Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Yarım kalan kitaplarda nerede kalmıştık?




Toplam oy: 127
Ahmet Hamdi Tanpınar
Dergah Yayınları
Şubat ayında, yarım kitaplar konusunda heyecanlanmamıza sebep olan tek isim Michel Foucault değildi; gündemimizden aslında hiç düşmeyen bir başka isme, Ahmet Hamdi Tanpınar’a dair de önemli bir gelişme yaşandı.

M. Night Shyamalan'ın yazıp yönettiği Altıncı His filminin ilk gösterimleri sırasında, filmi izleyenlerin henüz izlemeyenlere yapabileceği en büyük gaddarlık, “Bruce Willis ölüymüş,” cümlesini yüksek sesle dile getirmeleriydi. (1999 tarihli bir film için artık bunu burada yazabiliriz sanırım!) Filmi, salona giriş-çıkışların aynı kapıdan yapılması gereken bir sinemada izleme şanssızlığını yaşayan ve o malum cümle kulağına bir şekilde çalınmış benim gibilere düşen avuntu ise, filmin nasıl sona erdiğini değil, sona nasıl gelindiğinin, konunun nasıl işlendiğinin zevkini çıkarmaya çalışmak olmuştu!

Benzer bir durum, özellikle merkezinde “katil kim?” (whodunit) sorusunun yer aldığı polisiyeler için de geçerli. Böylesi bir roman elinizdeyken, onu daha önce okumuş bir tanıdıkla o sıralar pek görüşmemek yerinde olacaktır. Ayrıca, romanın son sayfalarını karıştırmaya zorlayan ve çoğu zaman karşı konulamaz o dürtüye de yenik düşmemek gerekiyor elbette. Bu nedenle, kitapla ilgili inceleme yazıları yazanlar da “okuma keyfine halel getirmemek” için dikkatli yazmak durumunda kalırlar genellikle. Charles Dickens’ın Edwin Drood’un Gizemi adlı romanı içinse böylesi bir endişeye mahal yok... Evet, merkezinde bir cinayetin aydınlatılması olayı yer alıyor ama Dickens’ın 58 yaşında hiç beklenmedik bir anda felç geçirip hayatını kaybetmesiyle yarım kalmış bir roman Edwin Drood’un Gizemi ve bu özelliğiyle, polisiye tarihinde tek örnek olarak önümüzde duruyor. Ama genel olarak edebiyat tarihi içerisinde tek değil...

 


Özellikle takip edenler hatırlayacaktır; beşinci sayıdan itibaren SabitFikir sayfalarında bir süre “YarımKitaplar” köşesi yayımlanmıştı. F. Scott Fitzgerald’ın Son Düş’ü, Truman Capote’nin Kabul Edilmiş Dualar’ı, Yusuf Atılgan’ın Canistan’ı, Sevim Burak’ın Ford Mach I’i... Farklı sebeplerle bir şekilde yarım kalan kitaplarla ilgili hatırlatma niteliğinde olan bu yazılar/bu köşe, yıllık döngünün tamamlanmasıyla birlikte özellikle yarım bırakılmıştı! Yoksa Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Aydaki Kadın’ı, Robert Musil’in Niteliksiz Adam’ı, Oğuz Atay’ın Eylembilim’i, Bilge Karasu’nun Lağımlaranası ya da Beyoğlu’su ya da Tezer Özlü’den Kalanlar gibi kitaplar ve diğerleri nasıl unutulabilir...

Silindirle ezilerek imha edildi

 

Yarım kalan kitapların bizlere ulaşma öyküleri de, çoğu zaman, anlattıkları öyküden daha heyecan verici olabiliyor. Daha doğrusu kimi zaman ilginç, kimi zaman heyecanlı, kimi zaman üzücü... Ama bazen de, son örneğini Terry Pratchett’ta gördüğümüz gibi, bize ulaşmayabiliyor geride kalan “tamamlanamamış” eserler. Yazarlık yaşamı boyunca oldukça verimli olan Pratchett, yayımlanan birçok eserinin yanı sıra yayımlanmamış on roman taslağı bırakmıştı ardında, üç yıl önce aramızdan ayrıldığında. Ve bir de vasiyet... Pratchett, ölümünden sonra, yayımlanmayan eserlerinin imha edilmesi vasiyetinde bulunmuştu ve yazarın bu vasiyeti, 2017 sonunda yerine getirildi. Yazarın yayımlanmamış eserlerinin içinde bulunduğu harici disk, eski tip bir silindirle ezilerek imha edildi.


Mutlaka duymuşsunuzdur, Kafka da yakın arkadaşı Max Brod’a eserlerini yakarak yok etmesi için emanet etmişti; ama Max Brod, “Kafka kitaplarını yayınlayan kişi” olmayı seçti ve vasiyeti duymazdan geldi. Kafka’dan mahrum kalabilirdik! İşte benzer bir sözünü tutmama durumu, Michel Foucault özelinde de yaşandı yakın bir zaman önce. Şubat ortasında çeşitli yayınlarda okuduğumuz haberlere göre, Michel Foucault’nun yarım kalan çalışması, ölümünden 34 yıl sonra yayımlandı. Fransız filozofun aslında altı cilt olarak tasarladığı, ancak ilk üçünü tamamlayabildiği Cinselliğin Tarihi adlı eserinin dördüncü kitabı “Nefsin İtirafları” (Les aveux de la chair) 8 Şubat’ta Gallimard tarafından basıldı. Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi’nin ilk üç kitabını yayımladıktan sonra, 1984 yılında sonraki cildi tamamlayamadan hayatını kaybetmişti. Foucault, ölümünden sonra hiçbir eserinin yayımlanmamasını talep etmiş ve her şeyini hayat arkadaşı Daniel Defert’e bırakmıştı. Ancak, 2013’te “Nefsin İtirafları”nın el yazmalarının da içinde olduğu yazara ait arşivin Fransa Milli Kütüphanesi’ne satılmasından sonra, bu el yazmalarının daha geniş bir çevreye ulaştırılmasına karar verilmiş durumda; görüldüğü gibi...

Bir “arşiv metin”

 

Şubat ayında yarım kitaplar konusunda heyecanlanmamıza sebep olan tek isim Michel Foucault değildi; gündemimizden aslında hiç düşmeyen bir başka isme, Ahmet Hamdi Tanpınar’a dair de önemli bir gelişme yaşandı. Aslında 2017’den bugüne kalan bir haberdi bu; Tanpınar’ın daha önce gün ışığı görmemiş bir eseri, İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’ndeki belgeler arasında bulunmuştu. Tanpınar’dan kalan evraklar arasında ilk kez Prof. Dr. İbrahim Şahin’in rastladığı “Suad’ın Mektubu” başlıklı müsveddelerin bir kısmı, Türk Edebiyatı dergisinin iki sayısında yayımlanmıştı. İşte şimdi de bu keşif, Dergâh Yayınları tarafından kitaplaştırıldı ve Suat’ın Mektubu geçen ay içinde  yayımlandı.


Özel bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz rahatlıkla. Suat’ın Mektubu’nu, yalnızca Huzur romanıyla doğrudan ilişkili olması değil özel kılan... Söz konusu “mektubun” hem düzenlenmiş metin hem de orjinal metin ve tıpkıbasım şeklinde tek bir kitapta toplanmış olması, ona bir “arşiv metin” niteliği kazandırıyor hiç kuşkusuz. Üstelik kitabı hazırlayan Handan İnci’nin açıklayıcı bir giriş yazısının ve Tanpınar’ın Suat’ın Mektubu hakkındaki notlarının da yer aldığını ekleyelim. Her ne kadar yarım kalmış bir eser olsa da, eldeki kısmı bile heyecanlanmak için yeterli!

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yu Hua! Onu, bir romanının isminden mülhem modern Çin edebiyatının Kanını Satan Adam’ı olarak isimlendirebiliriz. Zira memleketinden uzaklarda, sürgün hayatı yaşayıp damarlarındaki hınzır hikâyeleri damıtarak yaşaması zor bir iş olsa gerek. Ne de olsa insanlar için kan neyse yazarlar için hayal odur.

 

Kadim zamanlardan beri “yalan” her din, her inanış ve her dünya görüşünce lanetlenmiştir. Tarihte yalanı hoş gören bir kavme denk gelmek mümkün değildir. Yine de insanın olduğu her yerde ve zamanda yalan “kullanılan” bir araçtır. Kimi zaman gerekmese bile yalan söyler insanlar. Yalanın yüzü insana daha sıcak, daha parlak görünür çoğu zaman.

 

Mad Max (2015), kıyamet-sonrası (post-apokaliptik) dünyanın kendi başına bir savaşçısı olan mücadeleci Max’ın muhtelif maceralarından oluşan macera-aksiyon türünde bir video oyunu. Kum altında kalmış havaalanlarından (Underdune), metro istasyonlarına; dağ, vadi diplerinden çok tuhaf yaylalara çeşit çeşit kamplarda efsane arabamız Magnum Opusla geziyoruz.

Çocukluğumun üç senesi Sivas’ın Gürün ilçesinin Çelikhan/Yazyurdu kasabasında geçti. Sekiz ile on yaşlarımdı bunlar. 1982-1985. Bunun öncesinde veya sonrasında köy, kasaba gibi yerlerde yaşamamıştım. Dolayısıyla hayatımın bu üç senesi, bana her zaman olağanüstü gelmiştir. İnanılmaz. Uzak. Yaşanmamış gibi. Ürkütücü. Masalımsı. Büyülü. Zorlu.

Dünya üzerindeki çok az lidere/politik figüre nasip olacak türde bir karizma ve 20. yüzyılı aşacak derinlikte devasa bir etki alanı. Malcolm X adını duyduğum her an içimdeki ateşin harlandığını hissediyorum. Heyecan verici bir kahraman Malcolm. Hakkında sürekli yeni bir şeyler yazılması ve isminin etrafında yanan ateşin hiç sönmemesi ne iyi.

Söyleşi

Selim İleri ile edebiyat ve hayat hakkında

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.