Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Londra’da edebiyatın izinde, mavi plaka rotası




Toplam oy: 13

Londra’da tarihte rol oynamış önemli kişilerin yaşadıkları ya da bir süre vakitlerini geçirdikleri evlere asılmış ve hâlâ asılmaya devam edilen, geçmişle şimdiyi birleştiren mavi plakalar bulunur. Londra ile kırmızı telefon kulübeleri, black cab’ler ve çift katlı otobüsler kadar özdeşleşmiş durumdalar. Anıt plaka asma fikri ilk olarak 1863’te Avam Kamarası milletvekili William Ewart tarafından teklif edilmiş ve bu fikir hemen kabul edilmiş. Şu an sayıları 900’ü aşkın olan mavi plakaların ilki, 1867’de, şair Lord Byron’ın yaşadığı eve konulmuş; fakat sonra tahrip olmuş. Şu an var olan en eski plaka, Fransa İmparatoru III. Napolyon’un yaşadığı eve 1867’de yerleştirileni. Konulmaya karar verilen mavi plakalar, Cornwall’da yaşayan 80’li yaşlarındaki Sue ve Frank Ashworth çifti tarafından küçük bir atölyede, elde özenle üretiliyor. Evlerindeki atölyede çalışan çiftin oğlu Justin anne babasından devralmak üzere bu zanaatı öğreniyor.

 

 

900’ü aşkın mavi plaka listesini taradığımızda, tek Türkün, Osmanlı’nın Londra Büyükelçisi Mustafa Reşit Paşa olduğunu görüyoruz. Plakanın asılı olduğu Bryanston Square 1 numaralı bina, 1839’un Osmanlı Büyükelçiliği ve Mustafa Reşit Paşa’nın Londra’da geçirdiği süre boyunca kaldığı yer. (Namık Kemal’in torununun torunu Osman Streater, bir yazısında, annesiyle birlikte Namık Kemal için de bir plaka koydurmaya çalıştıklarını anlatır. English Heritage’a başvururlar; büro, Namık Kemal’in mavi plaket kriterlerine uygun olduğunu bildirir. Fakat Londra’da yaşadığı 3 yıl [1867-1870] boyunca Namık Kemal’in adresi sürekli değiştiği için ve kalıcı adresi ispat edecek bir belge bulunamadığı için 2013’te Osman Streater’in vefatıyla Namık Kemal için mavi plaka koydurma işi tamamlanamaz.)

Londra’daki her mavi plakayı okumadan geçemeyenler için güzel bir kaynak kitap var; Nick Rennison’ın yazdığı The London Blue Plaque Guide. Bu kılavuzda, plakanın üzerindeki ismin hayatıyla ve hangi adreste bulunduğuyla ilgili bilgiler yer alıyor. Yine aynı şekilde bunun online versiyonu olarak English Heritage’ın Blue Plaques Application’ı akıllı telefonlara yüklendiğinde bulunduğunuz konumda var olan plakalar ve bilgiler gösteriliyor. Mavi plaka okuma tutkusunu edebiyatla birleştirince, sevdiğiniz yazarların yaşadığı evleri, takıldığı mekanları listeden ayıklayıp edebiyatın izinde bir mavi plaka rotası yapmak mümkün. Bu yılki kitap fuarı vesilesiyle bulunduğum Londra’da, bu sefer, Rennison’ın kitabını elime aldım ve sevdiğim yazarların bir zamanlar yaşadıkları evleri işaretlemeye başladım. İşte bazı örnekler...

 

Sylvia Plath, 1959’da eşi şair Ted Hughes ile Boston’dan dönüp Londra’ya yerleşir. Plath, fırtınalı bir evlilik yaşadığı kocası ile 1960’ların başında Camden Town’da iki farklı evde yaşar. Bunlardan biri, Ocak 1960’tan Ağustos 1961’e kadar yaşadığı 3 Chalcot Square’de yer alan bu binanın üç odalı en üst katıdır. Plath’in bu evde geçirdiği günler verimlidir; bu evdeyken ilk şiir kitabı The Collosus’u çıkarır, otobiyografik romanı Sırça Fanus’u yazar, ilk çocuğu Frieda da bu evde doğar. Diğer ev ise, 1962-1963 yıllarında yaşadığı, 30 yaşında gaz fırınına başını sokarak intihar ettiği 23 Fitzroy Road’da yer alan küçük dairedir. O yıllarda psikolojik sorunları daha da şiddetlenen Plath, tuttuğu ikinci evde artık eşinden ayrılmış olarak çocuklarıyla yaşar. Tuttuğu dairede asılı olan mavi plakanın, sevdiği şair W.B. Yeats’e ait olduğunu görünce bunu iyiye işaret olarak yorar, yazma isteği daha da kuvvetlenir, fakat işler beklediği gibi gitmez. Şu an Plath’e ait olan mavi plaka 3 Chalcot Square’dedir, çünkü Plath’in çocukları Freida ve Nicholas Hughes, yazarın öldüğü eve mavi plaka koydurmak istememiştir.

 

 

Londra’nın önemli edebi figürlerinden Virginia Woolf, “büyüleyici” diye bahsettiği bu şehirde, 29 Fitzroy Square’de 1907-1911 yılları arası yaşar. 1907 öncesinde Bloomsbury’de kardeşleriyle bir ev tutmuştur ve bu evde düzenli olarak sanat ve düşünce üzerine buluşmalar düzenlerler. Toplumun içinde bulunduğu durumdan kaçıp sanat için sanat düşüncesi üzerine gerçekleştirilen bu buluşmalar, Woolf’un kardeşi Thoby’nin arkadaşları olan, yazar E. M. Forster, ressam Roger Fry, biyografilerde psikanalizi ilk defa kullanan Lytton Strachey, iktisatçı John Maynard Keynes, Woolf’un kız kardeşi ressam ve tasarımcı Vanessa Bell etrafında şekillenir; daha sonra mekan olarak Bloomsbury’nin bahçelerine ve meydanlarına yayılır, sonradan katılan pek çok entelektüel ile meşhur Bloomsbury Topluluğu oluşur. Thoby’nin ölmesi ve Vanessa’nın evlenmesiyle Virginia ve kardeşi Adrian 29 Fitzroy Square’deki bu daireye taşınır. Virginia ve Adrian, 29 Fitzroy Square’deki bu dairede yaşarken çoğunlukla iyi geçinen iki kardeş değildi. İkinci katı kendine ayıran Virginia burada gazetelere yazı hazırladı ve ilk romanı Dışa Yolculuk’u yazmaya başladı. Oturma odası toza ve sigara dumanına bulanmış kitaplarla doluydu. Hayatının bu evde yaşarkenki dönemine kız kardeşinin eşi Clive Bell ile kurduğu duygusal yakınlık ve 1910 yazında senatoryumda kalmasının travması damgasını vurdu. Fitzroy Square, Virginia’nın alışkın olduğundan daha gürültülüydü, penceresinin altından geçen minibüslerden sürekli şikayet ediyordu. 1911’de bu nedenle daha sakin olan Brunswick Meydanı’na taşındı. 1915’te ise kocası Leonard Woolf ile birlikte –şu an ikisi adına mavi plaka asılı olan– Hogarth House’a taşındılar.

 
1899’da İngiltere’nin güneybatısındaki Devon’da doğan Agatha Christie, ilk polisiye romanı Ölüm Sessiz Geldi’yi 1917’de yazdı. 1920’den 1965’e kadar her yıl en az bir roman yazan Agatha Christie, yarattığı dedektiflerle (Miss Marple ve Hercule Poirot) dünya çapında ünlü oldu. Kocasının sadakatsizliği ve annesinin ölümünün travması üzerine 1926’da 10 gün ortadan kayboldu, ülke çapında arama çalışması başlatıldı. Harrogate’de bir otelde, otel çalışanının yazarı tanımasıyla bulundu. Sonraki yıllarda yazar bu olayı hiç hatırlamadığını söyledi. 58 Sheffield Terrace’taki evde yazar, ikinci kocası mimar Max Mallowan ile 1934’ten 1941’e kadar yaşadı, daha sonra bombalı saldırıdan dolayı taşındılar. Yazar bu evde geçirdiği günleri hep mutlu hatırladı. Agatha Christie’nin kendine ait bir çalışma odası sadece bu evde vardı. İkinci katta bulunan bu odada piyano, divan, yazmak için dik bir sandalye, uzanmak için bir koltuk vardı ve Doğu Ekspresinde Cinayet, Cinayet Alfabesi, Nil’de Ölüm gibi önemli romanlarını bu odada tamamladı... Agatha Christie’nin ev tutkusu vardı. Kensington ve Chelsea’de sayısız adreste yaşadı, bazen yaşadığı evlerin adreslerini hafızasında karıştırıyordu. Otobiyografisinde 58 yerine 48 Sheffield Terrace’ta yaşadığını yazıyordu, disleksi hastası olan yazarın böyle yazmasının nedeni belki de bir önceki adresi olan 1930-1934 arası yaşadığı 47-48 Campden Street’ten doğan karışıklıktı.

 

James Joyce, 1882’de Dublin’de doğdu ve maddi sıkıntılar çeken orta sınıf bir ailede büyüdü. 22 yaşında yazdığı Dublinliler kitabının kahramanı Chandler, Dublin’den bunaldığını ve Paris ya da Londra’ya gitmek istediğini söylerdi hep; Joyce da ilerleyen yıllarda Dublin’den ayrılıp Trieste, Paris ve Londra’da yaşadı. 1931 yılında Londra’da, Kensington’da 28 Campden Grove’da yaşadı. Bu adreste yaşarken sevgilisi Nora ile evlendi, meşhur romanı Finnegans Wake’in taslağını yazmaya başladı. 1931’de yazar Londra’yı kalıcı adresi yapmaya karar verdi ancak Londra’dan hoşlanmamaya başladı ve yaşadığı Campden Grove isimli sokaktan Campden Grave olarak bahsetti. 1904’te Joyce, ölüm onları ayırana kadar birlikte olacağı Nora Barnacle ile tanıştığında Sanatçının Bir Genç Bir Adam Olarak Portresi üzerine çalışıyordu. Nora, Joyce ile Avrupa’nın birçok şehrinde yaşam mücadelesi verdi; Zürih, Paris, Trieste ve Londra. Kensington’daki bu eve mavi plaka koyulması için başvuran Patrick Tierney, bu eve konaklamak için geldiğinde, Joyce’un Avrupa’da ömrünü oteller ve daireler arasında sıçrayarak geçiren bir pire gibi olduğunu belirtir. Bu evde yazar 1931’in Mayıs’ından Ağustos’una kadar yaşar ve Finnegans Wake ile meşgul olur. Joyce’un standartlarına göre burası uzun süre ikamet etmek için oldukça uygun bir yerdir. Bu yüzden Londra’yı kalıcı adresi yapmak ister ve 4 Temmuz 1931’de Nora Barnacle ile burada Kensington Evlendirme Dairesi’nde evlenir. Ama basının sürekli takibinden dolayı bir süre sonra Londra’dan soğur. Campden Koruluğu sokağını, mumyalarla çevrili Campden Mezarlığı sokağı olarak görmeye başlar ve bir daha asla İngiltere’ye ayak basmamak üzere buradan ayrılır.


İrlandalı oyun yazarı ve şair Samuel Beckett, Dublin’de doğdu, Trinity College’dan mezun olduktan sonra Paris’te okutmanlık yaptı. Paris yıllarından sonra tekrar Dublin’e döndü ve Trinity College’da Fransızca okutmanlığı yaptı. Babasının ölümü üzerine kendisine kalan gelirle Londra’ya taşındı ve 1933’ten 1936’ya kadar Londra’da yaşadı. Anne babasının ölümü üzerine Londra’da, Bloomsburry’de psikanaliz terapisi gördüğü yıllarda, 48 Paultons Square’de yedi ay yaşadı. Bu evi ona Paris yıllarında tanıştığı şair arkadaşı Thomas MacGreevy bulmuştu. Beckett bu evde geçirdiği aylarda psikolojik kaynaklı fiziksel acıların içindeydi. Leğen kemikleri ağrıyor, taşikardisi, vücut ağrıları, panik atağı ve insomniyası ona rahatsızlık veriyordu. 48 Paultons Square’deki bu evdeyken Beckett, öykü kitabı Aşksız İlişkiler’i yayımladı ve ilk romanı Murphy’nin büyük bölümünü burada yazdı. Aynı evde daha sonraki yıllarda yaşayan fizikçi Patrick Blackett de Samuel Beckett gibi Nobel Ödülü kazanmıştı.

Viktorya İngiltere’sinde özgürlüğü vaaz eden metinler yazan İrlandalı yazar ve şair Oscar Wilde, Chelsea’de 34 Tite Street’te yaşarken ününe kavuştu. Buradayken Dorian Gray’in Portresi’ni ve Ciddi Olmanın Önemi’ni yazdı. Eşcinsel olduğu için 1895’te hapse girdiğinde bu evden ayrıldı. Dublin Trinity College’dan mezun olduktan sonra Oxford Üniversitesi’nde estetizm akımıyla ilgilenen Wilde, 1879’da Londra’ya yerleşti ve estetizm üzerine dersler vermeye başladı. Oxford’dan Londra’ya geldiğinde sanatçı ve yazarların yaşadığı Tite Street’te 44 numarada (eskiden 1 numara) sanatçı arkadaşı Frank Miles ile birlikte yaşadı. Yaşadıkları ev 2011 yılında 15.500.000 sterline satıldı.


Londra’nın sanat ve edebiyat çevrelerinin yerleştiği Bloomsbury’de 48 Doughty Street’te yer alan evde, Charles Dickens 1837’den 1839’a kadar yaşadı. Dickens, Mart 1836’da çıkan Pikvik’in Serüvenleri ile şöhrete kavuştu ve bu eve 1837 Mart’ında yıllık toplam 80 pound ödeyerek taşındı. Dickens bu evde karısı Catherine ve karısının kız kardeşi Mary ile birlikte yaşadı. Kızları Mary ve Kate bu evde doğdular. Aile büyüdükçe daha büyük bir eve taşınma gereksinimi doğdu. 1939’da bu evden ayrıldılar ve 1 Devonshire Terrace’a taşındılar. Oraya da bir mavi plaka asıldı, fakat ev 1958’de plakla birlikte ihtilaflı bir şekilde yıkıldı. 48 Doughty Street’teki ev 1925’te müze olarak açıldı. Üzerinde şu an 1903 tarihli çelenkli mavi plaka bulunuyor. Evin dışı Dickens’ın zamanındaki gibi orijinalliğini korurken, içinde de Dickens hayranlarını cezbedecek şekilde yazarın kitaplarını yazdığı masa, kalemleri, el yazmaları, özel eşyaları ve daha bir sürü şey, yazar her an evin bir yerinden çıkacakmış hissiyle duruyor.

 

 

 

 


 

 

Fotoğraflar: İpek Bozkaya

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Kurt Vonnegut’tan söz etmeden 20. yüzyıl Amerikan edebiyatından söz edemezsiniz. 21. yüzyıl yazarlarına gelince, onlar arasında Vonnegut’tan etkilenen öylesine çok yazar var ki, 21. Yüzyıl edebiyatında da onu es geçemezsiniz!

Tamamı “uydurma” sözcüklerden oluşan The Dictionary of Obscure Sorrows’u (Müphem Kederler Sözlüğü) duymuşsunuzdur belki.

Kurtadam edebiyatının mazisi zengin, özellikle de öykü türünde. Çağdaş kurtadam romanları ise, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başından beri ne yazık ki vampir edebiyatıyla aynı kaderi paylaşıyor. Paranormal aşk romanları ile erotik şehir fantazyaları, vampir, kurtadam ve hatta zombi gibi canavarları iliğine kadar kuruttu!

New York Halk Kütüphanesi’nin namını duymak için kenti ziyaret etmeye gerek yok. Burası tüm dünyadaki en aktif kütüphanelerden biri.  1940 yılında Albert Berg tarafından kuruma bağışlanan Berg Koleksiyonu’nu kütüphanedeki diğer koleksiyonlardan ayıran bazı özellikler var. Öncelikle bu bölümü yalnızca randevu alarak ziyaret edebiliyorsunuz.

Yaratıcılık üzerine sık sık yazan Oliver Sacks, The River of Consciousness adlı kitabında şöyle der: “Yaratıcılık yalnızca bilinçli bir idmanı değil, bilinçdışı bir hazırlanma sürecini de kapsar. Bu bir kuluçka dönemidir. Size ilham veren, sizi etkileyen unsurları özümsemek ve onları yeni bir nizam dahilinde sentezlemek için bilinçdışı mekanizmalar elzemdir.”

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.