Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Bitmeyen bir kış



Toplam oy: 15
Aki Ollikainen // Çev. Ailin Gümüş
Tekin Yayınevi
“Açlık, halkın en zayıf fertlerini, bahçıvanın elma ağacının dayanıksız dallarını budaması gibi eliyor.”

Yabancısı olduğumuz yazarların kitapları Türkçeye çevriliyor peyderpey. Orijinali 2014’te yayımlanan ve 2016’da Finlandiya Edebiyat Ödülü’nü kazanan Beyaz Açlık, tam da Fin destanı Kalevala’nın tam çevirisinin (Everest Yayınları) raflara çıktığı günlerde yayımlandı.


İskandinav edebiyatının bir anlamda “kapalı kutusu” olan Finlandiya’nın, Kıta Avrupası’nda olmasa bile kendi coğrafyasında tanınan yazarı Ollikainen, Beyaz Açlık’ta ülkenin hem derdi hem de devası diye nitelenen kışın, sert yüzünü, 1800’lerin ikinci yarısında nasıl gösterdiğini ve insanları nasıl yersiz yurtsuz bırakıp birbirine düşürdüğünü anlatıyor.


Ollikainen, bir kısırdöngü ile ilerliyor romanda: Dondurucu soğuğun doğurduğu sefaletin insanları daha da üşütmesi… Satrançta feda edilen piyonlar misali, geride kimin bırakılabileceğinin düşünülmesi de zihinleri kurcalayan başka bir şey. Tabii bu son, hatta mümkün olduğunca akla getirilmek istenmeyen bir ihtimal.


1800’lerin ikinci yarısında soğuk ve sefaletin yarattığı açlıktan kırılan Finlandiya tasvirini şu cümleyle biraz daha güçlendirmiş yazar: “Açlık, halkın en zayıf fertlerini, bahçıvanın elma ağacının dayanıksız dallarını budaması gibi eliyor.”


1867’de, hem soğuktan hem de sefaletten kaçıp St. Petersburg’a gitmek üzere yola çıkan binlerce insandan biri de, iki çocuk sahibi Marja. İkileme düşen ve ülkesinde kalamayan Marja ile çocukları, büyük bir risk alarak yola koyuluyor. Pek çok insan için “ölüm göçü” anlamına gelen bu gidiş, kar esaretinin yanı sıra hayatın acımasız gerçeklerini de karşılarına çıkarmaya gebe.


Marja ile diğer insanların umudu, uzaktaki Petersburg’da Finlandiya’dakinden daha fazla ekmek bulmak. Bu nedenle Rusya, yoldakilere bambaşka bir dünya gibi görünüyor. Yaşananları “Tanrı’nın inayetine bağlayanlar” ile Tanrı’ya inanmayanlar da aynı yolda. Amansız kış şartları ve açlık, inançları ve rastlantıya bel bağlayışları sorgulatacak cinsten. Tüm bu koşullarda, herkes çok fazla bir şey düşünmeden ilerlemek zorunda.

 

Sonsuz ve renksiz bir karanlık

 

İnsanların birbirini yediğine dair rivayetlerin ortalıkta dolandığı yolculukta, hırsızlara gereken ceza verilirken, zaman zaman açlık ve hastalıktan başka şeyler konuşulabileceğine ilişkin bir umut da doğuyor.


Ollikainen’in yolculuk ve göç anlatımı aslına uygun biçimde gerginliğin, iftiraların, şüphelerin ve bozuk ruh halinin hâkim olduğu bir minvalde seyrediyor. Marja’nın odak noktası olduğu romanda, kasvetli kahkahalar ve bir anda bastıran melankoliyle karşılaşıyor okur. Yoldakiler, bir toplu mezarda olduğunu düşünüyor çoğunlukla.


Toprak sahipleri ve soylular ile açlık ve soğuktan kaçanların burun buruna gelmesi ise romanın en ironik taraflarından. Kısacası, delirmeyen çok az insanın kaldığı bir ortam bu: Her şey Marja’nın bir gece gördüğü rüyaya; “sonsuz ve renksiz bir karanlığa” benziyor. Fakat tek bir şeyin; ölümün rengi var, o da beyaz.


Koro halinde uluyan köpekler, Marja’nın karşı karşıya kaldığı suçlama ve geride bırakılanların hayaletleri, ölüm beyazlığını keskinleştiriyor. İnsanlar umutsuzca yollarda ama bu, aynı zamanda onların olanağı. Ollikainen’in romanda gündeme getirdiği en önemli paradokslardan biri bu. Bir diğeri ise özgürlük-tutsaklık bağlamında: “Özgürlüğe ne kadar yaklaşırsak gitgide artan bir telaşla ulaşabileceğimiz bütün zincirlere dokunmaya çalışıyoruz. Kendi özel mecburiyetlerimiz bizi yargıların peşinden koşturuyor. Zincirlerin uzunluğu serbestliğimizin sınırlarını ortaya koyuyor, sadece kaderimizden tatmin olarak o zincirlerden bağımsız yaşayabiliriz. Zincirlerin en ağırı, kendi arzularımız. Ancak arzularımızı yok edersek kurtulma çabamızdan vazgeçebiliriz.”

 

Ollikainen’in, Beyaz Açlık’ta birey ve toplum eleştirisine giriştiği aşikar. Kar, sefalet, göç ve yolda karşılaşılanlar, bireysel tercihleri belirliyor. Tüm bunlar, kişisel seçimlerin topluma nasıl yansıdığını gösteren birer öğe olarak da kullanılmış yazar tarafından. Böylece 1800’lerin ikinci yarısını konu almasına rağmen, her dönem geçerli olabilecek belirlemelerle örülü bir kitap çıkmış ortaya.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Servet Kesmen

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hasta ve geri döndürülemez biçimde sakatlanmış çocuklarla dolu bir hastanenin koridorlarında dolaşırken, Scott Stambach’in beni oraya nasıl sürüklediğini merak etmekten kendimi alamadım. Belki özel ihtiyaçları olan çocuklara öğretmenlik yapması, belki de Çernobil gibi bizi de çok yakından etkileyen bir konu seçmesi bu etkiyi yaratıyordu.

Üç Yaşam’ın orijinali yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1910’da, Chicago Record-Herald gazetesinde kitap hakkında şöyle bir yazı yer almış; "Stein, hayata dair parçaları değil, hayatı olduğu gibi ortaya koyuyor.’’ Kimilerine göre modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Üç Yaşam, başta Hemingway olmak üzere birçok yazarı etkilemiş, ilham kaynağı olmuş.

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.