Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Ünlü yazarların günlük ritüelleri




Toplam oy: 239

Günlük ritüeller dendiğinde kimimiz her sabah aynı saatte kalkmayı anlıyor, kimimiz evden muhakkak sağ ayakla çıkmak gibi daha çok takıntıya yaklaşan şeyleri. Bazı ritüellerin yaratıcılıkla bir bağı olduğu ve ritüelleri uygulamanın yaratıcılığı tetikleyebileceği de son yıllarda sıkça gündeme gelen iddialardan. Peki günlük ritüellerin faydası henüz akademik çalışmalara konu olmadan evvel de yazarlar tarafından fark edilmiş ve uygulanmış mıydı? İşte, Mason Currey'in kitabından derlediğimiz, bazı ünlü yazarların günlük ritüelleri:

 

 

Simone de Beauvoir

 

Feminist düşünceye katkıları kadar Jean-Paul Sartre'la olan ilişkisiyle de hatırlanan Simone de Beauvoir, çalışma konusunda pek sıkıntı yaşayan biri değildi. 1965 yılında The Paris Review'a verdiği söyleşide, "Genel olarak, güne başlamayı sevmesem de çalışmaya koyulmak için hep acele ederim," diyordu. "Önce bir çay içerim, ardından saat on civarında masanın başına oturup bire kadar çalışırım. Ardından arkadaşlarımla görüşürüm ve daha sonra beşte tekrar çalışmaya başlar ve dokuza kadar decam ederim."

 

 

 

 

Patricia Highsmith

 

Yetenekli Bay Ripley'in yaratıcısı Patricia Highsmith'in bazı kahramanlarıyla benzeşen bir özelliği vardı, o da insanlardan pek hazzetmiyordu. Yazmak onun için bir zevk kaynağı olmaktan ziyade bir mecburiyetti. "Çalışmanın, yani hayal etmenin dışında hiçbir gerçek hayat yok," diye yazmıştı günlüğüne. Highsmith her gün, genellikle de sabahları, üç-dört saat çalışıyordu. En sevdiği çalışma yöntemi ise etrafı sigaralar, küllükler, kibritler, bir fincan kahve, bir çörek ve çöreğin üzerine serpeceği biraz şekerle doluyken, yatağının üzerinde yazmaktı. Ayrıca yazmaya başlamadan önce sert bir içki içmeyi de ihmal etmezdi. Yatağının yanında bir votka şişesi bulunur ve her sabah günlük limitini belirlemek için şişeye bir işaret koyardı.

 

 

 

 

Jane Austen

 

Jane Austen hiçbir zaman yalnız yaşamadı ve içinde yaşadığı aile de rutinlerini etkiliyordu. Fakat bu kalabalıktan bir şikayeti de yoktu, yaşamından memnundu. Austen evin oturma odasında yazar ve sık sık da rahatsız edilirdi. Yazdığı şeylerin başkalarının dikkatini çekmemesi ve kolayca kamufle edilebilmesi için bir yöntem geliştirmişti; küçük kağıt parçaları üzerine yazıyordu. Ayrıca ön kapı ile çalıştığı oda arasında açılıp kapanırken gıcırdayan bir kapı vardı fakat Jane Austen bu kapının yağlanmasına itiraz etmişti. Çünkü o bu kapı sayesinde birilerinin odaya girmek üzere olduğunu anlıyordu.

 

 

Gustave Flaubert

 

Flaubert dünyaca ünlü romanı Madame Bovary'yi 1851'de, annesinin Fransa kırsalında bulunan evinde yazmaya başlamıştı.  Flaubert her sabah onda uyanıyor ve zili çalarak kendisine gazetesini, mektuplarını, bir bardak soğuk suyunu ve doldurulmuş piposunu getirecek olan hizmetçiyi çağırıyordu. Flaubert mektuplarını okuyup biraz da piposunu tüttürdükten sonra yataktan kalkamaya karar verene dek kendisiyle sohbet etmesi için annesini çağırıyordu. Çok sıcak bir banyo ve saç dökülmesine karşı uygulanan önlemlerin ardından yazar saat on bir civarında güne başlamaya hazır oluyordu. Ancak gündüz saatlerini çoğuklukla gezintilerle ve okuyarak geçiriyor, çalışmaya ancak saat dokuz-on gibi, annesi yatağına çekildikten sonra başlıyor ve ev halkı uykudayken çalışabildiği kadar çalışıyordu.

 

 

 

 

Thomas Mann

 

Thomas Mann oldukça dakikti, her sabah sekizde uyanır ve yataktan çıkıp karısıyla bir fincan kahve içerdi. Ardından banyo yapıp giyinir ve sekiz buçukta kahvaltıya otururdu. Saat dokuz oldu mu yazarın çalışma odasının kapısı kapanırdı ve bu andan itibaren ne ziyaretçiler, ne telefonlar ne de aile fertleri kabul edilirdi. Ayrıca bu süre zarfında çocukların da gürültü yapması yasaktı. Sabah çalışmasının ardından Mann öğle yemeğini yine çalışma odasında yerdi. Sonrasında saat dörde dek gazete, dergi ve kitap okuyan yazar okumaları sona erince bir saatlik gündüz uykusu için yatağına çekilirdi. Saat beşte çay içmek için ailesine katılan Thomas Mann çayın ardından mektuplarını, tanıtım  yazılarını ve makalelerini yazıyor ve sekiz civarı yenen akşam yemeğinin ardından da yürüyüşe çıkıyordu.

 

 

 

 

Ernest Hemingway

 

Ernest Hemingway tüm yetişkin yaşamı boyunca sabahın ilk ışıklarıyla uyandı. Önceki gece geç saatlere kadar içki içmiş olsa da bu durum değişmezdi, öyle ki yazarın oğlu Gregory babasının akşamdan kalmalığa karşı bağışıklık geliştirdiğini düşünür olmuştu. Hemingway ise 1958 yılında The Paris Review'a verdiği röportajda sabah saatlerinin onun için önemini şu şekilde açıklıyordu: "Bir kitap ya da öykü üzerinde çalışırken, mümkün olduğunca sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yazmaya başlarım. Sizi rahatsız edecek kimse yoktur, hava serin ya da soğuk olur; çalışmaya başlar ve yazdıkça ısınırsınız. Yazdıklarınızı okur ve yazmaya kaldığınız yerden devam edersiniz. Hâlâ enerjinizin kaldığı ve bundan sonra ne olacağını bildiğiniz bir noktaya gelince durur, ertesi gün yeniden işe koyuluncaya dek hayatınıza devam etmeye çabalarsınız."

 

 

 

 

 


 

 

 

Kaynak: Günlük Ritüeller, Mason Currey, Kolektif Kitap.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yaratıcılık üzerine sık sık yazan Oliver Sacks, The River of Consciousness adlı kitabında şöyle der: “Yaratıcılık yalnızca bilinçli bir idmanı değil, bilinçdışı bir hazırlanma sürecini de kapsar. Bu bir kuluçka dönemidir. Size ilham veren, sizi etkileyen unsurları özümsemek ve onları yeni bir nizam dahilinde sentezlemek için bilinçdışı mekanizmalar elzemdir.”

Klasikleri okumamak için sıralanan bahanelerden ilki hacimleriyle, "bitmek bilmeyen sayfalarıyla" ilgili olur genelde.

Siz de maaş günü soluğu kitapçıda alanlardan mısınız? Eğer öyleyse, kitapların gitgide daha da pahalılaştığını kolaylıkla fark etmişsinizdir. Üstelik, Türkçe kitaplar kadar İngilizce kitapları da takip etmeye çalıştığınızı düşünün... Her ne kadar kitaplara harcanan paranın hiçbir zaman boşa harcanmadığına inansam da, bazen, okuma bağımlılığıma yıllardır ne kadar para yatırdığımı merak ederim.

Bazı romanlarda, müziğin sayfalardan çıkıp odayı -yahut da bulunduğunuz mekanı- doldurduğunu hissedersiniz. "Söz uçar yazı kalır" belki ama, bazen de müzik kelimeler sayesinde sayfaların arasından uçar, üstelik zihinden kolayca silinmez.

 

Ahmet Uluçay’ın geçtiğimiz günlerde Küre Yayınları tarafından okurlarla buluşturulan güncesi, çocukluğun düş dünyasından yaşamı boyunca çıkmayan, çıkmayı reddeden bir hayalcinin yaşamından izler taşıyor. Uluçay’ın öyküsüne vâkıf olanlar anımsarlar; Kütahya’nın Tepecik köyünde doğar, küçük yaşta film çekme sevdasına tutulur.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.