadaşları değişse de çeşitli krizlerle daralmalar, küçülmeler yaşansa da bu yolculuğu sürdürmüşsünüz… Yollarınız nasıl kesişti? Ve en önemlisi bunca zamandır bu yayınevinde olmanızı nelere borçlusunuz?

Yayınevinin kuruluş döneminde editörlüğünü Metin Karabaşoğlu yapıyordu ve kendisi ile geçmişten gelen bir tanışıklığımız vardı. Sıradan bir dost ziyareti ile başlayan gelip gitmelerim, ortamın bir okul/ekol olması sebebiyle sıklaştı ve huzur içinde nefes aldığım, heyecan duyduğum, hayatıma zenginlikler kattığım bir ortam olarak beni kendisine bağladı. Akabinde de bir süre sonra grafik tasarımcı olarak fiilen çalışmaya başladım. Ancak iki yabancı dil biliyor olmam, bir editörde toplanması gereken genel birikim, dikkat, konsantrasyon, işi sahiplenme, titizlik vs özelliklerimin bilinir olmasından sonra, aynı zamanda bazı dosyaların yayına hazırlanması, yani editörlük de yapar oldum. Çok fazla çalışan sirkülasyonu oluyordu. Sebat ettiğim için bir anlamda kurumsal hafıza haline geldim. İz Yayıncılık ile aramızda çok özel bir bağ oluştu. Birbirimiz için vazgeçilmez olduk. O benden memnun, ben ondan memnun... 1998 yılından beri de yayınlarımızın sevk ve idaresini devam ettiriyorum.

 

Bugünün şartlarında bağımsız kalabilmek eskiye göre daha mı zor? Geçmişi uzun yıllara dayanan bir yayınevi yöneticisi olarak bu konuda eski ile yeniyi karşılaştırabilir misiniz?

İz Yayıncılık, kültürel yayıncılık yapan, insanımızın tekâmülüne katkı sağlayacağını düşündüğü eserleri, kârlılığını çok da ön plana almadan neşreden, beklenti itibariyle de ticarethane olarak görülmeyen bir okul ve ekol. Yayınladığı kitaplar popüler kültürün ve eğilimlerin beklentileriyle çok çakışmıyor. Dolayısıyla hep belirli bir sayıda basılıp, zamana yayılmış şekilde “hep” satan kitaplarımız var. “Çok satan” kitap peşinde değiliz. Belki ticari açıdan bakıldığında olağanüstü gelirler elde etmiyoruz ama buna mukabil, sektördeki bir krizden de asgari düzeyde etkileniyoruz. Ama popüler kültüre sırtını yaslayan, “proje yazar” üretip muazzam paralar kazanan veya üstlendiği risk sebebiyle büyük borçlar altına giren yayıncılar sıkıntı yaşayabiliyor. Geçmiş ile günümüz arasında yapabileceğim en önemli kıyas ise, basılan kitap tirajları. 90’ların başında 3.000-5.000 olarak basılan kitaplar, artık 1.000-2.000 ve hatta bazıları 500 adet basılmakta. Eskiden 3 cilt, 5 cilt, ekip işi gerektiren ve toplamı birkaç yüz bin lirayı bulan projelere korkusuzca girişebiliyorken, şimdi bir proje ortağı veya sponsor olmaksızın yapmak bizi korkutuyor.

 

Bugün nasıl bir çizgide ilerliyor İz Yayıncılık?

Az önce de ifade ettiğim gibi, bizim misyonumuz “insanımızın tekâmülüne katkı sağlayacağını düşündüğü eserleri, kârlılığını çok da ön plana almadan neşretmek”. Kaynaklarımızı azami verimlilikle kullanıp, mümkün olabildiğince fazla eseri, bihakkın yayınlamak.

 

Kitap seçimlerinizde başlıca kriterleriniz neler?

O kadar çok faktör var ki... Kurgu veya kurgu dışı olmak üzere iki ayağımız var. Öncelikli kriterimiz, üçüncü kez tekrar ediyor olacağım ama, “bu eser insanımızın tekâmülüne katkı sağlar mı?” sorusuna olumlu cevap vermesi gerekiyor. Akabinde telif eserse dilinin düzgünlüğüne, eşsizliğine veya literatüre getirdiği yeni bilgi/belge/yaklaşıma bakıyoruz. Tercüme ise tercümenin doğruluğuna ve uygunluğuna bakıyoruz. Spesifik bir konu ise, konunun uzmanlarından görüş alıyoruz.

 

Bugün kıymeti bilinmese de geleceğe yönelik bir yatırım gözüyle keşfettiğiniz yazarlar oluyor mu?

“Yatırım” kelimesi pek tercih ettiğimiz bir ibare değil. Şöyle ifade edeyim: Bugün için kıymeti tam anlaşılmıyor/anlaşılmayacak olmasına rağmen, biz değerli bulmuşsak, ticari karşılığına bakmaksızın bir kitabı basarız. Bu çerçeveden bakınca, ileride kıymeti anlaşılır diye düşündüğümüz isimler var.

 

Bugünün Türkiye’sinde ekonomik sorunlardan dağıtım problemlerine, baskı kalitesinden çevirmen seçimine yayınevleri açısından çözülmesi gereken pek çok sorun var. Böylesi sorunlarla nasıl mücadele ediyorsunuz?

Geleneği olan bir yayıncıyız. İşinin ehli insanlarla çalışınca bahsettiğiniz sorunlar ya yaşanmaz veya asgari düzeyde yaşanır hale geliyor. Ağrısız baş mezarda olur demiş atalarımız. Bu sebeple yaşadığımız sorunların bizi yıpratmasına izin vermeden faaliyetimizi sürdürüyoruz.

 

Yılda kaç kitap yayımlıyorsunuz? Bu konuda herhangi bir hedefiniz var mı?

Yeni kitap olarak 90-120 arası, tekrar baskılarla birlikte ortalama 350 kitap basıyoruz bir yıl süresince. Rafine eserler neşrettiğimiz için, çizginin zedelenmemesi adına bu hedefi daha yukarıya çıkarmıyoruz, aşağı düşmesine de fırsat vermemeye gayret ediyoruz.

 

Kaç kişilik bir ekiple çalışıyorsunuz?

Yayın üretim süreci bundan 20-30 sene önceye göre çok değişti. Fiilen mesai yapan insanların birçoğuna artık ihtiyaç yok. Yarı-zamanlı mesailerle halledilebilen çok sayıda kalem mevcut. Bu sebeple, ürettiğimiz eser sayısına kıyasla mutfak ekibimiz asgari düzeyde. 9-10 kişilik bir üretim ve sonrasına ait ekibimiz var.


Okurlarınızla nasıl bir ilişkiniz var?
Sanıyorum okur ile diyaloğu en güçlü yayıncılardan biriyiz. Öncelikle, yayın önerilerine mutlaka cevap veriyoruz. Kitapların üretim süreci nihayetinde insan elinden çıkıyor, hatadan azade değil. Okurlarımız dikkatli, gördükleri hataları iletmek noktasında hevesliler. Bu ve benzeri okur mesajlarına mutlaka cevap veriyoruz. Kendi okurunu oluşturmuş nadir yayıncılardan olduğumuz izlenimine sahibiz.

 

Bir yayınevi olarak çeviri ve grafik tasarım konusunda nelere önem veriyorsunuz?

Yayınevinin kendini belli eden bir tasarım çizgisi var. Bu çizgi, tasarımcının ve günün tasarım anlayışının gösterdiği değişim ve gelişime bağlı olarak ilerliyor. Makul düzeyde tasarımlarımız olduğu kanaatindeyiz. Bu sebeple keskin vazgeçişlerimiz ve dönüşlerimiz yok.

 

Çeviri konusunda son dönemde giderek artan bir kaygan zemin söz konusu; bazı yayınevleri var ki neredeyse üniversite öğrencilerine çeviri yaptırabiliyorlar… Sizin bu konudaki kriterleriniz neler?

Tek bir kriterimiz var: Anlamca doğru, anlatımdan bakımından güçlü bir Türkçesi olan çeviri metinler. Bu kriteri sağlayan kişinin kimliği, eğitimi, yaşı, akademik konumu bizi ilgilendirmiyor. Hiçbirine karşı önkabulümüz veya önyargımız yok. Hatta çok canlı bir örnek vereyim: Yıllar önce, tarih doçenti birisinin hazırladığı Osmanlıca sadeleştirme bir metin önerisi gelmişti ve o dönemki sıkışıklıkta ciddi bir redaksiyon görmeden basıldı. Ancak basıldıktan sonra gelen okur tepkilerinden sonra bir baktık ki, meğerse ciddi hatalar barındırıyormuş. Ben bu dosyanın yeni baskısı için, Osmanlıca okuma/metne sadeleştirerek dökme hususunda bilgisini test ettiğim 19 yaşında bir üniversite öğrencisine teslim ettim ve eser yeni baskısını bu yeni edisyon ile yaptı. Nitekim o yıllarda 19 yaşında bir üniversite birinci sınıf öğrencisi olan o delikanlı, şimdi 25 yaşında, 4 tane telif romanı, 7-8 tercümesi olan bir edebiyatçı... Bize hatalı bir neşri yaptıran, bir tarihçi doçentin yaşı ve meslekî konumuna güvenmemiz olmuştu. Sonrasında zararın neresinden dönülse kârdır derken, işin kendisinin sağlıklı olup olmaması dışında bir kriteri dikkate almadık.



Gayet iyi
Toplam oy: 26

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Kulis

Ercan Kesal: ''Edebiyat, Dünyaya Tahammül Gücü Verir''

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değiş ...

ŞahaneBirKitap

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Editörden

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.