Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

“Sistem”in girdabında



Toplam oy: 23
Mehmet Açar
Doğan Kitap
Politikanın, bilimkurgunun, distopyanın ve gerçeğin harmanlandığı bir romanla karşı karşıyayız.

Mehmet Açar Kayıp Hasta’da, 21. yüzyılda “Sistem” isimli yapay zeka tarafından yönetilen bir ülkenin bir hastanesinde çantasını kaybeden, kimliğinden yoksun, geçmişiyle baş başa kalan, dosyalar ve makineler arasında sıkışan Ali Z. ile buluşturuyor okuru. Klasik müziğin yankılandığı mekanın, bir devlet hastanesiyle alakası yok; söz konusu duruma, Ali Z.’nin oraya nasıl geldiğini, çantasını ve kimliğini nerede kaybettiğini bilmeyişinden doğan bulanıklık eşlik ediyor. Aslında bu kimliksizlik ve tekinsizlik halinin, “Akıllı Hastane” ve ona kumanda eden “Sistem”in yazar tarafından birer metafor olarak kullanıldığını, Ali Z. ve diğer hastalardan bu labirente benzeyen can sıkıcı bürokratik düzene itaatin beklendiğini fark ediyoruz. Bürokrasi, tamamen akıllı tasarımla veya yapay zekayla işletildiğinden, bildiğimiz türden insani iletişim de sekteye uğruyor. Okur, “geleceğin tıbbının şekillendiği”nin ve “hastalığın nedeninin de, tedavisinin de orada olduğu”nun iddia edildiği bir hastanede dolanıyor kısacası. Ali Z.’nin maruz kaldığı “Sistem,” bilgiyi her şeyin üstünde tutarak kişinin geçmişi, bugünü ve geleceği arasında bağlantı kuruyor.

 

Ali Z.’nin içinde gezindiği, anlayıp anlamlandırmaya uğraştığı olaylar silsilesi, hastanenin hakikati öğrenmeye çalışan kimliğinden kaynaklanıyor; sadece hastalık değil elbette, tüm kişisel veriler bağlamındaki bir hakikat bu: “Hakikate asıl ihtiyacı olan devlet; hastane, bu hakikat arayışının bir parçası.” Bu ifade, Açar’ın romanını distopik yaptığı gibi gerçekçi de kılıyor. Çünkü yapay zekanın insana olası etkilerini gösterirken devletin birey üzerindeki kuşatıcılığına bir örnek vererek “Sistem”den çıkışı zorlayan Ali Z.’nin kulağına oradan kurtulmanın pek mümkün olmadığını fısıldıyor.

 

 

 

Açar’ın, yaşananları gerçeklik ve tuhaf bir rüya şeklinde kurguladığını da söyleyebiliriz; olan ile hayale çalan arasında geçişler mevcut: Ali Z.’nin zihnine tebelleş olan geçmiş ve şimdi, hapishaneyi andıran mekanın sessizce anlattıkları, gerçek ile rüya arasındaki sınır çizgisi... Hasta olduğuna inanılan toplumu iyileştirme ideali de benzer bir çizgiyi temsil ediyor. Sınırın aşıldığı nokta ise, “Sistem”in bilgi birikimiyle, yani arşiviyle herkesi ve her şeyi yönetmesi. Yapay zekanın hâkim olduğu kurumun “akıl dışı”na teslim edilmesi ise az önce bahsi geçen sınırın enikonu silikleşmesi demek. Bacon’ın, “Bilgi güçtür,” cümlesini doğrularcasına bütün kuvvetini arşivlenen verilerden alan “Sistem,” herkesin iplerini elinde tutuyor.



Tüm bu yönleri dikkate aldığımızda politikanın, bilimkurgunun, distopyanın ve gerçeğin harmanlandığı bir romanla karşı karşıyayız. Başını Ali Z.’nin çektiği “Sistem”in dışına çıkmaya çabalayanlar ile onun içinde kalanlar arasındaki gerilim, roman boyunca okurun ensesindeki tedirgin edici nefese dönüşüyor. Yeniden yaratılan hatıralara eklenen korku ve rüyalar ile su yüzüne çıkan kuşatılmışlık hali de cabası. Açar, hepimizin bir biçimde bulaştırıldığı bu mekanizmayı; zihninde, rüyalarında ve “Sistem”de sıkışıp kalan kahramanı aracılığıyla romanlaştırıyor.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Akif Kaynar

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Öyle bir kent ki haritada bulunmuyor, halkının nabzı dakikada elliden az atıyor, yüz yıldır kimse birbiriyle tartışmıyor, tutanak tutulmuyor, yumruk ya da tokat atılmıyor. Bu kentte sanat da, iş de, hiç ama hiçbir şey coşku yaratmıyor. Ne sanayisi ne de ticareti var ama onlarsız da mükemmelen geçinip gidiyor. Arpa şekeri ve çırpılmış krema tüketiliyor ama ihraç edilmiyor.

Paul Auster’ın 4321 romanında, Archie Ferguson adında sıradan bir insanın biyografisini okuyoruz; roman o kadar kapsamlı ki, dört farklı olasılıkta Archie’nin hayatını öğreniyoruz.

Sevindirici bir gelişme, grafik romanın itibarlı isimlerinden Seth, önemli bir çalışmasıyla, ilk kez Türkçede çünkü. Seth, bizde hiç tanınmadığı için, kısaca özgeçmişinden söz edelim. Asıl adıyla Gregory Gallant, 1962’de Kanada’da doğuyor.

Yazan kişinin dünyanın bin türlü konusu içinde hep aynı konulara çekiliyor olması bana bir kusur gibi gelmiyor. Bilakis üzerinde düşünülen ve yazılan meseleler, bir yazarın külliyatında kendi içinde bir süreklilik gösterdiğinde, ben kendimi bir okur olarak daha iyi bile hissediyorum. Çünkü, diyorum, yazar dünyadaki derdini bulmuş, yani kuyusunu...

Söyleşi

Emre Yavuz ve Sinan Ural ile söyleşi:


“İşin sırrı çizgi romanda ya da figürde değil, biriktirme tutkusunda.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.