Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Margaret Atwood Damızlık Kızın Öyküsü’nü yazma sürecini anlatıyor




Toplam oy: 195
Margaret Atwood, Damızlık Kızın Öyküsü’nü yazma sürecine, öykünün siyasi orijinlerine ve kitabın yarattığı etkiye kendi penceresinden bakıyor.

Bazı kitaplar okurun zihnini uzun süre meşgul eder, bazıları da yazarını. Damızlık Kızın Öyküsü her ikisini de başaran romanlardan.

Damızlık Kızın Öyküsü, ilk kez yayımlandığı 1985 yılından bu yana, yeniden basımlarla hep raflarda kaldı. Çeviri ve özel edisyonlarla milyonlarca insana ulaştı. Kitap, kadınlar üzerinde, özellikle de kadın bedeni üzerinde tahakküm kurmaya çalışan politikalardan bahsedilince ilk akla gelen referanslardan birine dönüştü. Lise müfredatından çıkarıldı, edebiyat bloglarında, kadınlar üzerindeki baskıyı kısa yoldan tarif etmek için bir şablon gibi kullanılmaya başlandı. Yalnızca kadınlar değil, pek çok insan, bana bedenlerinde Damızlık Kızın Öyküsü’nden alıntıların olduğu dövmelerle çekilmiş fotoğraflarını yollladı.

 

 


Kitap farklı dramatik formatlarda yeniden hayat buldu: Harold Pinter’ın senaryosunu yazdığı, Volker Schlöndorff’ün yönettiği film, Poul Ruders tarafından sahnelenen bir opera... Siyasi eylemlerde ya da Cadılar Bayramı’nda Offred’in giydiğine benzer kostümlerle dışarı çıkanlar da buna dahil edilebilir. Kitap kültür endüstrisinin bir ürünü haline mi gelmişti, yoksa siyasi bir kehanet olarak mı değerlendirilmeliydi? Her ikisi birden olabilir mi?

Romanı yazarken bunlardan hiçbirini öngörememiştim.

 



Kitabı yazmaya 30 yılı aşkın bir süre önce, 1984 baharında başladım. O dönemde Batı Berlin’de yaşıyordum, Berlin Duvarı halen ayaktaydı. Kitabın adı ilk başta The Handmaid’s Tale değil, "Offred"di. İsminin ne zaman değiştiğini günlüğüme not etmişim. 3 Ocak 1985’te, neredeyse 150 sayfası yazılmışken. Kitap hakkında not ettiklerim neredeyse bundan ibaret. Bir önceki kitabım hakkında sayısız not tutmuşken, Damızlık Kızın Öyküsü’ne dair fazla not karalamamışım defterime.

 

Not defterimde, genelde, yazamamaktan kaynaklı mızıldanmalarım var. “Uzun süre sonra yeniden metne dönmeye çalışıyorum,” “yazmak yerine, yayımlanma sürecine dair olumsuzluklar ve çıkacak kötü eleştiriler hakkında düşünüyorum” vb. Defterimde, hava durumuna, yağmura, gök gürültüsüne dair notlar var. Akşam yemeklerinin konuk listeleri, neler pişirildiği; hastalık raporları, hayatını kaybeden dostlar... Okuduğum kitaplar, çıktığım seyahatler ve yaptığım konuşmaların kayıtları... Bir de kaç sayfa yazdığımı not düşmüşüm. Bitirdiğim sayfaların sayısını, beni motive etsin diye bir kenara yazmak gibi bir alışkanlığım vardı. Kitabın meseleine ve olay örgüsünün kurulumuna dairse hiçbir düşüncemin kaydı yok notlarda. Belki de, öykünün nereye varacağını çok iyi biliyordum ve kendimi sorguya çekme ihtiyacı duymadım.

Yakın geleceğe dair öykülerde “ya şöyle olsaydı”, “ya olaylar şu şekilde cereyan etseydi” tarzında pek çok akıl yürütme vardır. Damızlık Kızın Öyküsü’nde de bu türden çok soru var. Mesela, ABD’deki liberal demokrasiyi yıkıp bir dikatörlük kurmak isteseniz, bunu nasıl yapardınız? Bunu gerekçelendirmek meşruiyetinizi nasıl sağlardınız? Komünizmin ya da sosyalizmin yolunu izleyemezdiniz muhtemelen zira pek fazla taraftar toplayamazdınız. Liberal demokrasiyi yıkmak için bizzat demokrasi adına çaba gösterdiğinizi iddia edebilirdiniz. Şimdi bunun imkan dışı olduğunu söylemek zor, ama 1985’te bunu pek olası görmemiştim.

 

Ulusların yönetim şekilleri, halihazırda temellerinde varolan rejimlerin farklı biçimler bulmasıyla belirlenir. Bana sorarsanız, ABD’nin üzerine kurulduğu temeller, 18. yüzyılın kilise ve devlet aygıtlarını ayıran, eşitlikten bahseden Aydınlanmacı ilkeleri değil, 17. yüzyılın Püritan New England kolonilerinin teokratik ilkeleriydi. Kadınlara karşı apaçık ayrımcı bir tutum sergileyen bir anlayıştı bu. Yeniden ortaya çıkması için de, sosyal kaosun hüküm sürmesi yeterliydi.

Teokratik bir rejim, meşruiyetini İncil’den pasajlar alıntılayarak kurar ve yüzünü Eski Ahit’e doğru döner. Hakim sınıflar, varolan ürün ve servislerin hep en iyi olanını aldıklarından emin olmak istediklerinden, eğer romandaki gibi, doğurganlık Batılı endüstriyel toplumlarda tehdit altına girerse, doğurgan kadınlar da nadir bulunan şeylere dönüşür ve doğum kontrol politikalarının nesnesi olur. Kimin bebek sahip olmasına izin verilebilir? Kim onlara bakıp yetiştirmek hakkında sahiptir? Eğer doğum sırasında bir şeyler ters giderse kim bundan sorumlu tutulacaktır?

 

 

Televizyon dizisiyle yeniden gündeme gelen 
Tha Handmaid's Tale pek çok eylemciye ilham kaynağı oldu

 

Böylesi bir rejime karşı direniş de olacaktır muhakkak. Yeraltında yapılanan bir direniş olacaktır bu. Şimdi, 21. Yüzyıl üzyıl teknolojisinin gözetim ve sosyal kontrol imkanlarına bakınca, kitapta böylesi bir direnişin biraz fazla kolay ortaya çıktığını düşünüyorum. Şüphe yok ki, Gilead da 17. yüzyıl Püritanları gibi, isyancıların infaz emrini verirdi.

Damızlık Kızın Öyküsü sıklıkla “feminist distopya” olarak anılıyor. Ancak bu terimin doğruluğu tartışılabilir. Tam anlamıyla feminist bir distopyada, tüm erkeklerin kadınlardan daha fazla haklara sahip olması gerekir. Toplum iki katmandan oluşmalıdır: Hakim erkek sınıf ve toplumun dibindeki kadınlar. Oysa Gilead da pek çok diktatörlük gibi, piramit şeklinde yapılanmış bir hiyerarşiye sahip. Piramidin tepesinde, hem erkek hem de kadın bulmak mümkün; hiyearşinin üstlerine çıkıldıkça erkekler kadınlardan daha fazla yer kaplasa da. Piramidin dibinde de yine hem erkeklere hem de kadınlara rastlamak mümküm. “Damızlık kızlar” ise, bu alt sınıflar içinde bir tür parya konumuna sahip. Doğurganlığa sahip olmak onlara özel bir statü veriyor. Belli özellikleri ile diğerlerinden ayrılan kölelere benzetilebilirler. Rejim katı bir Püritan ahlak kisvesi altında kurulduğundan, bu kadınlar bir zevk nesnesi olarak değil, işlevsel aracılar olarak görülüyorlar.

Kitabı yazarken aklıma temelde üç şey vardı. Birincisi, distopya edebiyatına duyduğum ilgiydi. Gençliğimde Orwell’in 1984’ünü, Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sını ve Bradbury’nin Fahrenheit 451’ini okuyarak başlamış ve Harward’daki yüksek lisans eğitimim boyunca devam etmişti bu ilgi. İkincisi, yine Harward’daki dönemimde yoğunlaştığım 17. ve 18. Yüzyıl çalışmalarıydı. Benim atalarımdan pek çoğu da bu dönemlerde yaşamıştı. Üçüncü unsur, benim gibi 1939’da, II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden birkaç ay sonra doğan biri için hiç şaşırtıcı değil: Diktatörlüğün yapısına ve nasıl işlediğine dair bir merak.

Damızlık Kızın Öyküsü’nde biraz fazla iyimser davranmış olabilirim. Ancak 1984 gibi en karanlık edebi kehanetlerden birinde bile, insanlık için tüm kapılar kapatılmaz, kitap, rejim hakkında geçmiş zamanda yazılmış bir metin ile biter. Ben de benzer şekilde, “damızlık kız”ın geleceği için açık bir kapı bıraktım. Bana, romanda yaşananların yakın zamanda gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini soranlara, kitapta iki türlü gelecek tahayyülü olduğunu ve her ikisinin de başımıza gelebileceğini hatırlatıyorum.

 

 

AB

 

 


 

 

* Margaret Atwood’un, Damızlık Kızın Öyküsü’nün Folio Society’den çıkan illüstrasyonlu özel edisyonu için yazdığı giriş metni kısaltılarak çevrilmiştir.

 

 

 


 

 

 

SabitFikir arşivinden ek okuma: Rönesans kadını Margaret Atwood

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Müslüm filminin başındaki bir sahne, popüler müzik türlerinde yaygın olan şarkıyı yüksek sesle, âdeta bağırarak okuma modasının ve aynı zamanda arabeskin Batı müziğinin ötekisi olarak gösterilmesi durumunun tersine ışık tutuyor gibidir. Öyle ki sanki bu ışık belli olsun diye Müslüm Gürses dinleyicisinin karşısına çıkarken elektrik kesiliyor.

Filmlerinde değişen, kentleşen, modernleşen Japonya’ya dair arka planda sunduğu nefis detaylarla farklı bir sineması var Yasujiro Ozu’nun. “Geç Gelen Bahar” (1949), “Erken Gelen Yaz” (1951) ve “Tokyo Hikâyesi”ni (1953) muhakkak görün isterim. Ama Japon Sineması’nda keşfedilmesi gereken Ozu haricinde de çok nitelikli yönetmenler var. Miyazaki’yi şahane animasyonları vesilesiyle duymuşsunuzdur.

Mizah unsuru çocuklar için vazgeçilmez ve ilgi çekici konuların başında gelir. Okurken kahkaha atmayı sever her çocuk. Tabii bir yazar onu güldürmeyi başarabilirse… Ülkemizde çocuklara kaliteli mizahı edebiyatla harmanlayarak sunan kitap sayısı çok fazla değil. İngiliz yazar David Walliams çocuk kitaplarına mizah katma becerisiyle dünyanın en çok okunan yazarlarından birisi.

Tavuk tandır aldım tepsiye. Pilav üstü az kuru, lahana sarma, yanına çorba, salata ve ayran.” Bu cümleleri bir bilimkurgu hikâyesinden okuma ihtimaliniz nedir? Müfit Özdeş’i okumadıysanız buna ihtimal vermezsiniz elbette. Ancak okuduysanız bu soruyu sormamın ne kadar abes olduğunu en iyi siz takdir edeceksiniz.

 

Bir kütüphane için sahip olduğu kitapların çeşitliliği, niteliği ve sayısı başlıca gurur kaynağı ama modern kütüphaneler sahip oldukları kitaplardan çok daha fazlası artık; tasarımıyla, teknolojik donanımıyla, sahip oldukları kitap dışı koleksiyonlarıyla, neredeyse bir müze olabilecek denli geniş eserleriyle...

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.