Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

			

Kulis


Kulis

"DARAL GELDİ VALLA İÇİME"




Toplam oy: 17

Efendim, biliyorsunuz bizim gibi milletlere her şeyin en düzeysizi, en kötüsü reva görülür. El âlemin kaldırımları bile yüz seneliktir, bizimkiler yapılır sökülür, patlar, tamir edilmez. Hani bir kaldırım taşı yerinden fırlayıverse (öyle ya, keyfi bilir) bir Allah’ın kulu çıkıp da yahu şunu yerine tıkıverelim demez. Şarkıcısı “yavşak”... Vallahi tabir benim değil; Fazıl Say’a hak vermemek elde değildir diye ben de anayım dedim, hak geçmesin. Politikacısı köşe dönmeci, belediyecisi ihaleci, gazetecisi yandaş, televizyonu pespaye, okulu allahlık, dershanesi soyguncu... Daha ne denir. Fakat biz burada biraz kendi ilgi alanımıza bakalım da “edebiyatsız edebiyatçılar”dan söz edelim.

EDEBİYATSIZ EDEBİYATÇILAR

Bu sınıf, yani edebiyatsız edebiyatçılar sınıfı 80’den sonra yetişmiştir. Ortak özellikler gösteren “yazar”ların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Bu kişiler, yaşadıkları olaylara benzer tepkiler gösterirler. Sözgelimi eleştiriye katlanamazlar. Eleştiriye katlanamamak hastalığı öyle yaygındır ki, yazarlar arasındaki düşmanlık had safhadadır. Diyeceksiniz ki, bu hastalık yeni değildir ki, Tanzimat’tan bu yana böyledir. Doğrudur. Düşmanlıklar, kalem kavgaları, küfürler öteden beri vardır. Fakat arada önemli bir fark var; eleştiri yazıları o zamanlar yazılırdı. Cumhuriyet’ten sonra eleştiri daha çok ciddiye alınmıştır; Ataçları, Fethi Nacileri yetiştirmiş bir eleştiri çevresi oluşmuştu. Yazarlar da birbirleri hakkında yazdıkları zaman “aman bizim oğlandır, darılmasın” demezlerdi. Hem bugün darılmak da değil, bence bizimkiler birbirlerinden korkuyorlar da.

Eh eleştirmenler de kendilerince şahane bir çözüm yolu bulmuşlar anlaşılan: Yalnızca sevdikleri kitapları yazıyorlar. Ne güzel.

Neyse, bu sınıfın özelliklerine haftaya devam ederiz. Amacım bunlardan söz etmek, ama arada şahane satırlarından da (yani haklarını da teslim etmek gerek; edebiyatsız edebiyatçı olmak büyük yetenek meselesidir) “tadımlıklar” aktarmak. Fazlası elimden gelmez. Sıradan bir okur olarak...

ELİF ŞAFAK VE MİLLİ İRADE

Geçenlerde Elif Şafak Hanım’ın son kitabını okumaya başladım. Zira bu (eski kelimeler ondan “sirayet” etmiş olabilir, dilini çok etkileyici buluyorum) tek “kadın sufi” yazarımızın çevresinde oluşan önyargıya sinir oluyordum. Meyve veren ağacı taşlarlar (bu arada, “taş” kelimesi ilk sayfada sekiz kez geçiyor ama bu bir kusur değil, sufizme gönderme var burada). Neyse, Aşk adlı kitabı edindim. Bu aşk kelimesi nerede geçse ilgimi çeker. İnanın bundan hiç sıkılmadım. Bin kere tekrar et deseler ederim. Evet, tamamen önyargısız biçimde okumaya başladım. Kitap 500.000  satmış, şaka değil. Bu kitabı beğenmediğiniz zaman anında “kıskanç” damgası yiyeceksiniz. Yani Elif Şafak’ın Aşk adlı romanı çevresinde “Milli İrade” oluşmuş durumda. Tayyipvari söylersek, arkasında milli irade var kardeşim, sen kim oluyorsun? Bu nedenle, Allah’ım şu kitabı beğeneyim de başım derde girmesin, diyerek başladım. 

Şimdi şöyle; Elif Şafak İngilizce yazan bir yazardır. Geçenlerde bir yerde İngilizce yazdığı zaman kendisini daha iyi ifade ettiğini söylediğini okudum. Efendim, 300 kelime Türkçeyle edebiyat mı yapılırmış. Tabii Türkçe 300 kelimeden ibaret değil. Kendisi yalnızca 300 kelime biliyorsa doğal olarak yapması gereken şey zaten başka dilde yazmaktır. Fakat benim bildiğim, roman, yazıldığı dilin kültürüne aittir. Bu nedenle Aşk’ın kapağına “Türk Edebiyatı” diye yazmanın yeri yok. Bu utanılacak bir şey de değil. Hatta övünülebilir bile. Türk Edebiyatı’ndan Amerikan Edebiyatı’na geçebilmek bir anlamda sınıf atlamak demektir, değil mi?

DOĞRU SÖZE NE DENİR?

Her neyse. Romanın kahramanı Ella, New Yorklu bir Yahudi. Bir yetişkin kızı, bir küçük ikizleri, bir de Gölge adında köpekleri var. Bu Ella Hanım evde fevkalade sıkılmış. Kocasıyla aşk yaşayamıyor pek. Zaten adam da kendisini açıkça aldatıyor. Bir sabah kızları anne-babasına erkek arkadaşıyla evlenme kararı aldıklarını açıklıyor. Ella ruhen eski İstanbullu olduğu için (bunu kendisi bilmiyor tabii) hayatın kendisine öğrettikleri karşısında hüzünleniyor: Ama gün geldi, çocuklar âkıl bâliğ oldu. Bu “âkıl bâliğ”, Eski İstanbulcada ergen demek. Yazarımız bu dile hâkim olduğu için, Ella’yı ruhuna uygun konuşturmakta güçlük çekmiyor. Tabii çevirmen arkadaşımız K. Yiğit Us’u da kutlamak gerek... Geçelim. Bunlar masada tartışmaya başlıyorlar. Genç kız o kadar zeki, hazırcevap ve annesini öyle iyi tanıyor ki, bir süre sonra yapıştırıyor: “Ben senin derdinin ne olduğunu biliyorum anne. Sen benim mutluluğumu kıskanıyorsun. Benim de tıpkı senin gibi olmamı istiyorsun. Mutsuz, pasif, can sıkıntısından bunalmış bir ev hanımı!”  Doğru söze ne denir? Bütün gün evde otur, yırtığı söküğü dik, çocuklara yemek, temizlik... Üstüne üstlük herif her gece biriyle yatıp gelsin evde duş alsın. Vallahi çekilir gibi değil. Ella, uzayan tartışmadan sıkılınca bir ara nefesini koyveriyor: “Offf yeter! Daral geldi valla içime...” Yani bir çeviri ancak bu kadar güzel yapılabilir. Anadilde yazılmış gibi.


GÖL HAZIR DEĞİLDİR BÖYLE DALGALANMAYA

Koca bu işin böyle gitmeyeceğini seziyor tabii: Ella’ya bir iş buluyor. Ella, önemli bir yayınevinde editörün asistanının asistanı oluyor. Kendi deyimiyle: Tavşanın suyunun suyu... Ve kendisine incelemesi için harikulade bir ismi olan bir roman gönderiyorlar: Aşk Şeriatı. Ella, sıkıntıdan romana bir türlü başlayamıyor. Oysa bir başlasa hayatı değişecek. Ama başlayamıyor. Bu arada editörün asistanı, yani tavşanın suyu Ella’yı arıyor ve işin nasıl gittiğini soruyor. Ella, bu fevkalade meşgul asistanın telefonla konuşurken neler yaptığını kafasında canlandırmaya çalışıyor: Bir yandan birilerine talimat yağdırırken, bir yandan da yayınevinin yazarlarından biri hakkında New Yorker’da çıkan bir eleştiri yazısına göz gezdiriyor; satış raporlarını denetlerken yeni e-posta geldi mi diye ekranı kolluyor; ton balıklı sandviçini hızlı hızlı yerken lokmasını buzlu kahveyle yumuşatıyor olabilirdi pekâlâ. Beş-altı işi birden maharetle yapıyor olmalıydı şu esnada. Yani on parmağında on marifet. Fakat tabii Amerikalı editör asistanları böyle, işinize gelirse. Ahtapot gibi olacaksın, ekmek aslanın ağzında. Evet, editör bastırıyor ve Ella da Aşk Şeriatı’nı okumaya başlıyor. A. Z. Zahara tarafından yayınevine gönderilen bu roman dosyası Ella’yı daha ilk sayfalarından başlayarak büyülüyor. Ona yepyeni bir hayatın kapılarını açıyor.

Fakat şimdilik bu kadar. Haftaya kaldığımız yerden Aşk’ı okumaya devam ederiz. İnşallah. Bu haftaki yazıyı Aşk’tan bir alıntıyla bitirelim: Gelgelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, tâ dibinden sarsmaya.

Bu güzel ve şiirsel cümleyi okuyunca, ister istemez düşündüm. Acaba cümlenin duygusunu artırmak ve şiirsel etkiyi vurgulamak için bu kısa metni beyit şeklinde mi yazsaydı? Yani şöyle:

Gelgelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya
Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, tâ dibinden sarsmaya

Tabii bu yalnızca bir öneri. Haftaya görüşmek üzere.



Bu kitabı idefix'ten satın alın

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Kulis Yazıları

Cemal Karanlık

 

 

 

Hava biraz açınca aradım Nadir’i, yahu yetiş iki çift laf edelim, dedim. Kırmaz beni, hemen atlayıp geldi, trafiğe sövüp saydıktan sonra az soluklandı, derken çantasından meşhur bir gazetemizin son günlere ait nüshalarından birini çıkardı.

 

 

“Ey ağabey baksana ne diyorsun şimdi bu işe?” dedi.

Cemal Karanlık

 

 

 

Epeydir buluşamıyorduk Nadir’le. Önceki akşam telefon çaldı, baktım, bizimki. “Yahu nerelerdesin,” dedim. “Abi sorma, birkaç aydır yurtdışındaydım, buluşalım da iki lafın belini kıralım,” dedi. “Olur lan özledim valla,” dedim.

 

 

Cemal Karanlık

 

 

 

 

Cemal Karanlık

 

 

Kış aylarının Beylikdüzü ilimizdeki kitap fuarıyla başlaması artık fena bir alışkanlık oldu sevgili okurlar. Güzel, ama fena bir alışkanlık. Bir kere her yıl fuarda üşütmek garanti. Fuar izlenimlerimi ne yazık ki yine aksırarak yazıyorum. Ben oldum, siz olmayın, ne diyeyim…

 

Cemal Karanlık

 

 

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çok yerinde bir açıklama. Dünyanın nereye gittiğini herkesin görmesi lazım!
57% (41 oy)
Beni ilgilendirmiyor. Bir edebi yapıtın bana ulaşma yoluyla ilgilenmem, ben okuduğuma bakarım.
22% (16 oy)
Bence çok yanlış. Usulsüzlüğü, yasadışılığı övmesi savunulamaz!
22% (16 oy)
Oy veren sayısı: 72

Eski anketler



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun