Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Geride bıraktıklarımız: Yazarların evleri




Toplam oy: 263
Çığır açan bir yazarın, eserlerini yarattığı evi özel bir mülk mü olmalı, yoksa edebiyat tarihinin bir parçası olarak halka mı kazandırılmalı?

Dünyaca ünlü çocuk kitabı yazarı E. B. White’ın Maine’deki evinin satışa sunulacağı haberi tartışmalara yol açtı. Özellikle Örümcek Ağı ve Stuart Little'ın Maceraları kitaplarıyla çocuk edebiyatında çığır açan bir yazarın, bu eserleri yarattığı evi özel bir mülk mü olmalı, yoksa edebiyat tarihinin bir parçası olarak halka mı kazandırılmalı? E. B. White’ın söz konusu çiftlik evi, aslında son otuz yıldır özel mülk olarak kullanılıyor ama şu anki sahipleri onu pek çok açıdan olduğu gibi korumuş. Örneğin Örümcek Ağı kitabının ilham kaynağı olan ahır, hâlâ eski haliyle ayakta. Aynı şekilde yazarın kitaplarının çoğunu yazdığı göl kenarındaki kulübesi de, içindeki yazı masası ve sandalyesiyle birlikte korunmuş. Hal böyle olunca, özel mülk fikri o kadar da kötü gelmiyor olmayabilir kulağa; ne var ki evin şimdiki sahiplerinin ona gözleri gibi bakmış olmalarının, bir sonraki sahiplerinin de aynı şeyi yapacağı anlamına gelmiyor, öyle değil mi? Kaldı ki, böylesi bir mekanın herkese açık olması daha “adil” olmaz mı?


Evin bir edebiyat müzesine çevrilmesini isteyenler de işte tam olarak bunu söylüyorlar. Haklılık payı var elbette. Lakin onlara karşı çıkan üçüncü bir grup daha var: PETA. Bir hayvan hakları organizasyonu olan PETA, çiftlik evinin edebi bir müzeye değil de bir “hayvanseverlik” müzesine çevrilmesini istiyor. PETA’nın da haklılık payı var. Ne de olsa bir domuzun öldürülüp yenmemesi için mücadele eden küçük bir kızın, bir örümceğin, evlat edinilen bir farenin öyküsünü kaleme almış bir ismin evinden bahsediyoruz.


E. B. White’ın evinin sonu her ne olursa olsun, hiçbir zaman kendi haline terk edilmeyeceği, çürüyüp gitmeyeceği ya da yıkılmayacağı tartışılmaz bir gerçek. Gönül isterdi ki Türkiye’de de edebi miraslarımıza aynı şekilde sahip çıkılsın.

Oğuz Atay’ın evi


13 Aralık 1977’de hayata veda eden Oğuz Atay’ın Beyoğlu’ndaki evi örneğin, E. B. White’ın evi kadar “talihli” değildi. Tamam, White’ın evi belki devasa bir çiftlik ve Atay’ın evi yalnızca bir apartman dairesi; ancak bu, daha “küçük” bir koruma gerektirdiği anlamına gelmiyor elbette. Nitekim Atay’ın Tutunamayanlar’ı kaleme aldığı bu evin bulunduğu bina 2011’de yıkıldı; yerini de birkaç katlı, yeni model bir bina alıverdi.


Diğer bir deyişle, binanın yıkılmasıyla birlikte edebiyat tarihimizin bir parçası daha kayıplara karışmış oldu. En azından fiziksel olarak; zira Atay, Tutunamayanlar’da dairesine de yer vererek okurlarının onu hayallerinde yaşatmasına olanak tanıdı.


Ülkemizde korunmayan, zamanın aşındırmasına izin verilen ya da öylece yıkılıp yok edilen tek tarihi mekan Oğuz Atay’ın evi değil maalesef. Büyük ihtimalle sonuncusu da olmayacak. En yakın tarihli tartışma Neyzen Tevfik'in Bodrum'da büyüdüğü ev üzerine yaşanmıştı. Ancak yine de, tablo o kadar da karanlık değil...

 

 

Aşiyan Müzesi


Türkiye’de modern şiirin babası kabul edilen Tevfik Fikret 1906’da, Beşiktaş’taki bir tepenin zirvesine kendisi ve eşi için mütevazı bir ev yaptı. Muazzam bir Boğaz manzarası olan, yemyeşili bir bahçenin ortasına kurulan bu ev 1945’te, “kuş yuvası” anlamında, Aşiyan Müzesi adı altında halka açıldı.


Üç katlı Aşiyan Müzesi’nde görülecek tek şey Boğaz manzarası değil elbette. Müzeye girdiğinizde karşınıza çıkan Edebiyat-ı Cedide Odası örneğin, saatler harcayabileceğiniz yerlerden yalnızca biri. Bu odada Nabizade Nazım, Ziya Gökalp, Recaizade Mahmud Ekrem gibi Tevfik Fikret’in hayatı boyunca birlikte çalışmış olduğu eşsiz isimlerin portreleri yer alıyor.
Müzenin muhakkak görülmesi gereken bir başka odası da, Şair Nigar Hanım Odası. Tevfik Fikret’in kendisiyle olan özel ilişkisinden ötürü kurulmuş olan bu oda, hakkından çok az şey yazılmış Şair Nigar Hanım’ın hayatına ışık tutuyor.

 

 

Namık Kemal’in Evi


Edebiyat tarihimizin en önemli romancılarından biri kabul edilen Namık Kemal’i 1888’de kaybettik. Aradan yüz yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına karşın, yazarın 19. yüzyıl mimarisine sahip Tekirdağ’daki evi ise duruyor; 1933’te, bir müze olarak halka açıldı. Hatta geniş bahçesine bir açık hava sahnesi kurularak ev, sosyal ve kültürel hayata kazandırıldı.
Etkileyici bir yapı olan Namık Kemal Müzesi’nde turunuza giriş salonundaki bir sergiyle başlıyorsunuz. Evin sofasında ise Namık Kemal’in ve ailesinin fotoğrafları, çeşitli belgeler ve eski Tekirdağ fotoğrafları yer alıyor. Müzenin güzel yanı ziyaretçilere Namık Kemal’in hayatını keşfetme fırsatı vermesinin yanı sıra Tekirdağ şehrinin tarihi de gözler önüne sermesi. Zira binada, müzenin kurulmasına büyük katkıda bulunmuş olan araştırmacı Mehmet Seren anısına açılmış bir oda da yer alıyor. Bu oda Tekirdağ’da görev yapmış ya da doğmuş olan ünlü isimlerle ilgili son otuz yılda çıkmış çeşitli haberlere, önemli müzisyen ve tiyatrocuların eserlerine ayrılmış.


Benzer şekilde İstanbul Beyoğlu’nda Orhan Kemal, Burgazada’da Sait Faik Abasıyanık, Heybeliada’da Hüseyin Rahmi Gürpınar, Kadıköy’de Kemal Tahir, Beyazıt’ta Yahya Kemal Beyatlı müzelerinin de bulunduğunu en azından sıralamış olalım. Ayrıca, Behçet Necatigil’in Beşiktaş’taki evi gibi, belki müze olarak ziyaret edilemese de gidilip görülebilecek binalar mevcut. Elbette gönül isterdi ki tüm yazarlarımızın, şairlerimizin, tiyatrocularımızın, müzisyenlerimizin bizlere bıraktıkları miraslar böyle korunabilsin; yok olduklarına üzüleceğimize, onları nasıl bir müzeye ya da kültürel merkeze çevireceğimizin tartışmasını yapalım, derdimiz bu olsun!

 

 

 

 


 

 

 

Görsel: Esra Kalay

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yu Hua! Onu, bir romanının isminden mülhem modern Çin edebiyatının Kanını Satan Adam’ı olarak isimlendirebiliriz. Zira memleketinden uzaklarda, sürgün hayatı yaşayıp damarlarındaki hınzır hikâyeleri damıtarak yaşaması zor bir iş olsa gerek. Ne de olsa insanlar için kan neyse yazarlar için hayal odur.

 

Kadim zamanlardan beri “yalan” her din, her inanış ve her dünya görüşünce lanetlenmiştir. Tarihte yalanı hoş gören bir kavme denk gelmek mümkün değildir. Yine de insanın olduğu her yerde ve zamanda yalan “kullanılan” bir araçtır. Kimi zaman gerekmese bile yalan söyler insanlar. Yalanın yüzü insana daha sıcak, daha parlak görünür çoğu zaman.

 

Mad Max (2015), kıyamet-sonrası (post-apokaliptik) dünyanın kendi başına bir savaşçısı olan mücadeleci Max’ın muhtelif maceralarından oluşan macera-aksiyon türünde bir video oyunu. Kum altında kalmış havaalanlarından (Underdune), metro istasyonlarına; dağ, vadi diplerinden çok tuhaf yaylalara çeşit çeşit kamplarda efsane arabamız Magnum Opusla geziyoruz.

Çocukluğumun üç senesi Sivas’ın Gürün ilçesinin Çelikhan/Yazyurdu kasabasında geçti. Sekiz ile on yaşlarımdı bunlar. 1982-1985. Bunun öncesinde veya sonrasında köy, kasaba gibi yerlerde yaşamamıştım. Dolayısıyla hayatımın bu üç senesi, bana her zaman olağanüstü gelmiştir. İnanılmaz. Uzak. Yaşanmamış gibi. Ürkütücü. Masalımsı. Büyülü. Zorlu.

Dünya üzerindeki çok az lidere/politik figüre nasip olacak türde bir karizma ve 20. yüzyılı aşacak derinlikte devasa bir etki alanı. Malcolm X adını duyduğum her an içimdeki ateşin harlandığını hissediyorum. Heyecan verici bir kahraman Malcolm. Hakkında sürekli yeni bir şeyler yazılması ve isminin etrafında yanan ateşin hiç sönmemesi ne iyi.

Söyleşi

Selim İleri ile edebiyat ve hayat hakkında

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.