Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yetimlik, Güçsüzlük ve Hınç Hakkında




Toplam oy: 38
Yetim, yalnızca yetim bir çocuğun hayatından bir kesiti değil; dünyadaki duruşu, duyuşu yetim kalmış, incinmiş ve aşağılanmış, kenara itilmiş ve sevilmemişlerin ve bu sevgisizliğin hınca ve haklılığa dönüşümünün hikâyesini anlatıyor.

Yıllar önce Hatice Meryem’in İnsan Kısım Kısım Yer Damar Damar’ını okuduğumda bir hazineyle karşılaştığımın farkındaydım. Bu romanda “Sıradan Bir Eteğin Harikulade Geçmişi” başlıklı kısacık bir bölüm vardır. Bir eteğin satın alınışından toz bezine dönüşene değin geçirdiği sergüzeşti anlatır. Bir etek üzerinden, bir etekçik üzerinden alt sınıfları, alt sınıfların eşyayla ilişkisini, elti-gelin, gelin-kaynana ve dahi komşu kadın ilişkilerini açık eder. Tüm roman, esasında alt sınıfların dünyayla, gündelik hayat eşyalarıyla ve birbirleriyle kurdukları ilişkilerin, ilişki kurma biçimlerinin ortaya serildiği bir belgesel niteliğindedir. Türk evinde salona, vitrine, borcama yüklenen anlamları, alt gelirli sınıfın yaşamla başa çıkma becerilerini bize öğreten harika bir romandır bu.

 

O zamandan beri Hatice Meryem’in yazdıklarını yakından takip ettim. Meryem’in müthiş bir gözlem gücü var. Gündelik hayatın içine sıkışmış, üzeri örtülmüş, bir imayla belki bir bakışla geçiştirilmiş, söylemlerin ya da ideolojilerin arkasına gizlenmiş ne varsa onu bulup çıkarmayı, tozlarını alıp parlatmayı ve abartısız, kırıp dökmeyen bir dille ifade etmeyi çok iyi beceriyor. Bazı yazarlar öyledir, çok sıradan, alelade bir şeyi anlatıyor gibi yaparlar ama sizi sonsuza kadar değiştirmeyi başarırlar. Hatice Meryem de onlardan biri.

 

BİR RUH HALİ OLARAK YETİMLİK

 

İnsan Kısım Kısım’da alt gelirli sınıfların dünyayla başka çıkma biçimlerini özellikle de eşyayla ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden okumuştuk.

 

Sinek Kadar Kocam Olsun’da kadının kendiliğini ancak bir başkası- kocası- üzerinden kurabildiğini, varlığının ancak başka bir şeye bitişik olması halinde anlamlı olduğunu görmüştük.

 

Aklımdaki Yılan ise anneliğin girdiği hallerin farklı sosyo-ekonomik düzlemlerde nasıl tezahür ettiğini, gelenek ve modernlik ayrımında kimin ana kimin anne olduğunu bizlere sezdiriyordu.

 

Beyefendi ise ironisi, alayı ve eleştirisiyle erkekliğe bir methiye adı altında onu yeriyor ve mensur bir şiir olmasıyla okuru hızlı, ritmik ve keyifli bir yolculuğa çıkarıyordu.

 

Bu yolculuğun şimdiki durağında ise Meryem’in yeni romanı Yetim ile karşı karşıyayız. Bu roman yalnız yetim bir çocuğun hayatından bir kesiti değil; dünyadaki duruşu, duyuşu yetim kalmış, incinmiş ve aşağılanmış, kenara itilmiş ve sevilmemişlerin ve bu sevgisizliğin hınca ve haklılığa dönüşümünün hikâyesini anlatıyor.

 

Hatice Meryem için yetimlik yalnız bir babasızlık ya da ebeveynsizlik halinin adı değil. Daha geniş bir perspektifle, sevilmemiş, korunmamış, kendini olduğu yere ait hissedememiş, ezilmiş ve örselenmişlik hallerini de kapsayan bir kavram yetimlik. Romanın akışında da bunu görebiliyoruz zaten.

 

Kısaca bahsedelim, hikaye zaten tanıdık gelecektir: Ailesi tarafından onaylanmayan bir evlilik yapan kadın, şarapçı koca, oradan oraya sürüklenen, hiçbir yere sığdırılamayıp sonunda yatılı okula yollanan bir kız çocuğu. Zengin çocuklarının gittiği bu yatılı okulda kendini ezik hissetmesin diye en pahalı kıyafetlerin, en iyi çikolataların alınmasına rağmen asla onlardan olamayan kız çocuğu. Hafta sonları annesiyle annesinin akrabalarında kalan, gittiği bu varoş evlerinde de garipsenen, hiçbir yere sığdırılamayan bir kız çocuğu. Annenin resimden ayrılmasıyla emanet bir eşya gibi babaanneye bırakılan bir kız çocuğu. Romanda bu kızın yatılı okulda hayatta kalma mücadelesi ile babaanne yanındaki fakir mahalle günlerinde var olma mücadelesini okuyoruz. Okuduğumuz bir hikaye değil, bir psikanaliz esasında: yetimliğin psikanalizi.

 

HAYATLA BAŞA ÇIKMA METODU OLARAK HAKLILIK

 

Hatice Meryem’in bu kız çocuğu üzerinden çizdiği portre hem biz Türk toplumu için tanıdık hem de evrenselleştirebileceğimiz bir insanlık halinin karşılığını veriyor. Sevilmeye, sarılmaya, güvende hissetmeye ihtiyaç duymaktan güçsüz düşen, gardı inen, yaşıtlarının zulmüne, ailesinin ilgisizliğine maruz kalmış bir çocukla karşı karşıyayız. Sevilmemekten kaynaklanan bu güçsüzlükle mücadele etmek için kendince yollar aramaya başlıyor kızımız. Derslerinde en iyi olmayı, elbisesini temiz, tırnaklarını kısa tutmayı, asla yaramazlık yapmayıp uslu durmayı yani kurallara en iyi şekilde uymakla kendine bir meşruiyet alanı, haklı olduğu bu nedenle de kendini güçlü hissettiği bir dünya kuruyor kendine. Sevgisiz bu disiplinden bir haklılık alanı inşa ediyor. Kızımız şimdi hep haklı, hep güçlü ama bu haklılık onun sevilip olduğu yere dahil edilmesine, içinde bulunduğu ortam tarafından kabul edilmesine yaramıyor. Bilakis, babaannesinin yaşadığı mahalledeki ‘fakir’ çocuklar arasında daha da sevilmeyen birine dönüşmesine neden oluyor.

 

Hatice Meryem kız çocuğunun bu yetimlik halinden nasıl bir disiplin devşirdiğini, hayatla başa çıkmak için merhamete değil rasyonaliteye yaslanmasını, sevgisizliğin nasıl olup da hınca dönüştüğünü kızın yatılı okul arkadaşları, fakir mahallesinde yaşadıkları ve özellikle de babaannesi üzerinden okura anlatıyor.

 

 

Metindeki tüm unsurlar ve olay akışı ustalıkla kotarıldığından, masum bir çocuğun bir hınç makinesine dönüşümünü adım adım görebiliyoruz. Aynı zamanda, yetişkinlerin perspektifinden sevgi ve ilgi alameti olarak gösterilen tavır ve davranışların nasıl olup da o kız çocuğunun hıncını ve öfkesini beslediğini de. Bu bakımdan metin farklı sesleri ve perspektifleri de bize duyurm ayı başarıyor. Meryem’in başarılarından biri de, az sözle, gündelik dilin sınırları içinde, sıradan bir anlatımla da olsa farklı sesleri, bakışları ve duyuşları anlatmakta usta olması. Ufak bir sahneyle dramatik bir an kurulabiliyor, bir cümleyle bir travmanın örtüsü kaldırılabiliyor. Bu da Meryem’in gözlemci gözünün başarısı olmalı.

 

Yine de bizi kör kuyularda merdivensiz bırakmıyor Hatice Meryem, o çocuğu sağaltacak, yetimlik halini üzerinden alacak bir çözüm de öneriyor. Ebeveynlerin el birliği edip çocuklara farklarında olsunlar ya da olmasınlar zulüm etmemeleri için çocuğun ağzından bir kompozisyon yazıyor. Sade ama çarpıcı bir metin. Kötülüğün iyiliğe galebe çalmaması için o metni hepimiz okumalıyız sanıyorum.

 

 

YETİM
Hatice Meryem

İLETİŞİM YAYINLARI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yıl 1662. 29 Eylül, Pazartesi günü, İngiliz günlük yazarı Samuel Pepys Londra’da Shakespeare’in A Midsummer Night’s Dream’ini seyretmeye gidiyor ve tiyatrodan seyrettiklerinden zerre etkilenmemiş olarak çıkıyor. Günlüğüne bakılırsa: “... A Midsummer’s Night’s Dream performansından çıktık, daha önce izlememiştim, bir daha da izleyecek değilim çünkü hayatımda gördüğüm en saçma sapan oyundu bu.

Sherwood Anderson özellikle kendisinden sonra gelen Ernest Hemingway, William Faulkner, John Steinbeck, Scott Fitzgerald gibi yazarları derin bir şekilde etkilemesine rağmen her nasılsa takipçileri kadar öne çıkan, çok bilinen bir yazar olmadı. Anderson, daha çok “yazarların yazarı” olarak bilindi ve Amerikan öykücüleri için önemli bir yol açıcı görevi gördü.

Tarihi roman sevenlere gün doğdu. Mısır piramitlerinin sırlarına doymuş, Roma lejyonlarının geçit alaylarından yeterince keyif almış, ortaçağın karanlık atmosferiyle birlikte Kilise’ye, cüzzama ve saltanat oyunlarına kandıysanız, bir de gözlerinizi Amerika’ya, devrim öncesine çevirmenin tam zamanı olabilir.

 

Yırtık, rengi atmış bir örme yün takke yaşlı bir köylünün kafasında nasıl durursa evimizin yıkık, yana kaykılmış kiremit çatısı da öyle. Ailemizin, hikâyemizin üstünde. Uzaktan bakardım evimize bazen. O yamuk acımıza. Ahşap ve kiremit çatısı eğilmiş. Bütün yoksulluğun küçük, utangaç bir açıklaması elbette bu. Kilometrelerce yamaç. Okula bu yamaçlardan uçarak iniyorum sabahları.

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.