Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Dünyadan // 2018'in şimdiden müjdelenen yapıtları




Toplam oy: 306

Yeni yıl diye adlandırdığımız takvim dönemine yaklaşırken, yayınevleri, bizi heyecanlı tutmak adına yazarlarının beklenen yapıtlarını müjdelemeye başlar; biz okurlar da, sıkıntılı zamanlarımızda sığınabilmek ve günü geçirebilmek için okunacak yeni kitapların beklentilerine kapılırız. Her ne kadar ardımızda okumadığımız yapıtlardan oluşan koskoca bir kütüphane bulunsa da, sevdiğimiz yazarların yeni kitaplarına ya da ilgimizi çekecek yepyeni yazarlara karşı doyurulamaz bir iştahımız da vardır. İşte “her şeye rağmen” hayatın devam ettiğini hatırlatan, bu türden yeni kitap haberleriyle dolu bir yazı; bu yazıyı yazarken 2018’in ilk ayında oldukça ilerlediğimizden, çıkmış bir iki kitapla başlayalım...

Geçtiğimiz yıl karaciğer kanserinden kaybettiğimiz Amerikalı Denis Johnson, Jonathan Franzen’in akıl hocası olacak kadar yakın arkadaşı ve National Book Award sahibi önemli bir yazardı. (Türkçede Ayrıntı’dan yayımlanmış İsa’nın Oğlu, Melekler, Fiskadoro gibi yapıtlarını hatırlayanlar olacaktır. Gönül, dilimize daha yoğun aktarılmasını diliyor elbette!) Öykü türündeki –sadece– ikinci kitabı olan The Largesse of the Sea Maiden, ölümünden ardından yayımlanan ilk yapıtı oldu... Refah toplumuyla çatışmalı diyarların karşılaştırmasını Ne Nedir, Kral İçin Hologram ve Türkçeye henüz aktarılmayan Zeitoun gibi yapıtlarında çokça ele alan Amerikalı Dave Eggers, yine gerçeklerden hareketle kurgu tadında yazdığı The Monk of Mokha ile bu sefer Yemen’de kahve peşinde koşarken Ortadoğu’nun sertliklerini ve kavgalarını okurun önüne seriyor.

Hemen bu ay, Peter Carey’nin Avustralya’daki kimlik siyasetleriyle ilgili romanı A Long Way From Home; Harvest ile çok ses getiren Jim Crace’in yeni tekinsiz romanı The Myth ve her yapıtı çıkar çıkmaz peşine düştüğüm Julian Barnes’ın The Only Story’si yayımlanacak. Ayrıca geçtiğimiz yıllarda Fransa’da çok ses getiren Leila Slimani’nin Chancon douce adlı Goncourt Ödüllü yapıtı da İngilizcede Lullaby adıyla yayımlanacak; ama ben sanırım Kırmızı Kedi’nin yayımlayacağını umduğum Türkçe çevirisini bekleyeceğim.

 

Ölene kadar dans

 

Bizde bir tek İntihar Dükkanı’yla (Sel Yayıncılık) bilinen Jean Teulé’nin yeni kitabı, Fransa’da yayımlanacaklar arasında beni en heyecanlandıranı oldu. Bu sefer, 16. yüzyılın Strasbourg’unda, tüm ahalinin kendilerini ölene kadar dans ettiren bir çılgınlığa kapılmasını ele almış yazar Entrez dans la danse yapıtında. Umarım diğer Teulé’leri de bu romanla birlikte dilimize aktarmaya devam eder yayıncılarımız. Fransız polisiyesinin duayenlerinden, bizde sadece Pegasus’tan 2010 tarihli romanı Karanlık Kadrolar ve Can’dan –aslında Kumandan Camille Verhoaven serisinin ikinci kitabı olan– Alex’in yayımlanmış olduğu Pierre Lemaître’in, geçtiğimiz yıl sonunda vizyona giren Goncourt Ödüllü romanı Au Revoir Là Haut’nun devamı Couleurs de l’incendie, en merakla beklenen yapıtlardan. Polisiye serileri bizim diyarlarda da çok sevilen yapıtlar oluyor genelde; ama yayıncılarımız keşke biraz daha özenle ilgilense bu yazarla. 2017’de Roman Polanski’nin vizyona giren son filmi D’après une histoire vrai, Delphine de Vigan’ın ödüllü romanından uyarlanmıştı. Yazarın üç romanı bizde Arunas Yayıncılık tarafından yayımlanmış, ama bu yıl en çok beklenen Fransız romanlarından biri, çocukluğun kötü koşullarda nasıl karartıldığını dört sesli anlattığı romanı Les Loyautés ve bu iki kitabı da okumak isteriz kendi dilimizde.

 

 

 

 

Hillary Clinton kazansaydı...

 

En sevdiğim bilimkurgu yazarlarından William Gibson’dan, son ABD seçimlerini Hillary Clinton’ın kazandığı alternatif bir gelecek romanı olan Agency, nisan ayında yayımlanacakmış. Bir önceki romanı The Pheripheral’de farklı zaman katmanları arasında kurulan iletişim ağları en önemli temaydı; anlaşılan yeni romanı da aynı hatta ilerliyor, bu sefer 22. yüzyılın post-apokaliptik koşullarıyla iletişim kuruluyor. İletişim teknolojilerini her daim odağa alan, siber-punk ekolünün gurusu Gibson’ın bu yeni yapıtını beklerken, “oyalanmak” için genç bir yazar olan Chandler Klang-Smith’in yeni yayımlanan ilk romanı The Sky is Yours’u okuyacağım sanırım. Tanıtımlarında David Mitchell, Gary Shteyngart ve Philip K. Dick referansları bolca geçen, büyüme öyküsüyle bilimkurgu ve fantezi öğelerini harmanlayan romanı, ustanın yanında nasıl olacak acaba? Nisan ayında hemen edinebileceğim yapıtlardan biri de, hem futbol hem de Japonya üzerine yazdığı romanlarla popülerleşen, Türkçede de kitaplarından bazılarını Sel Yayıncılık’tan okuduğumuz David Peace’in, Raşomon’un yazarından esinle kaleme aldığı Patient X: The Case-Book of Ryunosuke Akutagawa olacak; Japon edebiyatının tarihine de yoğunlaşma fırsatı bulurum belki yeniden.

Eskiden olsa Chuck Palahniuk’un (1 Mayıs’ta yayımlanacak) Adjustment Day ya da Irvine Welsh’in Trainspotting kadrosuyla devam ettiği Dead Men’s Trousers romanlarını da dört gözle beklerdim, ama bu türden yazarlara karşı garip bir soğumam oldu son yıllarda; sebebi içimin geçmesi mi, yoksa aklımın ermesi mi bilemiyorum. Tarihi romanlarıyla ödüller kazanan ama bir türlü okur nezdinde popülerliği yakalayamayan Andrew Miller’ın, ağustos ayında Now We Shall Be Entirely Free adlı, Napolyon savaşlarını zemin olarak kullandığı yeni romanı yayımlanacakmış. Yakın tarihi, özellikle savaşları romanlarına zemin seçen Michael Ondaatje’nin yeni romanı Warlight ise haziranda yayımlanacakmış. Yine bir tarihi dönemin üstüne çoksatar haline gelmiş The Essex Serpentine kurgusunu yerleştiren Sarah Perry’nin yeni romanı, gotik klasiği Melmoth’un çeşitlemesiyse ekimde geliyormuş...

 

 

 

Knausgaard’ı yargılamayı dört gözle bekliyorum!

 

 

Haruki Murakami’nin ne zaman yeni bir kitabı yaklaşsa heyecan duyduğumu saklayamam. Murakami çılgınlığı beni de sarmıştı pek çok okur gibi. Henüz Türkçelerinin yayımlanmadığı zamanlarda bulabildiğim her kitabını İngilizce olarak topluyordum. O zamanlardan kalan alışkanlıkla, eğer yeni kitabı önce İngilizce çıkıyorsa ne yazık ki onu alıp okuyorum. İki yıl önce Japonya’da yayımlanmış son romanının, kasım ayında İngilizce çevirisinin Killing Commendatore adıyla yayımlanacağını öğrendim; Doğan Kitap da yeni Murakami kitabı müjdesi vermişti; bakalım dört gözle beklediğim Murakami yapıtını ne zaman okuyacağım.


Karl Ove Knausgaard da, Murakami’yi andıran bir çılgınlık yaratan yazarlardan. Kavgam serisinin beşinci kitabı üzerinde Türkiye’deki yayıncısı Monokl’un maharetli kadrosunun çalıştığını biliyorum, serinin altıncı cildi de ağustosta İngilizce olarak yayımlanacak ve kendi ülkesindekiler dışında tüm dünya da Knausgaard’ın kavgasını anlamış olacak! Çok merak ediyorum, tüm ciltler bittiğinde neyle karşılaştığımıza karar kılacağız: Bir Norveçli’nin nasıl yaşadığına ve yazdığına dair kapsamlı bir belgeselle mi, yoksa daha öte bir yapıtla mı? Bazı yapıtlar kendisini merakla okutur, ama sonunda hüsranla kalır okur (Lost gibi desem mi acaba?); bazı yapıtlar ise okurken azap çektirir, ama bittikten yıllar sonra bile tartışmaları okurun zihninde devam eder. Knausgaard’ı bu açıdan yargılamayı dört gözle bekliyorum, son savunmaları da gelsin bakalım(!)

 

 

 


 

 

Manşet görseli: Michael Ondaatje’nin yeni romanı Warlight'ın Penguin baskısından...

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Kavramların ve tanımlamaların çoktan buharlaşıp yok olmaya yüz tuttuğu 21. yüzyılda, “Türkçe Edebiyat-Türk Edebiyatı-Yerli Edebiyat” isimlendirmelerinden hangisini kullanmanın doğru olduğu tartışmaları da halen sürüyor. Aslında bu tartışma, içerisinde birçok soruyu barındırıyor: Kullanılan dil midir bir eseri var kılan sadece? Edebiyatı dil ile sınırlamak ne kadar doğrudur?

Zombilik müessesesine merakım The Walking Dead’in aylaklarının ekranlara hükmetmesinden çok öncelere, Romero’nun öncü filmlerine kadar uzanır ve içinde zombi olan hemen her şeyi izlerim. Haliyle Game Of Thrones final sezonu ve Avengers: End Game’in işgal ettiği gündemde gözden kaçması muhtemel Black Summer’ı es geçemezdim.

 

Boş gevezeliklere katılmayıp köşesinde bekleyen suskunlara ne zaman baksam, şöyle bir duyguya kapılırım. Sanki içlerinde muazzam bir hikâye birikmektedir. Anlatmak için bir çılgınlık anını bekler gibidirler. O an bir türlü gelmez ve onlar da dillerini tuttukça, sessizlikleri de gitgide koyulaşır. Bir hikâye oluşturup kâğıda dökmek de çoğu zaman böyle bir dürtünün sonucu mudur, bilemiyorum.

On İki Gezici Öykü, Gabriel García Márquez’in (1927-2014) gerçekler ve düşleri iç içe anlattığı büyülü gerçekçilik yaklaşımını en iyi yansıtan, onun baş eserlerinden biridir. Kitap, Márquez’in on sekiz yıl boyunca aralıkla birkaç kez yazdığı öykülerin bir araya getirilmesiyle oluşur.

 

KANSAS EYALETİ’NE KARŞI AÇILAN EDEBİ DAVA

 

Söyleşi

Sanat eleştirmeni Samed Karagöz, gazete ve dergilerde çağdaş sanat hakkında kaleme aldığı yazılarını Kamçatka (Profil Yayınları) adlı kitabında bir araya topladı. Karagöz, sanat üzerine yazarken, eleştirirken sanata karşı gösterdiği tutkulu bağlılığı ve sevgiyi hiç kaybetmeden, okuru için özel bir yol haritası da çiziyor.

ŞahaneBirKitap

Edebiyat eleştirmeni Adam Kirsch, Küresel Roman - 21. Yüzyılda Dünyayı Yazmak kitabında bir romanı küreselleştiren şey nedir sorusunun yanıtını arıyor.

Editörden

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.