Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Kadınların uzun yürüyüşü




Toplam oy: 901
Kolektif
Nota Bene Yayınları

Stella Ovadia, Yazko Somut 4. Sayfa, İlk Feminist Yazılar, adlı kitabın sunum yazısında iddialı konuşuyor: "Gezi direnişi, onu yaşayan gençler için neyse 4. Sayfa da bizim için aynı işleve sahip. İkinci cins olma bilincinin yarattığı şaşkınlığın, öfkenin, isyanın paylaşılır olabilmesi inanılmaz bir enerji doğurmuştu."

 

Feminizmin hiç de kısa sayılamayacak bir tarihi vardır yaşadığımız ülkede. Dergilerle, kütüphanelerle, sözlü ve yazılı çalışmalarla beslenen bir tarih bu. Kadın olarak her birimizin, bundan bağımsız ve özgün, ayrı ayrı bireysel tarihlerimizin oluşu gibi.

 

Her 8 Mart’ta çıkıp yürümesek de biliriz ki kadınların yürüyüşü bu ülkedeki en uzun yürüyüş olmaya adaydır. Önce hep erkekler vardı çünkü. Evde, işyerinde, sokakta, dilde. Ve 80 sonrasında güçlenen feminist hareket söz konusu dönemin en sağlam hareketlerindendir bence. AKP hükümetinin, zina yasası başta olmak üzere atmaya yeltendiği geri adımlar, toplumun belli başlı kesimlerinden ama en çok kadınlardan tepki almıştır. Parlamentoda muhalefet giderek sinerken Kürt hareketinin yanı sıra kadın hareketi de otoriteye başkaldıran önemli odaklardandır.

 

Göz dolduran bir baskıyla 2013 sonlanmadan yayımlanan kitap,  bu sebeple, pek çok açıdan önemli. Birincisi, yaşadığımız ağır gündem bir yıl önce olup biteni bile unuttururken toplumsal hafızaya yabana atılamayacak bir katkıda bulunduğu için. İkincisi, 4. Sayfa'nın, sonraki pek çok feminist oluşumun doğum yeri olduğunu bize hatırlattığı için. Mor Çatı, Pazartesi, Kadın Eserleri Kütüphanesi, KAMER, KA-DER... 4. Sayfa'nın yarattığı enerjiyle ve o sayfada buluşan kadınlar tarafından kuruldu. Üçüncüsü, kadın olarak nereden nereye geldiğimizi değerlendirmemiz açısından.

 

Yazarlar Kooperatif'nin (Yazko) çıkardığı "Somut" adlı haftalık gazetede, kadınlara ayrılmış sayfa,  kadınlık durumlarının dile geldiği önemli bir alandı ve Ovadia bu ilk feminist alanın da etkisiyle o yaz Paris'ten kesin dönüş yaptıktan sonra bir yazı kaleme alarak sormuştu: Kim korkar feminist olmaktan?

 

"Feminist olmak aynı toplumcu olmak gibi vakit alan, egemen ideoloji ile ve egemen yerlerin çıkarları ile hesaplaşılarak varılan bir yer." Evet, Stella Ovadia'nın o yıllarda yaptığı tespitler bunlar. Kadınlar yaşadıkları hayata sahip çıkıyor, "ben" demeyi öğreniyor, hayatın kadınlara ve erkeklere farklı farklı dayatıldığını fark ediyor, bu farkındalıkları paylaşıyor, bazen ciddi kuramla bazen mizahla yaşadıklarına ışık tutuyorlardı. Tıpkı Sayfa'da yer alan ve kadına biçilen klasik rollerle dalga geçen “Bir koca nasıl pişirilir"* yazısında olduğu gibi.

 

Mahcup Feministler

 

Feminist kelimesinden gerçekten korkanlar oldu içimizde, feminist kelimesine saldıranlar; devrimci, insanların göğsünü gere gere söylediği bir kelimeyken "feminist" kimileri için kulağı tırmalıyordu hafiften. Hareketin içindeki kadınların en cesurları bile mahcuptu, Şirin Tekeli'nin ifadesiyle "mahcup feministler"di onlar 1980'lerin başında.

 

Bugün durum değişti mi dersiniz? Hayata modern gözlüklerle bakan erkekler dahil feminist kelimesine karşı gizliden gizliye bir korku hala bakidir. Geçen yıl 8 Mart'ta Beyoğlu'nda her yıl yapılan ve güleryüzlü, bol müzikli, renkli olduğu için diğerlerine tercih ettiğim kadın yürüyüşüne katılacaktım. Bunu oğlumla paylaştığımda, beni çoğunlukla yazı yazarken, kitap okurken, bir de kendisine yemek sunarken gören oğlum "Anne feminist mi oldun" dedi safça. Şakalaştık biraz, yaşının kaldırabileceği kadarıyla bu yürüyüşün benim için anlamını paylaştım onunla. Onun paniği yaşı küçük olduğu için değildi aslında. Kadınların talep çıtasını yükseltmesi yaşlı genç her erkeği panikletiyor bir miktar. Nasıl yani karşımda duran şu kadın benim annem, sevgilim, aşçım, çocuğumun annesi, bakıcım, temizlikçim olmayı red mi ediyor, onun yerine feminist mi olacak?

 

Kadınlar biraz da 4. Sayfa sayesinde feminist teoriyi keşfederek, konuşarak, tartışarak kendi hikayelerine ve diğer kadınların hikayelerine ses verdiler. Fatmagül Berktay'ın deyişiyle kendi seslerini buldular. Kendi olmak, bir başkasının hayatını giymemek,  abilere, babalara, devlete, kadınları kanatlarının altında görmeyi seven onca erkeğe rağmen, direngen bir birey olup yürüyüp gitmek. "Kendi hayatım açısından bir meydan okumayı ifade eden ilk kitabım Kadın Olmak, Yaşamak, Yazmak (Pencere Yayınları, 1991) işte böyle bir feminist farkındalıkla, kendi sesimi bulma çabasının ifadesiydi" diyor Fatmagül Berktay.

 

Gerçekten sesimizi bulduk mu peki?

 

Feministlerin, egemen ideolojiyle hesaplaşsa da evdeki ideolojiyle yeterince hesaplaşmadığını düşünenlerimiz oldu. Klasik bir aile hayatı süren ve kadının ikincil rolünü kolayca kabullenen kadınların böyle iddialı feminist konumlanmalarla karşımıza çıkmaları çelişkili değil mi, diye sorduk kendimize ve birbirimize. Tomris Uyar ise yıllar önce 4. Sayfada  çıkan yazısında hangi kadın diye soruyordu: "Toplumun zemin katında, haklarından habersiz, yaşamı bir yazgı gibi kabullenen kadının karabasanıyla, tepedeki aydın kadının kendini bulma çabasını, aynı soyut "kadın" imgesinde nasıl birleştirebiliriz?" Öykülerinde kadın duyarlılığının ve kadının kendine has dilinin izlerini bulduğumuz, bu yüzden kendimizi yakın hissettiğimiz Tomris Uyar feminist kadınları Batı'da önemli sayılan haklı çıkışları gözden geçirmeden aktarmakla, yazıları "batı kokmak"la suçluyordu.

 

4. Sayfa'dan Stella Ovadia ise "Kimi dil batı kokar, kimi dil erkek" deyince tartışmalar hararetlendi. Öte yandan Ayşe Düzkan bu tartışmaların geçmişte onu nasıl heyecanlandırdığını, erkek kelimesine yüklediği negatif anlamı başkalarıyla paylaştığını görmenin bir kadın olarak kendisini nasıl ümitlendirdiğini anlatıyor, kitapta yer alan yazısında.

 

Peki, sesli düşünelim: Feminist fikirleri savunan kadınların her tabakadan kadının, hatta belki erkeklerin hayatına etkisi olmuş mudur? Toplum yapısının bizimki gibi modernden geleneksele, ilişki-evlilik biçiminin görerek beğenmeden berdele uzandığı bir ülkede birçok kadının feminist hareketin kazanımlarından haberdar bile olmaması kaçınılmaz.  Kaldı ki feminist kadınların da fiziksel şiddetle yüz yüze yaşadığını biliyoruz.

 

Ancak çoğu aydın hareketi gibi feminizmin de, elitist yapıda olsa bile eşitlikçi ve özgürleştirici talepleriyle toplumun dönüşmesine yaptığı katkıları göz ardı edemeyiz. Eğer erkekler bir gün oturup kafalarındaki kadın imajını sorguladılarsa bunu durup dururken yapmadılar. Feminist hareket kavrattı bunu erkeklere. Elbette kadın hareketinin kazanımları daha geniş kitlelere, emekçi kadınlara özellikle, yayılmalıdır. Yürünecek çok yol  var kısacası.

 

Ancak bütün bu eleştiriler bir yana önemli olan kadın dayanışmasıdır. "4. Sayfa'ya giden yol" bir de.

 

Yazar Nalan Barbarosoğlu'nun kitaptaki yazısının başlığı böyle. Onun öykü tadındaki yazısından alıntılayalım: "Merdivenlerden iniyoruz. Akşamüstü. Kırık bir ışık. Yasakları bol bir dönemde yaşıyoruz... 12 Eylül herkesi, her şeyi savurmuş... Uzun suskunluklarla sürüyor gündelik yaşam... Kitaplar yok ediliyor... Kül kokusu, günleri de, düşleri de dolduruyor... Merdivenlerden iniyoruz. Bir kasveti arkamızda bırakabilirmişiz gibi geliyor bize. Bizi birbirimize bağlayan hikâyeler... Hikâyelerin içindeki haksızlıklar içimizi acıtıyor."

 

Kadınlar 40. odanın kapısını açıp içeri baktılar. Mavi Sakal'ın marifetlerini gördüler yani, kitaba katkıda bulunan Nilgün Öneş'in söylediği gibi.

 

Ne diyelim. Öteki cinse kolay gele!

* Bir koca nasıl pişirilir

 

Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer. Pek çok koca pişirilme esnasında yanlış muamele gördükleri için bozulur, yumuşaklıklarını ve iyi vasıflarını kaybederler. Bazı kadınları onları devamlı sıcak suda tutarak, bazıları ise dikkatsizlik ve ilgisizlikleriyle dondurarak, bazıları huzursuz tutumları ve kelimeleriyle ağır ateşte pişirerek ve yine bazıları salamura yaparak veya cömertçe harcayarak buna sebep olurlar.


Özenilerek hazırlandığı takdirde her kocanın yumuşak ve iyi olacağı iddia edilemez, fakat gereken muamele yapıldığı zaman tadlarına doyum olmaz...

 

 


Tepedeki görsel çalışma: Kaan Bilaloğlu

Yazının içindeki görsel çalışma: Seda Mit

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Meksikalı yazar Juan Rulfo (1918-1986), Ova Alev Alev’de bilinç akışı, iç monolog, geri dönüş gibi öyküleme tekniklerini kullanarak, Meksika deyince akla gelen şiddet ve sömürüyü etkileyici bir dile dönüştürüp öyküleştirir.

Bir ateşin başına toplanıp hikâyeler dinlemeye başladığımızdan bu yana doğaüstü kahramanlar ve onların mucizevi maceraları hayallerimizi süslüyor. Arkaik insan için hikâyelerdeki mucizeleri yaşadığı dünyaya dâhil etmek son derece olağanken modern insanın tarih ve bilim ile kurduğu ilişkinin, büyülü zamanlarla olan bağını kopardığına inanılır.

Yu Hua! Onu, bir romanının isminden mülhem modern Çin edebiyatının Kanını Satan Adam’ı olarak isimlendirebiliriz. Zira memleketinden uzaklarda, sürgün hayatı yaşayıp damarlarındaki hınzır hikâyeleri damıtarak yaşaması zor bir iş olsa gerek. Ne de olsa insanlar için kan neyse yazarlar için hayal odur.

 

Kadim zamanlardan beri “yalan” her din, her inanış ve her dünya görüşünce lanetlenmiştir. Tarihte yalanı hoş gören bir kavme denk gelmek mümkün değildir. Yine de insanın olduğu her yerde ve zamanda yalan “kullanılan” bir araçtır. Kimi zaman gerekmese bile yalan söyler insanlar. Yalanın yüzü insana daha sıcak, daha parlak görünür çoğu zaman.

 

Mad Max (2015), kıyamet-sonrası (post-apokaliptik) dünyanın kendi başına bir savaşçısı olan mücadeleci Max’ın muhtelif maceralarından oluşan macera-aksiyon türünde bir video oyunu. Kum altında kalmış havaalanlarından (Underdune), metro istasyonlarına; dağ, vadi diplerinden çok tuhaf yaylalara çeşit çeşit kamplarda efsane arabamız Magnum Opusla geziyoruz.

Söyleşi

Selim İleri ile edebiyat ve hayat hakkında

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editör'den

Edebi türler arasındaki tartışmaları her zaman büyük bir keyifle izlemişimdir. Bu tartışmalar arasında kuşkusuz, hangi türün daha eski olduğuna dair tartışma, yazarları, şairleri ikiye böler. Şairler, şiirin en eski edebi tür olduğu iddiasındadırlar. Hikâyeciler ise insanın “tahkiye” etme ihtiyacından dolayı hikâye türünü ilk insana kadar dayandırırlar.