Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Gazetecilik: Krallar ve kahramanlar arasında hakikat




Toplam oy: 1052
Mustafa Alp Dağıstanlı
Postacı Yayınevi
Ana akım medyadaki ilişkileri farklı düzeylerde yeniden üreten gazeteciler, bugün "muhalif gazeteciliğin" en önemli isimleri haline geldiler. Elbette ki, ana akım medya gibi sistemin sözünü söyleyen bir mecra ile bu gazetecilerin bağlarının kopması ve gazetecilerin muhalif kanada geçmesi olumlu bir gelişme. Ancak yaşadığımız örnekler, bu muhalifleşmenin bir kahramanlaşma ile beraber geldiğini gösteriyor. Biz baskıya maruz kalan gazetecilerin yanındayız. Ancak gazeteciler muhalif olanların ne derece yanında? Sadece baskıya maruz kalmış olmak onları muhalif kılar mı? Bu sorulara samimi yanıtlar üretmek gerekiyor.

Türkiye’nin söz konusu medya olduğunda ne durumda olduğu herkesin malumu. En çok tutuklu gazeteci Türkiye’de. Sürekli görüyoruz, özellikle Gezi direnişi esnasında yapılan eylemlerde polisin saldırısından nasibini alanlar yine gazeteciler oldu. Eylemlerde gazetecilerin hedef alındığı ve tehdit edildiği videoları henüz unutmuş değiliz. Birçoğu susturulmaya çalışıldı. Hakkında dava açılan çok sayıda gazeteci var.

 

Hepimiz biliyoruz, ana akım medyadaki ilişkileri farklı düzeylerde yeniden üreten gazeteciler, bugün “muhalif gazeteciliğin” en önemli isimleri olan kişiler haline geldiler. Tek tek isim vermeye gerek yok, hepimiz kim olduklarını biliyoruz. Elbette ki, ana akım medya ile, sistemin sözünü söyleyen bir mecra ile, bu gazetecilerin bağlarının kopmuş olması ve bu doğrultuda gazetecilerin muhalif kanada geçmesi bir bakıma olumlu bir gelişme. Ancak yaşadığımız örnekler, bu muhalifleşmenin bir kahramanlaşma ile beraber geldiğini gösteriyor. Herhangi bir kovulma/ istifa etme/ ayrılma olayında medyada sürekli olarak farklı türde baskı mekanizmalarının oluşturulduğundan haberdar oluyoruz. Diğer taraftan baskıya maruz kalan gazetecilerin de yanında yer alıyoruz. Ancak gazeteciler ne derece muhalif olanların yanında yer alıyor? Sadece baskıya maruz kalmış olmak onları muhalif kılar mı? Bu sorulara samimi yanıtlar üretmek gerekiyor.

 

Biri basın özgürlüğü mü dedi?

 

 

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (RSF) 2013 yılı dünya basın özgürlüğü sıralamasında Türkiye 154. sırada gösterildi. Basının ne derece özgür olduğunu hepimiz görebiliyoruz. Tutuklu gazetecilerden, sansür hikâyelerine, türlü baskılara, emek istismarına kadar birçok başlık bu konu altında sıralanabilir. Ancak egemen anlayışın önümüze koyduğu çözüm ise sinik bir “tarafsız medya” söylemi oluyor. Burada da söylenen şey şu oluyor: “Farklı fikirde bulunan insanlar bir arada bulunsun, muhalif insanlar da elbette aramızda olsun, ancak bize zarar vermedikleri sürece”. Slavoj Zizek’in “mesafeli ırkçılık” olarak tanımladığı bu liberal çokkültürcülük, bize doğrudan “tarafsız medya” söylemini hatırlatabilir. Mesela, muhalif olmasına rağmen sesini çıkaramayan gazeteciler var. Ancak içinde bulunduğu kuruluş farklı fikirlere ev sahipliği yapmaktan gurur duyabiliyor.

 

Gazetecilik bağımsızlığı, basın özgürlüğü ne demek? İktidarın siyasal çizgisine paralel bir yayın izleyen bir basının içinde farklı seslerin de bulunuyor olması mı? Sinik bir “tarafsız medya” söylemi mi? Bu noktada karşımıza çıkan şey liberal çokkültürcülükten başka bir şey olmuyor: “Farklı fikirdeki insanlar bir arada bulunsun, muhalif insanlar da aramızda olsun, ancak bize zarar vermedikleri sürece”. Dolayısıyla en küçük bir muhaliflik nüvesi bile büyük bir kahramanlıkmış gibi görülüyor. Bu da ister istemez “sistemin elverdiği ölçüde muhalif olma”yı beraberinde getiriyor. Basında mevcut standardın iktidarın fikirleriyle örtüştüğünün normal kabul ediliyor oluşu bir muhalefetin oluşmasını engelliyor. Mesele gerçekten de sansürün çok ötesinde. Önümüze konan şey mantalitenin değişmesi. Sansürde doğrudan bir içeriğe müdahale olur, otosansürde bu müdahale korkusuyla ona göre sansür uygulanır. Ancak günümüzde ana akım medya bile devletin resmi kanalı işlevi görüyor. Bu da medya alanının, habercilik alanının bağlamının nasıl değiştiğini bize gösteriyor. Mevcut ilişkiler böyleyken kahramanlaşmanın ortaya çıkması da bir ölçüde kaçınılmaz oluyor: Gerçek olanın biraz yanına yaklaşan gazeteciler ya da alışılageldik sansür hikâyelerinden birini anlatan gazeteciler kısa sürede okurlar tarafından göklere çıkarılabiliyor. Burada yalnızca malum olan ilan edilmiş oluyor. Ne mevcut ilişkiler zarar görüyor, ne de daha farklı bir medya arayışı söz konusu olabiliyor. Bize anlatılan bir gerçek olduğu kesin, ancak anlatılanın eksik olduğu da ortada.

 

Vatandaş haberciliği ve araştırmacı gazetecilik

 

Karşımıza yukarıda özetlediğimiz türden birçok hikaye çıkıyor. Mustafa Alp Dağıstanlı’nın 5 Ne? 1 Kim? isimli kitabı bu açıdan önemli bir çalışma. Özetle medyadaki sansür ve otosansür hikayelerini anlatıyor, hem de birinci ağızdan. Devletin kanalı olan TRT’den, ana akım medya diye tabir ettiğimiz – daha sonradan “penguen medyası” olan – NTV gibi televizyonlara nasıl müdahale edildiğini çok iyi görüyoruz. Önümüzde bir resim oluşuyor. Ancak resmin tamamı bu kadar mı? Muhtemelen daha fazlası var. Fakat medyadaki ilişkilerin sadece gazeteci-editör-genel yayın yönetmeni arasında olduğunu düşünmek saflık olur. Önümüzdeki tabloda medya ile ilgisi olmayan, medya kuruluşunun sadece finansmanını sağlayan bir yapı var. Bu yapı göz önüne alındığında, daha çok para kazanma isteği, türlü ticari ilişkilerin bozulmaması çabaları gibi şeyler vasıtasıyla medyanın ana belirlenme noktası da gazeteciler, haberciler değil, sermayenin kendisi oluyor. Sermaye gruplarının hangi siyasete yakın olup olmadığına bağlı olarak değişen bir ilişkiler yumağı mevcut. Dağıstanlı’nın kitabının bize çizmiş olduğu tablo, bu noktada, aslında malumun ilanı niteliğinde. Tahmin ettiğimiz şeylerin daha fazlasını da birinci kaynaktan öğrenebileceğimiz bir çalışma. Bu konuyla ilgili birçok gazetecinin de açıklamalarını bulmak mümkün. Konuyla ilgili çıkan kitaplar, çekilen videolar, animasyonlar da mevcut. Fakat bunlar yeterli mi? Siyaseten alınan pozisyonların, sansürün temelinde siyasal baskıyı önceleyen sermaye ilişkisi yok mu?

 

Sözünü ettiğimiz ilişkileri en açık biçimde ortaya koymak için bunun derinine inmemiz gerekiyor. Hem sermaye ve devlet ekseninde, hem de toplum nezdinde belirli bir dokunulmazlık kazanmış olan kahraman gazeteciler ekseninde ilişkilerin doğrultusunu ve biçimini sorgulamak ve yeniden kurmak gerekiyor. Yaklaşımın ve ilişki biçiminin çok katmanlı bir şekilde dönüştürülmesi ile bu türden yaklaşımların ötesine geçmek, daha geniş kapsamlı sonuçlara ulaşmak mümkün olabilir. Bunun ilk sorgulaması Gezi direnişi esnasında gerçekleştirildi. Türkiye, pek de aşina olmadığı bir kavramla tanıştı: “vatandaş haberciliği”. Vatandaş haberciliği dediğimiz şey, gerçekten de bize yeni ve aşağıdan bir şey sunuyor. Yayına hazırlanmadan önce orası burası kırpılan, bir düzene sokulan, hangi saniyesinde ne hissetmemiz, ne düşünmemiz gerektiği an an planlanmış olan haberleri değil, o anda olanı olduğu gibi veren bir medya vatandaş haberciliği. Gerçi, o da bize ne hissetmemiz gerektiğini söylüyor: Ustream’den protesto gösterisi izlediğimde, yayını yapan kişi de eylemcilerin arasında bulunuyor ve bir şekilde saldırıdan etkileniyor, öksürüyor, nefes alamıyor. Çoğu zaman hiçbirinin adını duymuyoruz, yüzünü görmüyoruz. Ama bir şekilde gerçekleri olduğu gibi görüyoruz.

 

Vatandaş haberciliği sansürü, baskıyı ve kahramanlaşmayı büyük ölçüde aşabilir, fakat vatandaş haberciliğinin tek başına mevcut sisteme alternatif olacağı düşüncesi yeterince gerçekçi değil. Örneğin, protesto gösterileri hakkında bilgiye sahip olabiliyoruz, fakat söz konusu çok karmaşık ilişkiler olduğunda, istihbarat söz konusu olduğunda vaziyet vatandaş haberciliğinin boyunu aşan bir niteliğe kavuşuyor. Dolayısıyla bunun yanında ikinci bir şeye ihtiyacımız var: araştırmacı gazetecilere. Araştırmacı gazetecilik, kamuoyundan saklanan bir olay hakkında, olayın kamu çıkarı göz önüne alınarak araştırılması vasıtasıyla haber haline getirilmesi demektir. Sürekli sansürden söz ettiğimiz günümüzde araştırmacı gazeteciliğin esamisinin okunmaması da hiçbir biçimde tesadüf değil. Kamuoyundan saklanan olaylar var, fakat kimse bunun üzerine gidemiyor. Mesleki bir durumun da engellenmesi söz konusu. Öyleyse, sansür dediğimiz şey, yalnızca gazeteciye değil, basın kurumunun kendisine geliyor, demektir. Günümüzde araştırmacı gazeteciliğe duyulan ihtiyaç medya önündeki tembelliğin kırılması için de önem taşımaktadır. Herkes sadece bilgi veren, detayı arka plana atan, kısa ve öz haberleri okumayı tercih ediyor. Bu da elbette ki yüzeyselleşmeyi beraberinde getiriyor. Trendin bu yönde olmasını da yukarıda sözünü ettiğimiz ilişkilerden azade de düşünemeyiz. Araştırmacı gazeteciliğin bize sunduğu şey, gerçeklerin olabildiği en açık biçimiyle ortaya çıkarıyor olmaları.

 

Bugün de esas ihtiyacımız olan şey gerçeklerin ta kendisi. Çünkü günümüzde yalanla, dezenformasyonla, sansürle yaşıyoruz; gerçek diye tabir ettiğimiz şey de gerçeğin kendisi değil, ona en yakın şey oluyor. Gerçekle aramızda bir açı bulunuyor. Medyanın kendisi kraldan çok kralcı hale gelmiş durumda. Belirli olaylar sonucunda baskı gördüğünü öğrendiğimiz gazeteciler kahraman haline gelmiş durumda. Krallar, kahramanlar? Oysaki biz basından ve gazetecilikten söz ediyorduk. Dolayısıyla gerçeklerden söz etmemiz gerekiyor. Julian Assange bu noktada çok güzel bir iş yaptı. Bizim de belki Assange’lara ve onları yorumlayacak gazetecilere ihtiyacımız vardır. Gerçeği istiyoruz, hemen, şimdi!

 

* Görsel: Seda Mit

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

28 ağaçtan oluşan küçük bir orman yarattın. Yeni kitabın Ağaç Alfabesi’nden söz ediyorum. Nereden aklına geldi bu fikir?

 

Köklerimizi, kendi isimlerimizin yazdığı karton kahve bardaklarında aradığımız bugünlerde masallara, masallarımızı okumaya, dinlemeye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var gibi görünüyor. Mesafenin kaybolduğu, ben ve öteki, özne ve nesne, gerçeklik ve görüntüler arasındaki sınırların tamamıyla birbirine karıştığı günümüzde, doğru yolu, kendi yolumuzu bulabilmek çok daha zor.

Yıllar önce Hatice Meryem’in İnsan Kısım Kısım Yer Damar Damar’ını okuduğumda bir hazineyle karşılaştığımın farkındaydım. Bu romanda “Sıradan Bir Eteğin Harikulade Geçmişi” başlıklı kısacık bir bölüm vardır. Bir eteğin satın alınışından toz bezine dönüşene değin geçirdiği sergüzeşti anlatır.

“Dışarıdan geçen her uçağa gözüm takılıyor. Şimdi ayaklarımın altına bir Boeing çakılsa… Yerden yükselen kara duman, duvarları eriten sıcak, patlayan pencereler, havasızlıktan boğulmak, panik, intiharlar, alevler içindeki merdivenlere doğru koşmak, gözyaşları ve çığlıklar, umutsuz telefon konuşmaları neymiş öğrenirdim. Oysa oldu bu. Bu olay oldu ve olanı anlatmak mümkün değil...”

Yazdığı romanlar ya da şiirlerle ün kazanmış birçok yazarın, biri kadim diğeri modern bu iki tür arasında sıkışıp kalmış ve bir türlü hak ettiği yeri tam olarak bulamamış olan öykü türünde de eserler verdiğini biliyoruz. Fakat, eğer bir yazar sadece öykü türünde eserler vermemişse, çoğu zaman öyküleriyle anılmaz.

Söyleşi

UNESCO Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi'ne alınan Dede Korkut Hikâyeleri hem Türkler hem dünya kültür tarihi için niçin bu kadar önemli?

 

ŞahaneBirKitap

Svetlana Aleksiyeviç, "yepyeni bir edebi tür" olarak tanımlanan, uzun bireysel monologları farklı seslerin duyulduğu bir kolaja dönüştüren özgün dokümanter tarzıyla 2015 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştü.

Editörden

Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız âlemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize.