Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

"12 Eylül: Edebiyata Bir Darbe": Kıyamet Zamanında Edebiyat Yapmak




Toplam oy: 56

Ömer Türkeş

 


80'li yıllara damgasını vuran sözcük "birey"di. Yeni kültürel iklimde esen birey, cinsellik, özgürleşme ve özel hayat fırtınaları, 12 Eylül "edebiyatı"nın merkezi temasını oluşturur. Ancak belleklerde yer edecek bir "12 Eylül Romanı" külliyatından söz etmek zor.

12 Eylül darbesi edebiyatla toplumsal hayat arasındaki bağları koparmış, bir zamanlar sola yakınlık duyan pek çok yazarın toplumsal ve siyasi meselelerden elini eteğini çekmesine yol açmış, böylelikle, o güne kadar edebiyat dünyasına egemen olan edebiyat-siyaset-ideoloji birlikteliği sona ermişti.

Onun yerini alan edebi dalganın siyasi ve ideolojik olmadığını söylemiyorum; tersine, egemen ideolojinin rüzgarını da arkasına alan yazarlar, geçmiş dönemde yaşananlarla bir "hesaplaşmaya" girdiler. Ama hesaplaşılan hep solcular ve sol içi ilişkilerdi. Olayların arkasındaki karanlık ilişkiler, derin devletin provokasyonları, ülkücü tetikçilerin kullanılışı apaçık olsa bile 12 Eylül sonrasında popülerleşen, kendisini entelektüel, hatta özgürlükçü solcu biçiminde tanıyan yazarların 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerini kavrayışı solun yanlış politikalarına ve sosyalizmin iflasına dayalıydı.

Bellekler yeni varoluş biçimlerini meşrulaştıracak tarzda düzenlenmiş, hatırda despotik örgüt yapılarından, tek taraflı şiddet eylemlerinden, yenilgiden, yılgınlık ve pişmanlıktan başka bir şey kalmamıştı. Ya da geçmiş ancak bir daha geri gelmeyecek nostaljik bir çocukluk anı olarak anlatıldığı takdirde değerliydi. Yansıtılan duyguların yas, pişmanlık, hatta intikam olması bile ehemmiyetsizdi artık; yeter ki geçmişin bir daha asla geri gelmeyeceği vurgulanmış olsun...

Hiç beklemediğimiz bu yeni edebi ortam öylesine hızlı ve öylesine kaotik bir kültürel atmosferde gelişti ki, süreci içinden yaşarken pratik veya teorik refleksler gösteremedik, gösteremezdik de... Çünkü bizim elimizde geleneklerimiz, ideolojimiz, "ders notlarımız" ve siyasi duruşumuzdan başka bir silahımız yoktu, ama bilgisayarlar, atariler, renkli televizyonlar, videolar, müzik setleri ve "imaj maker"larla çevrilivermiştik aniden. Yalnız solcular değil, toplumun tamamı, yeni bir kültürel iklime girildiğinin farkında değildi.

Yeni kavramlar

1980'li yıllarda bir çok yeni kavramla karşılaştık. Daha önce sol hareketin içerisinde özgünlükleriyle dolaysız biçimde varolamayan toplumsal gruplar; kadınlar, eşcinseller, çevreciler, Kürtler ve diğerleri, kendi adlarını telaffuz eder, farklılıklarının altını çizip kendi dillerini ve kavramlarını arar oldular.

Ancak bu yıllara damgasını vuran sözcük "birey"di! İnsanlar birey olmanın "iyi"liğine ikna olup, özel hayatla cinsel hayatı aynılaştırdılar. "Dışarıdakiler", farkına ve keyfine vardıkları yeni kimlikler ve pratiklerle sarhoş olurken, hep birlikte yaşanan bu büyük illüzyonu da, içinden çıkıp geldikleri tarihle şimdinin birbirine karıştırılmasını da yadırgamadılar.

Bazı kavramlar ve değerlerse anlamlarından ve sınıfsal göndermelerinden uzaklaşıp gözden ve dilden düştüler. Evdeki ve sokaktaki günlük yaşantıdan siyasal ve entelektüel tartışmalara kadar her yerde, sınıf modelinin görünürlüğü ve sürekliliği yitirildi. Post-endüstriyel tekelci kapitalizmin gelişmesi, soğuk savaşın başlangıcından beri medyanın ve özellikle korkunç harcamalarıyla reklamcılığın uyguladığı mistifikasyon teknikleri, sınıf yapısının giderek daha fazla gizlenmesine neden oldu.

Merkezi tema

Yeni kültürel iklimde esen birey, cinsellik, özgürleşme ve özel hayat fırtınaları, 12 Eylül "edebiyatı"nın merkezi temasını oluşturur. Döneme ait edebi üretimler bir bütün olarak o kültürün içerisinde ya da o kültürün kuşatması altında şekillenmiştir.

Toplumu saran özel hayatı alenileştirme ve röntgencilik merakı edebi alana da yansımış; okuyucunun ilgi gösterdiği popüler türlerin giderek yaygınlaşması, polisiyelerin ve fantaziye dayalı tarihi metinlerin çok satarlığı, yani tüketilenlerin üretilenler üzerindeki egemenliği, hikaye ve romanların biçimini, içeriğini ve türünü etkilemiştir.

Böylece geçmişin silahlı eylemcileri, karşıtlarına yer verilmesine gerek duyulmadan, "kara dizi"lere -silah ve silahlı eylem- paydasından yumuşak bir geçiş yapabilmişlerdir! 12 Eylül sonrasında Türkiye devrimci hareketine yönelen –romanlara da yansıyan- eleştirilerde kadın-erkek ilişkilerindeki tutuculuğun ve örgütsel yapılardaki, siyasi eylemlerdeki şiddetin önemli bir yeri var.

Toplumsal konular edebi alanın dışına itilirken

Darbenin yaralarının sarılmasına paralel olarak 80'lerin sonlarında başlayıp 90'lar boyunca süren yeni bir sol roman dalgası yükseldi.

Öyle ki 12 Eylül sonrasında sol bir bakış açısıyla yazılmış romanların sayısı -Türk romanında diğer önemli tarihsel/toplumsal olaylarla kıyaslandığında- hiç de az değil. Ancak edebiyatta derin izler bırakacak, hiç değilse belleklerde yer edecek bir "12 Eylül Romanı" külliyatından söz etmek zor.

Bunun nedenlerinden belki de en önemlisi darbenin muhaliflik duygusunu zihinlerden söküp atması, solun değer ve kavramlarının dışlanmasıdır. Böylelikle toplumsal/siyasal konular edebi alanın dışına itilmiştir.

Hâlâ muhalif kalan, meseleye sosyalist bir dünya görüşüyle yaklaşan, yaşadıkları zulümden anlamlandıramadıkları bu dünyadan belki akıllarını kaybetmemek, belki de seslerini sağırlaşmış yüreklere duyurabilmek umuduyla edebiyata sığınanların yazdıklarıysa karşılık bulmadı.

Kurbanın mutlak kabul göreceğini sandığı mağduriyetinin diliyle yazılmış bu metinler –edebi yetersizliklerinin de etkisiyle- merhamet yerine öfke, en hafifinden küçümseme yarattı insanlarda; edebi açıdan eksiklikleri de eklenince alay ve yergi konusu olabildiler.

Solun hikayelere ihtiyacı vardı

Oysa solun maruz kaldığı ölçüsüz ve süreğenleşen şiddetin travmasıyla baş edebilmek için hikayelere ihtiyacı vardı. Böylesi hikayeler yeni yeni yazılıyor. 2000'li yıllara geldiğimizde bir toparlanmadan, geçmişin olaylarını, acılarını, toplumsal ve bireysel sorunlarını edebiyatın diliyle yansıtan romanlardan söz edebiliyoruz. Solun 12 Eylül'le gerçekten yüzleşmesi ve hesaplaşması bundan sonra başlayacak.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Oscar'ın bu yılki adayları geçtiğimiz haftalarda duyuruldu ve kazananlar belli oldu: Kitaplar! Tam tamına 11 kitap uyarlaması Oscar’da birbiriyle yarışıyor. Kolları sıvayın, aday olan kitapları okumak için önünüzde tam 25 gün var! Oscar Ödül Töreni 26 Şubat'ta Hollywood'da sahiplerini bulacak.

 

 

 

 

 

Yazarlarımızdan Aysu Önen, yeni köşemizde edebiyat coğrafyasında kaybolmuş kararsız okurlara yol gösteriyor. Kararsız Okur'un ilk konusu Amerikan Edebiyatı.

 

 

Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız:

 

 

 

Galiba öncesinde çocuk çoktu da, ...çocuk olmak diye her onyıl için yazılan şu yeni kitaplar yoktu. Biz de “çıktık açık alınla on yılda çocukluktan” diye, küçük bir kelime değişikliği yaptığım marşın da uygun adım bir sesle söylediği ve buyurduğu gibi, aslında hemen büyümek istiyorduk. Çünkü çok çocuktuk ve hepimizin birden çocuk olmasına gerek yoktu, aramızdan biri çocuk olurdu nasılsa!

Üç kitabı baskısı, kapağı ve iç sayfaları yönünden değerlendirdiğimiz Karne'nin baskı kritikleri Libris Lipum, tasarım kritikleri Bila Perve tarafından yapılmıştır.

 

 

Nedendir bilinmez, çok küçük yaşlarda peşine düşülür yuvarlak nesnelerin, topların. Babadan oğula geçen genetik bir durum mudur acaba top tepmek?

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun