Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Uzun İhsan Efendi!




Toplam oy: 105
İhsan Oktay Anar, Türk romancıları için yüzyıllardır yanı başımızda saklı duran hazineyi yeniden keşfetmiştir. Bilhassa Cumhuriyet döneminden sonraki yazarların unutmuş olduğu veya görmezden geldiği dünyanın üstündeki tozları üfleyerek meydana çıkan rengârenk taşları bir kuyumcu titizliğiyle parlatmıştır.

“İnsan, alemde hayal ettiği müddetçe yaşar.”


Bu mısraı ne vakit okusam, aklıma mısraın sahibi Yahya Kemal değil, İhsan Oktay Anar ismi gelir. 1960 yılında Yozgat’ta dünyaya gelen İhsan Oktay Anar, ortaöğretimini İzmir’de tamamlayıp Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne devam etmiş. Akabinde ise felsefeye olan tutkusu neticesinde aynı üniversitede akademisyen olarak çalışmaya başlamış. Böylesine mütevazı bir biyografi ile kendisini tanıtan Anar, 1995 yılında ilk romanı yayınlandığı günden bugüne kadar yalın bir hayatı yeğleyerek kendisini her türlü edebi tartışmadan, söyleşi, imza günü türünden okur buluşmalarından ve medyadan uzak tuttu. Hatta layık görüldüğü Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonra dahi mahcup bir ifadeyle birkaç kelime etmekle yetindi. Buna karşın yazdığı yedi roman, iltifatlara mazhar olarak yıllar boyunca geniş bir okur kitlesine ulaştı. Eserleri hakkında tezler, edebiyat mecralarınca kapsamlı soruşturma dosyaları üretilip, tartışıldı.


KOZMİK BİR ROMANCI


Anar’ı dünyaya tanıtan Puslu Kıtalar Atlası yayınlandığı günlerde entelektüel çevreleri üçe bölmüştü. İlk güruh, bu enteresan metni türü belirlenemeyen, dili ağdalı ve anlaşılmaz bulmuştu. İkinci gruptakiler, romanı övgülerle karşılamış, metnin dili ve muhayyilesini çağın ötesinde, büyülü bir âlem olarak tarif etmişlerdi. Üçüncü kesim ise çekimser kalmayı seçmişti; eserin muhtevası ve dahi dilini ilginç bulmakla yetinmişler ve yazar hakkında peşin hüküm vermekten kaçınarak bundan sonra yayınlanacak eserleri bekleme kararı almışlardı. Anar, o günden beri neşrettiği romanlarıyla çekimser kalanların çoğunu okuru yapmayı başardı ve Türk edebiyatında özgün bir yere oturdu. Bununla birlikte üslubu, dili ve hayalperestliğinin gücü ile bir ekol olarak çağdaşlarını ve yeni nesli etkiledi.


Anar’ı kozmik bir romancı sıfatına yaklaştıran şey, şüphesiz ki muhayyilesinin derinliği ve harcını kardığı âlemlere duyduğu inançtır. Anar, Türk romancıları için yüzyıllardır yanı başımızda saklı duran hazineyi yeniden keşfetmiştir. Bilhassa Cumhuriyet döneminden sonraki yazarların unutmuş olduğu veya görmezden geldiği dünyanın üstündeki tozları üfleyerek meydana çıkan rengârenk taşları bir kuyumcu titizliğiyle parlatmıştır. Sırtını, kaybolduğunu sandığımız geçmişimize yaslayarak bir orkestra şefi edasıyla bu tarihi dekor içinde ayağa kalkan ölüler senfonisini yöneten Anar, rüyaların vaazına da kulak kesilmeyi ihmal etmemiştir.


 


 


Anar’ın kullandığı Türkçe, daha evvel hiçbir yerde rastlamadığımız bir renktedir. Osmanlı Türkçesinin tamlama ve kelime kalıplarını kimi zaman bozup, kırarak ortaya ‘Anarca’ diye bir dil çıkarmıştır.


 


 


Divan şairlerinin de beslendikleri dini- tasavvufi kaynakları, Arap-Fars mitolojisinin cezbedici mazmunları, tarih dilimlerindeki sosyal hayatın imaj sistemi, Osmanlı’nın imparatorluk aklı içinde yer alan farklı inançların ardındaki kültürü, Yunan ve İslam felsefesinin düşünce kodları ve elbette birbirini doğuran rüyalar, onun romanları için vazgeçilmez unsurlardır. Tarihi olayların seyrini ve zamanını bükerek, o vakte ait meşhur isimleri postmodern bir kurgu içinde başka bedenlerde yeniden var etme fikrini ise itinayla işlemiştir.


Anar’ın yampiri evlerle, yılankavi sokaklarla, devlerle cücelerin kaynadığı yaldızlı dünyası; realiteden büsbütün kopuk, katı bir fantazyaya benzemez. Anar’ı büyülü gerçekçiliğe yakın bir noktada tanımlayabiliriz belki. Romanlarının en kuytu köşelerine ses etmeden yerleştirdiği musluklardan usulca akan sihirli sular, romanın her hücresine sızarak, olayların, kişilerin, dekorun ve zaman kesitlerinin zihnini bulandırır. Anar’ın anlatıcıları; ravileri, nakledicileri, uydurucuları şarap içerek değil, henüz üzüm yaratılmamışken sarhoş olan gülünç tiplerdir. Bu noktada tasavvufi neşve, namütenahi bir keder ve dipdiri mizah kol kola girerek kurmaca akslarının etrafını sarar ve okur romanın başından sonuna kadar mest edici bir şarkının içinde kalır.


ANARCA DİYE BİR DİL…


Anar’ın kullandığı Türkçe, daha evvel hiçbir yerde rastlamadığımız bir renktedir. Osmanlı Türkçesinin tamlama ve kelime kalıplarını kimi zaman bozup, kırarak ortaya ‘Anarca’ diye bir dil çıkarmıştır. Bu tarzın çokça tepki çektiğini de eklemek gerekir. Anar’ın masal dağlarından getirdiği yollar, hep orta noktaya yerleştirilen dipsiz denize doğru akar. Bu deniz hiç şüphesiz altı yüz yıl boyunca dünyanın çekim noktası olan Osmanlı İmparatorluğu ve başkent İstanbul’dur.

 

 

Onun İstanbul’u Roma’yı, Bizans’ı ve Osmanlı’yı aynı vücut içine sığdıran bir şehirdir. İstanbul, rüya denizinin üstünde süzülen üç başlı bir kartaldır. Bu bağlamda İstanbul odaklı sosyal hayatın dağdağası ve debdebesi hiç durmamacasına çoğu zaman karikatürize bir doku içinde kımıldayıp durur. Bu, baharat çarşısı kadar karışık olan dekorun içinde kendisini Efrasiyab sanan çocuklar, Mevleviler, cinler, periler, göğsü dövmeli denizciler, kendini yiyen yılanlar, ilkel makineler, dilenciler, Galata’nın cümbüşçüleri, dilberleri, tek gözlüler, kulaksızlar, sahte peygamberler, üçkağıtçılar, saflar, öfkeliler, dümbelekçiler, ilimkârlar, hocalar, yeniçeriler, Türkler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, İtalyanlar, rüyabazlar, karabasanlar cirit atar. Anar, dram ile komediyi aynı gövdede birleştirmiştir. Her romanında karşımıza çıkıp bize kahkaha attıran olaylar zinciri ince bir zekânın ürünüdür.


Anar, eserlerindeki her temayı özgün bir üslupla mumlayalar. Bilhassa felsefi küreler içine konuşlandırılmış inanç, korku ve gizem unsurları simetrik kurgularla birlikte metnin başından sonuna kadar iki uçta kıvırcıklaşıp, düzleşerek; inip çıkarak muayyen bir ahenkle ilerleyip yine çift frekansta birleşerek çarpıcı bir sona ulaşırlar. İşte o vakit metnin başındaki soru işaretlerinin sayısı azalacağına çoğalır. Uzun İhsan Efendi oyununu kurmuştur. Her şey bir rüyadır; esas olan cevaplar değil, sorulardır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

İnsanlık serüvenimizde ciddi kırılmaları tecrübe ettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Dijital devrim sadece alışkanlıklarımızı değil gerçekliği algılama ve yorumlama biçimimizi de temelden sarsıp deyim yerindeyse kararsızlaştırıyor. Bütün bu karmaşada hikâyeler de akacakları yeni yollar aramaktan geri durmuyor.

“Şairin hayatı şiire dâhildir” sözünü kullanan Cemal Süreya ise bunu poetik bir tespit olarak okuyup geçmek mümkün değil. Eserleri kadar hayatı da okuyucusunun her zaman ilgisini çekmiş, edebi kamunun konusu olmuş bir şairden söz ediyoruz.

Kulis

(Ahmet Edip Başaran) Şiirin Söz Hakkı

ŞahaneBirKitap

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

Editörden

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.