Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

BaşkaDünyalardan // Sınırları ihlal eden kahramanlar




Toplam oy: 47
Roger Luckhurst
Koç Üniversitesi Yayınları // Çev. Begüm Kovulmaz

Zombi nedir? Onu kapitalizm ve tüketim kültürüyle mi ilişkilendirmek doğrudur, yoksa sömürgecilik, ırkçılık, kölelik bağlamında ele alırsak mı anlam kazanır? Yerel inanışlarla, karabüyüyle, okültle, doğaüstüyle mi açıklanmalıdır, yoksa bilimin veya akılcılığın alanına da çekilebilir mi? Oxford Dünya Klasikleri dizisindeki önemli korku ve bilimkurgu eserlerine yaptığı katkılarla tanınan Britanyalı akademisyen Roger Luckhurst, Zombiler: Kültürel Bir Tarih başlıklı inceleme kitabında, “zombi” kavramına eleştirel bir şekilde yaklaşarak onu coğrafi, tarihsel, toplumsal, siyasi, kültürel ve elbette sanatsal açılardan çözümlemeye çalışıyor. Görünen o ki bu o kadar da kolay değil, çünkü zombi -korku kültürünün kara tahtasındaki birçok kavram gibi- tanımlanmaya, kategorize edilmeye direnen bir kavram. Luckhurst’ün belirttiği gibi, sınırları ihlal eden, muğlak, müphem bir kahraman zombi. Onu sadece sinema dünyasının yarattığı popüler bir öcü olarak tanıyanlara nazire yaparcasına, zombiye dair bilinenlerin yüzeyselliğine karşı bu kavramın dibinde ne kadar derin bir miras yattığını gösteriyor Luckhurst.


Yazarın bu kitaptaki en önemli iddialarından biri, zombinin saf/kirli, kutsal/kutsal olmayan, canlı/ölü gibi kültürel kategorileri ihlal etmesinin yanında, sonuçta bunların korunmasına da yardım ettiği yönünde. Kitabın genelinde de “yaşayan ölülerin izdihamı”na, yani zombilerin kitlesel karakterine ağırlık verilerek birey ile kitle arasındaki farkın zombi kimliğinde ne kadar güçlü bir yer kapladığına değiniliyor. Luckhurst, bu çerçeveyi çizmek için öncelikle zombinin “kültürlerarası etkileşimin, çeviri ve yanlış çevirilerin ürünü” olduğunu belirtiyor ve sözcüğün anlamının dönemden döneme, coğrafyadan coğrafyaya nasıl değiştiğini, anlamının nasıl eğilip büküldüğünü örneklerle aktarıyor. Bu anlam arayışının önemli durakları olarak Lafcadio Hearn ve William Seabrook gibi dönemin karanlık yazarlarından besleniyor ve bizi Haiti tarihinden ABD’deki “pulp” romanlara, kısa öykülerin yer aldığı kült korku edebiyatı dergilerinden İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki kasvetli dünyanın çizgi romanlarına ve elbette sinema ile bilgisayar oyunlarının ölümcül evrenine sürükleyen disiplinlerarası bir yolculuğa çıkarıyor.

 

 

Bu kitapla birlikte yakın zamanda Türkçede yayımlanan Sarah Juliet Lauro ve Karen Embry imzalı Zombi Manifestosu’nu da anmakta fayda var. Tıpkı Luckhurst’ün çalışması gibi bu kısa ama kuvvetli makale de zombi kavramının derinine iniyor ve onu popüler kültürden ziyade felsefenin ve politik eleştirinin alanına sokarak “post-insan” kavramı etrafında kültürel bir çözümleme yapıyor. İleri Kapitalizm Döneminde Gayri İnsani Durum alt başlığını taşıyan ve özne/nesne, özgürlük, irade, bilinç gibi anahtarlar eşliğinde kuramsal sorularla modern insanı köşeye sıkıştıran bu makale, Luckhurst’ün kitabını okuyanların başvurması gereken bir kaynak olarak öne çıkıyor.


Suyun iki sesi


Guillermo del Toro popüler sinemanın Alejandro González Iñárritu ve Alfonso Cuarón ile birlikte üç büyük Meksikalı yönetmeninden. Hatta öyle ki, bu üç yönetmen, son beş yılda en iyi yönetmen dalında dört Oscar kazandı. Bunun son halkası da del Toro ve filmi Shape of Water, namıdiğer Suyun Sesi oldu.

Suyun Sesi birçok bağlamda farklı örnek. Örneğin en iyi film Oscar’ına ulaşan ilk bilimkurgu filmi. Ama bu filmi muhtemelen en farklı kılan şey, özgün hikayenin yaratım ve yazım süreci; zira Shape of Water, bir kitap aynı zamanda. Hayır, film bir kitap uyarlaması değil; kitap da filme uydurulmuş bir eser değil. İkisi de aynı isme ve aynı konuya sahip ama bir o kadar da özgün iki eser. Nasıl mı?

Filmin ve haliyle kitabın da del Toro ile birlikte ortak yazarı Daniel Kraus. Ve Kraus bu eserlerdeki fikrin sahibi. İlk kıvılcım zihninde henüz 15 yaşındayken okuldaki tenis sahasındayken çakıyor. İlk ham düşünce ise bir yaratığın laboratuvara kilitlenmesi ve orada çalışan bir görevlinin onu oradan kurtarmaya çalışması. Kraus bu fikri yıllarca gezdiriyor aklında... Bir gün, birlikte bir çocuk romanı olan Trollhunters’ı yazdıkları del Toro ile yaptığı kahvaltı sırasında fikirlerini onunla paylaşıyor ve usta yönetmene çocukluk hayallerinden bahsettiği için biraz da utanıyor. Ancak del Toro bu fikir üzerine daha çok şey öğrenmek istiyor, bu fikri geliştirmek istiyor. Masadan ise eş zamanlı olarak bir kitap bir de film projesini yürütmek üzere sözleşerek kalkıyorlar.

Aradan geçen sürede del Toro ile Kraus pek çok kez telefonlaşıp mailleşiyorlar ama Kraus artık bir yerde filme dair bir şey öğrenmek istemediğini söylüyor. Ne konsept tasarımları görmek istiyor ne de hikayenin nasıl ilerlediğini. Bu sayede de aynı fikirden yola çıkan ama bambaşka olan iki kurgu çıkıyor karşımıza: farklı gelişen olaylar, farklı karakterler ve farklı denebilecek bir final. Örneğin filmde Michael Shannon’ın canlandırdığı karakter kötü adam olsa da kitapta öyle değil. Hatta Elisa’dan sonra ikinci başkarakter.

Gelelim günümüze… O tenis kortunda bulunan hikayeden şu an için dört Oscar’lık bir film ve “New York Times çoksatanı” bir roman çıkmış durumda. Sanat, bizi her gün biraz daha şaşırtmaya devam ediyor.


Cehennemden gelen kitaplar


Bir alt tür olarak korkunun, 70’ler ve 80’ler sonrasında, muhtemelen en popüler olduğu döneme şahitlik ediyoruz. Hatta öyle bir dönem ki bu, Stephen King Çağı desek abartmış olmayız, zira King şu an için kitaplarıyla olduğu kadar film ve dizi uyarlamalarıyla da popüler kültürün en önemli figürlerinden. Son birkaç sene içerisinde O ve Kara Kule sinema filmine uyarlandı. 22.11.63 ve Sis ise diziye. Gerald’s Game’in de televizyon filmi çekildi. Halihazırda çekimleri devam eden ve yakın zamanda ekranları domine edecek olan diğer eserler ise O’nun ikinci kısmı, muhtemel bir Kara Kule dizi uyarlaması, Castle Rock, Doktor Uyku, Drunken Fireworks, Firestarter (Tepki) ve yapılacak ya da rafa kaldırılacak daha (abartmadan) onlarcası. Bir de King uyarlaması olmasa da King olmasa olmayacak ve tek başına upuzun bir yazıyı hak eden Stranger Things var tabii.

 

 

Bu durum kesinlikle bir tesadüf değil. Korkunun bir tür olarak adeta yeniden keşfedildiğinin bir kanıtı. Türkiye’de şimdiye dek iki romanı yayımlanan Grady Hendrix’in kurgu dışı kitabı Paperbacks from Hell de, bu trendin yalnızca edebiyat kısmında değil, edebiyat dışı ve düşünsel kısmında da üretim yapıldığının ve bunun dahi popüler olabileceğinin göstergesi.

Çoğu insanın biriktirme, toplama veya koleksiyon yapma alışkanlıkları vardır; Hendrix’inki de 70 ve 80’lerde yayımlanmış korku romanları imiş. Ve çoğunlukla da King gibi önde gelen yazarların değil, kıyıda köşede kalmış, konuları ve kapakları dikkat çeken kitaplar. Ama Hendrix bu kitapların yayımlanmaya başlamadan önceki süreçte korkuya artık “korku” bile denmediğini, onun yerine “tekinsiz macera”, “ürpertici macera”, “beklenmedik öyküler”, “tuhaf öyküler” gibi isimler kullanıldığına üzülerek dikkat çekiyor. Sonrasında gelen süreçte kitaplar basılıyor olmasına rağmen yine ilgi görmüyor. Hiçbir şekilde çoksatan listelerine giremiyorlar, zira yine yazarın eklediği gibi, insanlar korkunun çocuklara göre olduğuna, ucuz bir girişim olduğuna inanıyor. Eğer eser iyiyse “korku” olarak değil “heyecan verici hikaye” olarak adlandırılıyor. En nihayetinde korku ne kadar iyi (selam sana Ray Bradbury, Shirley Jackson, H. P. Lovecraft) edebiyat olabilir ki(!)

Hendrix, yüzlerce kitabın konusundan bahsedip kapağını sergilediği eserini sekiz bölüme ayırıp (“Korkunç Çocuklar”, “Tuhaf Bilim”, “Gayrimenkul Kâbusları” gibi) bu grup içerisinde dönem üzerinde kitapların, kitaplar üzerinde de dönemin nasıl etkisi olduğunu uzun uzadıya tartışıyor. Alt kültürün popülerleştiği bu dönemde neyin ne olduğunu, hangi süreçlerden geçerek günümüzdeki haline evrildiğini görmek, zannediyoruz ki yıllarca “asosyal” olarak yaftalanan bir topluluğun aslında ne kadar haklı tutkular peşinde koştuğunu bir kez daha kanıtlıyor.


Kısa Kısa...


Bilimkurgu beyazperdeyi ve ekranları ele geçirmeye devam ediyor ve çoğunlukla da özgün hikayelerden ziyade uyarlamalarla:

2013’te kaybettiğimiz yazar Iain M. Banks’in destansı bilimkurgu serisi Culture’ın dizi haklarının Amazon tarafından alındığı açıklandı. Bu on kitaplık saga, çoğunlukla “uyarlanamaz” olarak etiketlense de, Amazon, Yüzüklerin Efendisi ile birlikte gelecekte adından çok söz ettireceği eseri bulmuş gibi görünüyor.

Netflix, Amazon, Hulu ve HBO gibi kanalların giderek güçlenmesi artık televizyon için de çok büyük bütçeli filmler çekilmesine, sinemaya gitmeden de kaliteli ve özgün işlere ulaşılmasına olanak sağlıyor. Bunların en son örneği, Ray Bradbury’nin başyapıtı Fahrenheit 451’den uyarlanan tv filmi. Mayısta gösterime girecek filmin başrollerinde ise Black Panther’da kötü adam olarak karşımıza çıkan Michael B. Jordan (Guy Montag) ve Shape of Water’daki kötü adam rolünü üstlenen Michael Shannon (Yüzbaşı Beatty) bulunuyor. Yakmanın ne kadar zevkli olduğunu bakalım görebilecek miyiz?

Ocak ayında kaybettiğimiz Ursula K. Le Guin, kitaplarının uyarlanması konusunda çağdaşı, hatta takipçisi pek çok yazar kadar şanslı değil. Yazdığı onlarca eser arasında şimdiye dek Rüyanın Öte Yakası ve bir kez dizi, bir kez de animasyon olmak üzere Yerdeniz uyarlandı. Ölümünden sonra gelen bir haberse, “Hainli Döngüsü”nün son romanı Anlatış’ın filmi üzerine çalışıldığını müjdeliyor. Söylenene göre Le Guin’le de senaryo sürecinde çok yakın temaslarda bulunulmuş.

Avengers Infinity War… Yaklaşık yirmi filmle oluşturulan bir efsanenin çözüm kısmının başlangıcı. Avengers, Guardians of the Galaxy, Spider-Man, Black Panther ve Doctor Strange… hepsi Thanos’a karşı. Şimdiye dek yapılmış en büyük ve kapsamlı süper kahraman filmi. Marvel Sinema Evreni’nde ilmek ilmek dokunan her detay bu filmde gerçek potansiyellerine ulaşacak. Nisan sonunda sinemalara gelecek film muhtemelen bu kurgusal dünyayı yeni baştan yaratacak. Nefesler daha çok tutulamazdı.

 

 

 


 

 

Görseller: Akif Kaynar

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Tamamı “uydurma” sözcüklerden oluşan The Dictionary of Obscure Sorrows’u (Müphem Kederler Sözlüğü) duymuşsunuzdur belki.

Kurtadam edebiyatının mazisi zengin, özellikle de öykü türünde. Çağdaş kurtadam romanları ise, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başından beri ne yazık ki vampir edebiyatıyla aynı kaderi paylaşıyor. Paranormal aşk romanları ile erotik şehir fantazyaları, vampir, kurtadam ve hatta zombi gibi canavarları iliğine kadar kuruttu!

New York Halk Kütüphanesi’nin namını duymak için kenti ziyaret etmeye gerek yok. Burası tüm dünyadaki en aktif kütüphanelerden biri.  1940 yılında Albert Berg tarafından kuruma bağışlanan Berg Koleksiyonu’nu kütüphanedeki diğer koleksiyonlardan ayıran bazı özellikler var. Öncelikle bu bölümü yalnızca randevu alarak ziyaret edebiliyorsunuz.

Yaratıcılık üzerine sık sık yazan Oliver Sacks, The River of Consciousness adlı kitabında şöyle der: “Yaratıcılık yalnızca bilinçli bir idmanı değil, bilinçdışı bir hazırlanma sürecini de kapsar. Bu bir kuluçka dönemidir. Size ilham veren, sizi etkileyen unsurları özümsemek ve onları yeni bir nizam dahilinde sentezlemek için bilinçdışı mekanizmalar elzemdir.”

Klasikleri okumamak için sıralanan bahanelerden ilki hacimleriyle, "bitmek bilmeyen sayfalarıyla" ilgili olur genelde.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.