Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Kuzey Avrupa Edebiyatına İlgi Neden Giderek Arttı?




Toplam oy: 10
Kuzey Avrupa’nın soğuk ve karanlık dünyası yeni yazarlar ve unutulmaz karakterlerle hayatımıza giderek daha çok dahil oluyor. Son dönemin öne çıkan kitaplarından Erlend Loe’nin Doppler serisi ve Dag Solstad’ın Mahcubiyet ve Haysiyet’i okurların her anlamda ‘uzak’ olduğumuz bu coğrafyaya yönelik ilgisini iyice artırdı. Biz de bu iki değerli yazarı temel aldık ve Norveç edebiyatı özelinde Kuzey Avrupa edebiyatı üzerine düşünmek istedik.

BANU GÜRSALER SYVERTSEN/MELİKE YILDIRIM

 

Şimdiye dek, Jo Nesbo dışında Kuzey Avrupa edebiyatı hakkında çok fazla bilgim yoktu. Knut Hamsun ismini lise yıllarından hatırlıyordum, ama hayatıma etki eden yazarlardan olmamıştı, Hamsun. O coğrafyayı Nordic noir’lar sayesinde oldukça iyi tanıyordum; Norveç’in karanlık sokaklarında melankolik dedektif Harry Hole ile birlikte az mesai yapmamıştım. Sonra Ingmar Bergman ve Liv Ullmann vardı. Kuzey Avrupa edebiyatını daha yakından tanımak ise, art arda yayımlanan örnekleri sayesinde bugüne kısmet oldu. Bu kitaplardan biri şimdiden 4’ncü baskı aşamasında olan Dag Solstad’ın Mahcubiyet ve Haysiyet romanı, diğeri de Erlend Loe’nin çoktan 11’nci baskıya ulaşan Doppler’i. İki yazar da bugün Norveç’in en çok okunan isimleri arasında yer alıyor. Bir modern zaman klasiği sayılabilecek kitaplar bizde de büyük ilgi gördü; İskandinav polisiyelerinin her daim çok satanlar listesinde olduğu ise zaten malum. Öyleyse şu soruyu sormanın tam zamanı: Bizi şimdilerde bu coğrafyaya ve bu coğrafyanın hikâyelerine yönelten nedir? Bizden hem coğrafya hem de kültür açısından çok farklı olan bu dünyanın yazarlarında ne arıyor ve neler buluyoruz?

 

GEYİKLER, YABAN ÖRDEKLERİ, DÖNÜM NOKTALARI...

 

iki romanın da kahramanları (Andreas Doppler ve Elias Rukla) hayatta aradığı (ya da hak ettiği) yeri bulamayan, modern zamana uyum sağlayamayan, ‘görünememekten’ mustarip, bitmeyen bir arayışın içerisinde karakterler olarak karşımıza çıkıyor. Burada hemen bir fikir yürütüyoruz; belki de bizi asıl etkileyen, hemen hemen tüm istatistiklerde “en yaşanası ülkeler” sıralamasının başını çeken ülkelerde yaşayan bu iki farklı karakterin dünyanın dört bir yanındaki insanlarla temel sorunlarda buluşmasıdır. İki karakter de kendi hayatları üzerinden yaşadıkları ülkeyi, zamanın ruhunu, hatta dünyadaki genel geçer sistemi eleştiriyor: Başarılı bir iş insanı olan Doppler daha da ileri gidip artık onun için bir şey ifade etmeyen hayatını geride bırakıyor ve gerçek anlamda bağ kurabildiği tek canlı olan geyiği Bongo ve ormanla bütünleşiyordu.

 

Kendisini başarısız bir edebiyat öğretmeni olarak tanımlayan Elias Rukla ise öğrencileriyle Henrik Ibsen’in Yaban Ördekleri okumasını yaparken ve sonrasında Doppler’inki gibi görkemli sayılamayacak, hatta öfkesinin kurbanı olduğunu da hissettiren bir hareketle hayatının akışını değiştiriyordu. Doppler hayatı boyunca peşini bırakmayan ‘başarı’dan kaçarken Rukla’nın isyanı, hayatının bir başarısızlık öyküsü olarak sıradanlaşmasınaydı. Kendini kandırdığı sürecin sonuna gelmiş ve mutsuzluk kapısını çalmıştı Rukla’nın: “Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı seyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz.”

 

Okurken bana kahramanların hikâyeleri kadar, bu kaçınılmaz değişimi yaşayan karakterlerin ayrıcalıklı coğrafyalarda yaşamaları da ilginç gelmişti. Demek ki insanlardan, kalabalıktan, bir tür zorunluluk olarak nitelendirilebilecek bağlardan kurtulmak, arzuladığımız eylemler arasında olabilirdi. Bizler de bir sabah uyanıp “Artık işe gitmeyeceğim, başarılı olmak zorunda olduğum bir hayatı reddediyorum” cümlesini kuruyor, kurmak istiyor olabilirdik. Doppler ise bu cümleleri kurmuş, ardından da ormanın derinliklerinde özenilesi bir hayat kurmuştu: “Başarılı bir öğrenciydim, süper başarılı bir sevgilim oldu, başarılı dostlarımın arasında, başarılı bir şekilde evlendim. Başarılarla yattım, başarılarla kalktım. Başarılarla uyudum. Başarı soludum ve yavaş yavaş tüm yaşamımı yitirdim. Allah çocuklarımı benim kadar başarılı olmaktan korusun.” Doppler modern hayatın takım elbiseli, lüks arabalı, idealize edilen bireyinin karşısında adeta bir araba yerine koyduğu geyiği Bongo’yla, sacı-sakalı birbirine karışmış, şekilsiz haliyle dikilen bir şovalyeydi. Elias Rukla ise ideal bir sosyal devlet sisteminin bile ortemediği, derman olamadığı bir yalnızlık ve iletişimsizlik duygusuyla gorunmez olmanın acısını yaşayan, kendi deyimiyle “zavallı bir roman kahramanı adayı”ydı. Bu iki kitap da modern hayatın herkesi bir şekilde yaraladığı, yorduğu şu donemde başka bir hayat biciminin, başka bir tercihin de olabildiğini gostermesi bakımından değerli. Belki de bu nedenle okur tarafından da ilgi gorduler. Son olarak yayınevlerinin bu yazarların diğer eserlerini de ceviri programlarına aldıkları bilgisini mutlulukla verebiliriz.

 

SOSYAL REFAH DEVLETİNİN BİLİNMEYEN ARKA BAHÇESİ

 

Fikir yürütmelerin ardından sözü Kuzey Avrupa edebiyatına dair en yetkin isimlerden birine, Beyaz Zenciler’den Mahcubiyet ve Haysiyet’e dek pek çok kült kitabı Norveççe aslından çevirmiş Banu Gürsaler Syvertsen’e vermek istiyorum. Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji yüksek lisansı yaptıktan sonra eğitimine Oslo’da devam eden ve 38 yıldır Norveç’te yaşayan Banu Gürsaler Syvertsen, uzun süre Norveç Radyo Televizyon Kurumu Türkçe Yayın Servisi’nde program hazırlayıcısı ve sunucusu olarak çalışıyor; çeviri ile yolu da çocuk programları yaptığı sırada kesişiyor. 1988 yılında Cumhuriyet gazetesinin ilk kitap eki olan Çerçeve’ye Norveç edebiyatının Türk okurunu ilgilendireceğini düşündüğü kitaplar hakkında yazılar yazmaya başlıyor. Banu Gürsaler Syvertsen, bu noktada ona 1970’li yıllarda Henrik Ibsen’in oyunlarını, Knut Hamsun’un romanlarını tanıtan edebiyat öğretmenlerine minnettarlık duyduğunu belirtiyor.

 

Banu Gürsaler Syvertsen’e önce bu edebiyatın coğrafi ve kültürel olarak belli başlı sınırları olup olmadığını soruyorum. Çünkü “Nordik edebiyatı” başlığına coğrafi benzerlikleri dışında çok da benzer özellikleri olmayan Norveç, Danimarka, İsveç ve Finlandiya gibi ülkeler dahil ediliyor. Bu edebiyatın ortak noktalarından söz edebilmek ne derece mümkün? Banu Gürsaler Syvertsen, Kuzey edebiyatı diye isimlendirilen edebiyat alanına dair genel bir şeyler söylemenin oldukça zor olduğunu, ancak her yıl, Kuzey’in bu komşu ülkeleri arasında “edebiyata ve dile olan ilgiyi teşvik” amaçlı verilen Nordic Council Literature Prize edebiyat ödüllerini ve bu ödülü veren Nordic Council (Kuzey Ülkeleri Konseyi) haberlerini izlemekle bazı genel bilgiler edinilebileceğini vurguluyor: “1962 yılından beri verilen bu ödülü 2018 yılda İzlandalı Auður Ava Ólafsdóttir’in aldığını bu bağlamda belirtebilirim. Ayrıca merak edenler için biraz genişleterek bu ödülü Norveç’ten Herbjørg Wassmo (1987), Dag Solstad (1989), Øystein Lønn (1996), Jan Kjærstad (2001), Lars Saabye Christiansen (2002), Per Petterson (2009), Merethe Lindstrøm (2012) ve Jon Fosse’nin (2015) aldığını belirteyim.”

 

Hem modern hayatın en tepe noktasını hem de karanlığı ve melankoliyi aynı anda işleyen bu edebiyatta bizi çeken başlıca ögeler, coğrafya ve atmosfer: Issız kasabalar, karanlık bir atmosfer, bitmeyen gündüzler ve geceler; soğuk, gri ya da beyaz bir dünya bu kitaplarsa en sık gördüğümüz ögeler. Banu Gürsaler bu karanlık dünyaya açılışı çok da ilgi duymadığı polisiye kitapların yaptığını söylüyor: “‘Nordic crime thrillers’ ya da ‘Nordic noir’ olarak literatüre geçen bu türe dair şöyle bir varsayımda bulunabilirim. Bunlar, psikolojik yaklaşımlarıyla ünlenen heyecan verici romanlar. Polisiyedeki ana karakterlerin ruhsal yapılarındaki zayıflıklar, aile sorunları, çocukluk travmaları, toplumsal konumlarındaki eğretilikleri gibi özellikleri ve dil kullanımlarıyla klasik polisiyeden farklı oldukları için tüm dünyada bu türe yeni bir soluk getirdiklerinden söz ediliyor. Kuzey ülkeleri edebiyatı çerçevesinde ele alınan romanlar zengin, iyi örgütlenmiş ve yumuşak toplumlarda (bu tanım Norveçli krim yazarı Jo Nesbø’ye aittir) geçiyor, sosyal refah devletinin bilinmeyen arka bahçesini göstermesi açısından ilginç bulunuyor.”

 

GLOBAL İLGİ PATLAMASI

 

Kuzey ülkeleri romanları; Danimarkalı Peter Hoeg’in Grönland’da geçen romanı Bayan Smilla’nın Kar Duygusu’ndaki gibi farklı bir coğrafyayı, Norveçli Tarjei Vesaas’un Kuşlar’ındaki gibi yalnızlık ve kırılganlığı, Norveçli Ingvar Ambjørnsen’in kitaplarındaki gibi marjinal yaşamlarla mercek tutan örneklere sahip. Norveçli Jostein Gaarder’ın çoksatar romanı Sofie’nin Dünyası da bir filozofun genç bir kıza felsefe tarihini anlattığı bir örnek olarak çok ilgi görmüştü. Karl Ove Knausgard da Kavgam adlı otobiyografik romanlarında, Türk okurunun hiç aşina olmadığı insan ilişkilerini, toplumsal ilişkileri yansıtması ve yansıtırken kullandığı çok detaylı anlatım biçimiyle öne çıkmıştı. Ancak yalnızca Türkiye’de de değil; Jo Nesbø’nun Doctor Proctor ve Eğlenceli Maceraları adıyla yayımladığı çocuk kitabı, kitap fuarlarında edebiyat ajanslarının kapıştığı bir kitap olurken Norveçli Jon Fosse’nin oyunları 40’tan fazla dile çevrilip tüm dünyada sahneleniyor, İsveçli şair Tomas Tranströmer’in 2011 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması da ‘global ilgi patlamaları’ ışığında Türkiye’nin bu edebiyatla ilgilenmesini kaçınılmaz kılıyor.

 

KUZEYLİ YAZARLARI ÇEVİRMEK

 

Biraz da çeviri sürecini konuşalım. 1991 yılından bugüne toplam 14 kitabı Türkçeye kazandıran Banu Gürsaler Syvertsen yayınevlerine çevirisi yapılabilecek kitapları kendisi öneriyor. Ingvar Ambjørnsen’in Beyaz Zenciler kitabı onun önerisiyle yayımlanan kitaplardan biri: “Ingvar Ambjørnsen 1980’li yıllarda Norveç edebiyatında kendine özel bir yer edinmişti. Yazar hem marjinal bir kesim olan genç insanları anlatıyor hem gazete yazıları hem de çocuk kitapları yazıyordu. Beyaz Zenciler’i 1989 yılında okudum. Mürsit Balabanlılar ve Celal Üster sayesinde o dönemde yeni bir yayınevi olan Ayrıntı Yayınları’nın kurucusu Ömer Faruk ile tanıstık. O da Norveç’ten yeni bir şeyler yapalım önerisiyle gelince, Türkiye’de marjinal edebiyatın ilk örneği olan Beyaz Zenciler’i çevirmeyi önerdim. Kaleme aldığım önsözü okursanız Ingvar’ın bu kitabın satış haklarını mali gücü olmayan Türk yayıncısına bir adet lületası pipo karşılığında verdiğini okuyacaksınız.”

 

Başta sözünü ettiğimiz Mahcubiyet ve Haysiyet de küçük ama hayli dolambaçlı bir roman. Çeviri süreci de o hacimdeki benzerlerine göre daha uzun sürmüş olabilir diye düşünmüştüm kitabı okurken... Çevirmen bu kitabı çevirme sürecini şöyle anlatıyor: “Çeviri süreci kitaptan kitaba değişiyor elbette. Çok severek başladığım bir kitap, yazarın biraz ‘fiyakalı’ anlatım seçtiği cümlelerde kâbusa dönüşebiliyor. Norveççede basit anlatmak tercih edilir, ancak kendi üsluplarını öne çıkaran bazı yazarlar bazen cümleleri çok uzatarak (Dag Solstad’daki gibi), bazen de doğa betimlemelerinde balık avından, kaya formasyonlarından, orman toprağı ve bitkilerine kadar kullandıkları terminolojiyle (Ambjørnsen’in Gece Gündüzü Düşlüyor’undaki gibi) çevirmeni ve hatta çevirmenin akıl danıştığı Norveçlileri bile bezdirebiliyor. Tersine örnek olarak da Hilde Østby’nün Ask ve Özlem Ansiklopedisi’ni verebilirim. Kısaca bazı kitapları neşeyle tamamlıyor, bazı kitapları da “Şu isin de üstesinden gelebildiysem şükür!” duygusuyla bitiriyorum.”

 

EVRENSELLİK VE YERELLİK

 

Çevirmene bu kez “Kitaplarda keşke öyle değil de daha farklı yapsaydım diye düşündüğünüz bir cümle var mı?” diye soruyorum. Şöyle yanıtlıyor: “Mahcubiyet ve Haysiyet’te edebiyat öğretmeni kahramanımız kitabın ilk kırk sayfasında Norveç’in dünyaca ünlü oyun yazarı Ibsen’in Yaban Ördeği’ni uzun uzun irdeliyordu. Burada Ibsen’in Norveç’te çok ünlü repliklerinden alıntılar vardı. Onları çevirirken çok tereddüt ettim, hâlâ da içime tam sinmeyen çok güzel bir söz var, Türkiye’de de alıntılandı: ‘Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdıgı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz.’ Burada ‘livsløgn’ sözü geçiyor, hayat yalanı demek, ‘hayatı boyunca kendisini kandırdığı şey’ olarak çevirdim, hâlâ düşünüyorum daha iyisini yapabilir miydim diye. Beyaz Zenciler’in zengin argosu beni çok zorlamıştı. Hatta, o kitabı babama okutmadım diye bir espriyle anlatıyorum ben bu deneyimimi... Bu arada kitaptaki FY FAEN küfürünü VAY İBLİS olarak Türkçeye kazandırmıştım.”

 

 


 

 

Banu Gürsaler Syvertsen'e Göre ilk 5

 

• Roy Jakobsen Görülmeyenler veya Harika Çocuk (Yapı Kredi Yayınları)

 

• Lars Saarbye Christiansen Üvey Kardeş (Aylak Adam Yayınları)

 

• Jostein Gaarder Hayat Kısa veya Sofie’nin Dünyası (Pan Yayıncılık)

 

• Axel Jensen Ikarus (Dedalus Kitap)

 

• Karl Ove Knausgård Kavgam (Monokl Yayınları)

 

 


 

 

Kuzey Avrupa’da yazarların hem yerel hem evrensel bakış açısına sahip oldukları kabul gören bir görüştür. Bu yerellik-evrensellik meselesini deneyimli çevirmene soruyoruz, şöyle anlatıyor: “Kuzey ülkeleri edebiyatı yapıldığı coğrafyayı, iklimi, insanlarının ruh halini, insan ile yaşadığı toplum arasındaki ilişki ve çelişkiyi, kahramanlarının içinde dolaştığı sokakları anlatırken bazen çok yerel-özgün bazen de hem yerel hem evrensel olabiliyor. Dağ Solstad’nın Mahcubiyet ve Haysiyet’teki Elias Rukla’sı eski deyimle ‘tedavülden kalkmışlık’ gibi evrensel bir derdi olan klasik bir Norveç edebiyatı öğretmenidir. Selma Lønning Aarø’nün Elvira Madigan’ın Kayıp Parmağı kitabındaki Helen ikinci kadındır; geçtiği yer 1970’lerden beri cinsel özgürlüğün yaşandığı, normları farklı bir İskandinav ülkesidir, ancak bu ‘yerel’ hikâyede ortaya konan psikoz ve hamile kaldığında çocuğunu doğurup doğurmama ikilemi yerelden evrensele bir köprü kurar. Ingvar Ambjørnsen’den Beyaz Zenciler’in karakterleri Oslo’nun belli bir kesimine ait insanlara has özellikler taşır. Ingvar’ın beş kitabını çevirdim; hepsi ayrıksı, herkesten daha farklı duran karakterlerdi, bir anlamda da Norveç toplumunun yarattığı ‘özel’ insanlardı bunlar.”

 

TÜRKÇEYLE BULUŞMAYI BEKLEYENLER

 

Dag Solstad gibi büyük bir yazarı neredeyse 25 yıl geriden yakalamamız çok üzücü. Sadece biz değil dünyanın geri kalanının da bu büyük yazarı geriden takip ettiğini söylüyor, Banu Gürsaler Syvertsen. Kim bilir daha çevrilmemiş ne çok kitap, yazar var... Syvertsen’e özellikle öne çıkarmak istediği yazarları ve kitapları soruyorum. İlk sırada yine Solstad’a ait Lise Öğretmeni Pedersen’in Ülkeyi Sarsan Uyanışa Dair Anlatısı yer alıyor: “Kitap 70’li yıllarda yazarın da mensubu olduğu Maoist akımın Norveç’teki temsilcilerini çok eğlenceli bir dille hicvediyor. Kitabı ısrarla öneririm. Herbjørg Wassmo çocuk, genç kız ve kadınlarla toplumsal çevre arasındaki zor ilişkileri ele alan, önemli ve çok sevilen bir kadın yazardır. Yerini, ağırlığını Adalet Ağaoğlu gibi düşünebileceğiniz bu yazarı çevirmek isterdim. Bir başka çok iyi romancı Jan Kjærstad Norveç’te postmodernizmin ilk örneğini 1984 yılında Homo Falsus ya da Mükemmel Cinayet isimli romanıyla yazmıştı. Kjetil Bjørnstad ünlü ressam Edvard Munch’un hayatını yazdı, ayrıca Christiania Bohemi diye bilinen aydınlar grubunun gözde kadın ressamı Oda Krog’u dünyaya tanıttı, ilginç biyografik romanlar bunlar. 19. yüzyıldan Amalie Skram eşi kaptan olduğu için İstanbul’da bulunmuştu, Fru Inés adlı romanı İstanbul Büyükada’da geçer, Büyükada’da geçen Norveç romanı güzel olurdu.

 

Norveç’in şaibeli gururu (bu deyiş bana aittir) Knut Hamsun’un Nazi sempatizanlığı ile ilgili internette epey efsane dolaşır, ancak dönemin ruhunu ve Hamsun’u bizzat Hitler’in elini sıkmaya götüren süreci anlatan Tore Rem’in Knut Hamsun - Hitler’e Yolculuk isimli kurgu-dışı kitabını ben üç yıl önce önerdim, ilgi görmedi. Ben klasikler Ibsen-Hamsun ile sınırlı kalmamalıdır kanısındayım. Geçen yüzyıl başlarından, Nobel ödüllü kadın yazar Sigrid Undset Norveç klasik edebiyatında ağırlığı olan bir isimdir. Farklı bir cenahta Ortaçağ’da Norveç’i yani kuzey topraklarını anlatan tarihi romanlar kraliçesi Margit Sandemo duruyor, çoksatar olma potansiyeli ne zaman keşfedilecek diye merakla beklemekteyim.”

 

Son olarak şu an hâlihazırda hangi kitapları çalıştığını soruyorum. Ingvar Ambjørnsen’in San Sebastian Blues’un çevirisi bitmiş, kitap mart başında Ayrıntı Yayınları tarafından basılacak. Çeviri süreci devam eden Per Petterson’un son kitabı Benim Gibi Erkekler, Metis Yayınları’ndan çıkacak. Sonrasında heyecanla beklediğimiz yeni Dag Solstad kitabı var Banu Hanım’ın yapılacaklar listesinde. Yapı Kredi Yayınları’nın isteği üzerine Solstad’ın Profesör Andersen’in Gecesi çevrilecek.

 

 


 

 

DOSYA EKİ:

 

ÇEVİRMEN: DENİZ CANEFE

 

SIRADIŞI YAZARLAR, DENEYSEL KİTAPLAR

 

Kuzey Avrupa edebiyatına ilginin en önemli sebebi bu ülkelere yönelik ilginin artmasıyla bağlantılı olmalı. Norveçli yazarlar oldukça sıra dışı kitaplara yönelebiliyorlar ve satış kaygısını çok fazla hesaba katmadan daha deneysel kitaplar çıkarabiliyorlar. Elbette kendilerini yabancı ülkelerde, özellikle Avrupa ve ABD’de daha iyi tanıtmaya başlamalarının ve kitapların sık sık İngilizceye çevrilmesinin de ilgi artışında etkisi olmuştur. Değişik yaşamlar, değişik bakış açıları, kendi yaşamlarımızın artık tekdüzeleşmiş sorunlarının içinde kaybolmak yerine bizden farklı insanların dünyasına bakarak ufkumuzu genişletmek isteği değil mi zaten romanları çekici yapan en önemli öğelerden biri?

 

DOĞANIN YAŞAMDAKİ ROLÜ

 

Buralarda doğa hem inanılmaz güzel, hem inanılmaz acımasız. 21’nci yüzyılın her türlü konforuyla donanmış yaşam belki acımasızlığı ortadan kaldırıyor ama yine de soğuk ve karanlık kış ayları hemen kapının önünde durmayı sürdürüyor. Bunun elbette bir etkisi oluyor insanın üzerinde. Ve ardından tüm görkemiyle gelen ilkbahar, birkaç gün de olsa varlığını hissettiren yaz ve sonbaharın renk şenliği. En kalabalık kentte bile kapıdan çıkar çıkmaz insanları bunlar karşılıyor. Üstelik oldukça doğaya yönelik, pagan denebilecek çok sayıda gelenek var. Bunlar da kültürün bir parçası olmuş durumda. Tüm bunlara bir de Norveç’in tüm coğrafyasına yayılan insan sayısının yaklaşık beş milyon olduğunu eklersek doğanın yaşamda kapladığı yerin büyüklüğü daha da kolay anlaşılır oluyor.

 

MUTFAKTA NELER VAR?

 

Şu sıralar Yapı Kredi Yayınları’na Roy Jacobsen’in kuzey adalarından birinde geçen üçlemesini çeviriyorum. İlki yani Görünmeyenler çıktı, ikincisi Beyaz Deniz sanırım şu an baskı aşamasında. Yapı Kredi üçüncüsünü de yayınlamayı istiyor bildiğim kadarıyla. Jaguar yayınları Dag Solstad’nın bir ya da iki kitabını yayınlamayı düşünüyor ama henüz Türkçe adları kesinleşmiş değil. Bir de Can Yayınları’na Ingvar Ambjørnsen’den Sezer’le Tozar adlı bir çocuk kitapları dörtlüsü çeviriyorum. İlk ikisi çıktı; çok yakında öteki ikisini de teslim edeceğim.

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

“Ölüm fazla kesindir; bütün sebepler onun tarafında bulunur.” E. M. Cioran

 

Müslüm filminin başındaki bir sahne, popüler müzik türlerinde yaygın olan şarkıyı yüksek sesle, âdeta bağırarak okuma modasının ve aynı zamanda arabeskin Batı müziğinin ötekisi olarak gösterilmesi durumunun tersine ışık tutuyor gibidir. Öyle ki sanki bu ışık belli olsun diye Müslüm Gürses dinleyicisinin karşısına çıkarken elektrik kesiliyor.

Filmlerinde değişen, kentleşen, modernleşen Japonya’ya dair arka planda sunduğu nefis detaylarla farklı bir sineması var Yasujiro Ozu’nun. “Geç Gelen Bahar” (1949), “Erken Gelen Yaz” (1951) ve “Tokyo Hikâyesi”ni (1953) muhakkak görün isterim. Ama Japon Sineması’nda keşfedilmesi gereken Ozu haricinde de çok nitelikli yönetmenler var. Miyazaki’yi şahane animasyonları vesilesiyle duymuşsunuzdur.

Mizah unsuru çocuklar için vazgeçilmez ve ilgi çekici konuların başında gelir. Okurken kahkaha atmayı sever her çocuk. Tabii bir yazar onu güldürmeyi başarabilirse… Ülkemizde çocuklara kaliteli mizahı edebiyatla harmanlayarak sunan kitap sayısı çok fazla değil. İngiliz yazar David Walliams çocuk kitaplarına mizah katma becerisiyle dünyanın en çok okunan yazarlarından birisi.

Tavuk tandır aldım tepsiye. Pilav üstü az kuru, lahana sarma, yanına çorba, salata ve ayran.” Bu cümleleri bir bilimkurgu hikâyesinden okuma ihtimaliniz nedir? Müfit Özdeş’i okumadıysanız buna ihtimal vermezsiniz elbette. Ancak okuduysanız bu soruyu sormamın ne kadar abes olduğunu en iyi siz takdir edeceksiniz.

 

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.