Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Bir varmış bir yokmuş: İlk kitabın çabası



Toplam oy: 180
Kaya Tanış
Edebi Şeyler
Kurdeşen, taşraya özgü havayı tamamen taşranın koordinatlarıyla anlatmaya çalışan, kentli bakış açısını işin içine katmamak için çaba gösterdiği anlaşılan bir yazarın ürünü.

Britanyalı yazar Kazuo Ishiguro, Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasının ardından yaptığı konuşmada edebiyata dair evrensel fikirlerini birkaç cümlede, peş peşe sıralamıştı. Şimdiye kadar “büyük yazarlar”ın yaptığı gibi, edebiyatın geleceği için kimsenin itiraz etmeye yeltenmeyeceği ve söz söyleyemeyeceği Dostoyevski, Borges, Camus gibi yazarlara sığınmadı. Söyleşilerde duymaya çok alışmışızdır en sevdiği ve aşılamayacak yazarın 150 sene önce eser vermiş bir yazar olduğunu gururla dile getiren yazarları, yazarlarımızı! Böyle bir “garanticiliğe” göz dahi kırpmayan Ishiguro, genç yazarların edebiyata yön vereceğini, vermesi gerektiğini söyledi ve onlardan apaçık biçimde “yazma tavsiyesi” duymak istediğini söyledi: “Genç neslin bize ilham verip yol göstermesi gerekiyor. Gelecek nesil hikaye anlatmanın yeni, zaman zaman da şaşırtıcı yollarıyla karşımıza çıkacak. Onlara karşı açık fikirli olmalıyız.”


Türkiye’de de son yıllarda genç yazarların giderek artan bir ağırlığı söz konusu. Özellikle 2010’lu yılların genç yazarların çoğaldığı, her yerden ilk kitapların “fışkırdığı” bir dönem olduğunu ve bu dönemin hâlâ –yoğunluğunu artırarak– sürdüğünü hepimiz görüyoruz. Özellikle İletişim ve İthaki Yayınları genç yazarlara ve ilk kitapların üzerine epey eğilmiş halde görünüyor; “butik” diye andığımız yayınevleri de bu yöndeki çabayı “sessiz ve derinden” sürdürüyor.
   

Üst üste binen anlamlar


Genç bir yazar olan Kaya Tanış’ın yeni yayımlanan ilk kitabı Kurdeşen de, sonuç olarak 2010’lu yılların ürünü. Kitap boyunca adını dahi bilmediğimiz küçük bir çocuğun köy hayatında taşranın gerçekliği ile başa çıkma çabasını, o gerçekliğe alışma ve karşı çıkma mücadelesini okuyoruz. Sürükleyici ya da aşırılığıyla Hollywoodvari olduğu izlenimi yaratan olayların hiçbirine yer vermeyen Kurdeşen, taşraya özgü havayı tamamen taşranın koordinatlarıyla anlatmaya çalışan, kentli bakış açısını işin içine katmamak için çaba gösterdiği anlaşılan bir yazarın ürünü.


Akla Hasan Ali Toptaş geliyor. Tanış’ın da kitap genelinde Toptaş’ın ustaca kullandığı “büyülü” dile ister istemez öykündüğü ve bir şekilde göz kırptığı hemen anlaşılıyor. Doğum, ölüm ve düğün gibi köy hayatının, oradaki topluluk örgütlenmesinin sürdürülmesi için gerekli olan, tüm köy halkının mutlaka katıldığı etkinlikler Kurdeşen’in hikayesinin temelini oluştururken, kırılma niteliği taşıyan bu olaylar sözlü anlatıya özgü bir biçimde okura aktarılıyor: Mitolojik, alegorik köy anlatıları, geleneksel ve alışılageldik köy hikayeleri, kolektif inanca dayalı mitler ve tabirler…


Bir çocuğun sözlü kültüre dayalı bütün bu tabirleri anlayıp idrak etmesinin nihai imkansızlığı içerisinde bıçak, ağaç ve kaz gibi tekrarlayan metaforlara yönelen Tanış, üst üste binen ve Kurdeşen’in geneline dengeli değil, farklı yoğunluklarla dağılmış anlamlarla okuru baş başa bırakıyor. Kitabın açılış cümlesi olan, “Oğlum doğduğu zaman biz şehre taşınmamıştık; annem henüz kardeşime hamile değildi, babam ölmemişti ve ben daha çocuktum”u sürekli değişen ve tekrar eden biçimlerde görüyoruz: “Bir varmış, bir yokmuş” der gibi.

Masal, okurla ilişki kurabilir mi?


Gelgelelim gündelik gerçekliğin dışına taşan bir dile sahip Kurdeşen. Her ne kadar masalı andıran bir hikaye dinlesek de –ki öyküye bir gömlek büyük gelen, romana da iki gömlek küçük kalan bir kitap olduğunun altını çizmek gerek– masala özgü temel noktaları hissetmek güç. “Yetişkinler için masal” mı? Pek sanmıyorum. Kuşkusuz hiçbir edebiyat yapıtı “okunabilir” olmak zorunda değil ama okurla bir şekilde ilişki kurmak zorunda. Hele ki ancak ilişki yoluyla var olan sözlü geleneğe sırtını yasladığını iddia ediyorsa.


Kitaptaki anlatının bütünlüğünü görebileceğimiz tek nokta ise sadece yokluğuyla varlığını, hatta varlığından fazlasını hissedebileceğimiz “baba.” Baba-oğul ilişkilerine dair yoğun göndermelerin yer aldığı Kurdeşen’de –ölü ya da diri haliyle– baba, daima geçmiş ve gelecek kiplerde vücut bulabiliyor: “Annem beni hiçbir zaman affetmedi. Ben de babamı.” Kardeş katli, babayla kurulması imkansız ilişki gibi kitabın derdini yansıtan temaların yanı sıra “erklenme” gibi fallik noktaların da estetik bir minimalizmle harmanlandığının altını çizmek gerek: “Korkuyordum. Zincir, bıçak, dal, ağaç… Korkmuyordum.”


Kaya Tanış, bir söyleşisinde derdinin “başka bir anlatı oluşturmak” olduğunu söylemiş. Kurdeşen bunun için yerinde bir çaba ama aynı zamanda üzerine gidilmesi gereken bir çaba.

 

 

 

 


 

 

 

 

Görsel: Ömer Ozan Erdoğan (kitaptan)

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.