Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Bir yanıyla bilimkurgu, diğer yanıyla fantastik


Şahane
Toplam oy: 301
Algan Sezgintüredi
April Yayıncılık
Düş ile gerçeğin, uzay ile zamanın, geçmiş ile geleceğin iç içe geçtiği ilginç bir roman.

Polisiye kitaplarıyla bilinen Algan Sezgintüredi, bu kez absürt bir romanla okurların karşısına çıkmış. Tür olarak da polisiyenin dışında bir alan seçmiş. Süperben romanının tam olarak hangi türde olduğunu kestirmek zor aslında, okuduktan sonra bile bu konuda insan emin olamıyor.


Algan Sezgintüredi de gerek tür gerekse üslup konusunun üzerinde çok fazla durmadığını, bunlara çok fazla takılmadan asıl anlatmak istediğinin çok başka şeyler olduğunu, nasıl yazdığıyla değil de ne yazdığıyla ilgilenilmesi gerektiğini vurgularcasına, romanın daha ilk sayfasında şöyle yazmış: “İlla müthiş, edebi, vurucu bir başlangıç yapmak gerekmiyormuş. Yapabiliyorsam iyiymiş tabii ama yapamıyorsam zorlamama gerek yokmuş. Kurguya, üsluba hiç takmamalıymışım.”


Süperben’in ilginç bir konusu var. Sadece hayal gücünü değil, her şeyi zorlayan bir konu seçmiş yazar. Emekli olduktan sonra, eşiyle beraber Ege’de küçük bir kasabaya yerleşir Cengiz. Günün çoğunu temiz hava eşliğinde vücut ağrılarını dinleyerek geçirir. Ununu elemiş elekle işi kalmayan bir yurttaştır. Emekliliğin ilk yılları olduğundan henüz araba sileceklerine bulaşmamış, pencereye konan kuşları nizama çekmemiştir. Şimdilik alışma evresindedir. Cengiz’in bu küçük kasabada yakın olduğu tek kişi, İshak Asımoğlu’dur. Küçük bir kahvehane işleten İshak Bey, Cengiz’in kendi seviyesinde gördüğü nadir kişilerdendir. İshak Bey bir akşam Cengiz’i arayarak, dostlarıyla beraber rakı içmeye çağırır. Beklemediği bir davettir Cengiz için, ama yine de gider. Masa kurulur ve sohbet başlar, zaten romanın en önemli kısmı bu uzun bölümde geçer. Masada, Cengiz’in tanımadığı iki kişi daha vardır; bunlar Hacı Veysel ile Nur Abla’dır. İshak Bey dahil bu üç kişi Cengiz’e çok tanıdık gelir. İlerleyen saatlerde nihayet bu üç kişinin kimler olduğunu hatırlar: İshak Asımoğlu, Hacı Veysel, Nur Sultan Leğenci... Bu üç kişinin kimler olduğu, en çok da okurlar için sürpriz olacaktır.


Bu gizemli üç kişinin kimler olduğu ortaya çıktıktan sonra sohbetin seyri bir anda değişir; ve böylece gece boyunca bilimden felsefeye, uzaydan zamana, fizikten siyasete geniş bir konu ağını içeren çok katmanlı bir sohbet başlar. Cengiz’in kafasında ise yığınla soru vardır ve bunları, hayranı olduğu bu üç kişiye sormak ister. Cengiz’in kafasındaki sorular, yapacak hiçbir şeyi olmayıp, günün büyük bölümünü internette uzay belgeselleri izleyerek kafayı kırmış birinin merak ettiği türdendir. Hazır böyle “önemli” üç kişiyi yakalamışken, merak ettiği her şeyi sormak ister. Ama aldığı yanıtlar sınırlıdır. Aynı zamanda dünya dışı varlıklar da olan İshak Bey, Hacı Veysel ve Nur Abla, Cengiz’in kafasındaki soruların da yanıtını bilmektedirler. Ama her ne hikmetse susmayı tercih ederler. Cengiz ise Büyük Filtre teorisinden Karaşef Ölçeği’ne, Büyük Sessizlik’ten Kara Delik’lere, Dyson Küreleri’nden Wow Sinyali’ne kadar deli sorularla kuşatılmış durumdadır.


Gecenin sonunda iyice sarhoş olan Cengiz, uyandığında kendini yatakta bulur, tüm bunların rüya olmasını umar ama gerçek onun beklediği gibi değildir. Durumu kavradığında, çok büyük bir görevle karşı karşıya olduğunu anlar; dünyayı olmasa da yaşadığı kasabayı kurtarması gerekmektedir. Böylece üç dostunun yardımıyla bu büyük görevin altına girer...


Algan Sezgintüredi, Süperben’de, gerek sorduğu sorularla gerekse ele aldığı konularla 21. yüzyıl insanının boğuştuğu sorunları dile getiriyor. Bir yanıyla bilimkurgu, diğer yanıyla fantastik bir zemini olan kitabın Hollywoodvari bir sonu var. Her ne kadar konusu absürt olsa da, sıkışmış ve nefes almakta zorlanan günümüz dünyasının sahip olduğu derin endişeyi merkeze taşıyor. Düş ile gerçeğin, uzay ile zamanın, geçmiş ile geleceğin iç içe geçtiği ilginç bir roman.

 

 

 


 

 

 

Görsel: (kitaptan)

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Söyleşi

UNESCO Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi'ne alınan Dede Korkut Hikâyeleri hem Türkler hem dünya kültür tarihi için niçin bu kadar önemli?

 

ŞahaneBirKitap

Svetlana Aleksiyeviç, "yepyeni bir edebi tür" olarak tanımlanan, uzun bireysel monologları farklı seslerin duyulduğu bir kolaja dönüştüren özgün dokümanter tarzıyla 2015 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştü.

Editörden

Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız âlemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize.