Milliyet Sanat Dergisi ve Milliyet Kitap Eki’nin yayın yönetmenliğini sürdüren Filiz Aygündüz’ün lk romanı “Kaç Zil Kaldı Örtmenim?” Kürt meselesinin, daha doğrusu Kürtçe tartışmalarının yoğunlaştığı bir sırada yayımlandı. Biraz da bu nedenle, romana köşe yazılarında değinildi, edebi değerinden ziyade anlattığı olaylar öne çıkarıldı. Romanlara ve filmlere böylesi anlamlar yüklenmesine, hatta gerçekliğe dolaysızca tercüme edilmesine alışık olduğumuzdan şaşırmadık. Ancak böylesi bir yaklaşım edebiyat kariyerinin başlangıcındaki bir yazara katkı sağlamaz. Önemli olan bir romanın neleri söylediği değil nasıl söylediğidir; edebi bir üründe dile getirilenleri etkili ve kalıcı kılan da budur.
Bir zamanlar Silvan’da
Anlatıcı, genç bir öğretmen adayı. İstanbul’da küçük burjuva bir ailenin çocuğu olarak ihtimamla büyütülmüş, gittiği üniversitenin fizik bölümünü bitirmiş. 23 yaşında. Hayatını kazanmak amacıyla öğretmenlik başvurusu yapmış ve tayini Diyarbakır’a çıkmış. Yeterince umut kırıcı değil mi?. Ne yazık ki kadersizliği bu kadarla kalmayacak, merkezde öğretmen açığı bulunmadığı için “şansına” Silvan'a gitmek düşecektir.
Bugün bile Istanbullu genç bir kız için yaşaması zor; hele ki 1990’lı yılların Silvan’ında… Hayata ayak uydurmakta, kendini kabul ettirmekte, öğretmenlik yapmakta başlangıçta zorlanır. Önce hiç bilmediği bir dille çevrilmiştir genç öğretmen, sonra İstanbul’dayken tahayyül bile etmediği kesif bir yoksullukla… Üstelik hem savaş halinin sürdüğü korkunun egemenliğindeki bir coğrafyada, hem de genç bir kadın olarak sürekli “büyük gözaltında”dır… İstese çekip gideceğini bilir, ama yenilgi anlamına gelecek geri dönüşü hazmedemeyeceğinin farkındadır. Kalır; kalır ve hayata belki İstanbul’da olduğundan çok daha fazla sarılır…
Öğretmeni Silvan’da tutan ilk neden öğrencileri… Çoğu Türkçeyi sökememiş, sökenleri ise kırık dökük konuşan ama öğretmenlerine daha ilk anda bağlanan minicik Kürt çocukları. Savaşın, yoksulluğun, karın, kışın, dilsizliğin acısını en fazla duyan ama yaşama sevinçleri tükenmeyen çocuklarla kurduğu bağ genç kıza da yaşama sevgisi verecektir. Duygu gözü açılan genç kız işte böyle yakalanıverir aşka.
Hikayenin bundan sonrası içiçe geçmiş ikili bir kurguyla gelişiyor. Bir yandan Silvan’daki gündelik hayatın zorluklarıyla boğuşurken diğer yandan sevdiği adamla yakınlık kurmaya çabalar. Diline, değerlerine, özgürlüğüne, kısacası kimliğine sahip çıkan bir Kürt entelektüeli olan Mehmet öğretmenle yakınlık kurmasının önündeki ilk engel Silvan’daki kısıtlı toplumsal hayat. İkinci ve daha önemli engelse aralarındaki kültürel farklılıklar. Genç kızın engellerle boğuşarak kendini var etme sürecinde Kürt meselesine de başka bir gözle bakmaya başlayacak, başkalarının acısına ortak olacak, şimdiye kadar farkına varmadıkları için utanacak ve kimsenin ummadığı bir gelecek hayali kuracaktır. Ne var ki hayalleri gerçekleştirmek sandığı kadar kolay değildir. Tatil için İstanbul’a geldiğinde radikal bir değişime hazır olmadığını anlar. Silvan günlerinin sonu gelmiştir. Bir kez daha zor bir karar verecektir… Geriye doğru baktığında buruk bir tad kalmıştır geçmişten.
“Bazı geçmişler, bazı lafları kaldırmaz, incinir… Hele o geçmiş, o genç kızı adam ettiyse… Diyarbakır’ın o küçük kasabasında öğrendikleri üzerine kurduysa hayatı… İlk bir yılda değişe se sönüşemeyen öğretmenin, sonraki yıllarında Amida’nın gözlerindeki hayat bilgisi varsa en çok. Onun insanların şefkaiyle yazdıysa “resmi olmayan” kişisel tarihini… Kelimenin kadrini, bir başka dilin acısı üzerinden bildiyse. Otuz iki küçük Kürt çocuğunun kara tahtasında. Adam gibi bir adamın kırılmış kalbinde…”
Anılar romanın hammadesi midir?
Filiz Aygündüz, “Kaç Zil Kaldı Öğretmenim” romanını kendi deneyiminden yola çıkarak yazdığını söylüyor; “Diyarbakır’dan döndükten hemen sonra, orada olan biteni, yaşadıklarımı, duyduklarımı, gördüklerimi, dinlediklerimi ve günlüklerimde yazdıklarımı daktilo ettim. Elim on dört yıl boyunca hep üzerindeydi. Yıllar içinde bir sürü şeyi çıkardım, eklemeler yaptım; bazen öykü olarak kurguladım, otobiyografik bir metne dönüştürdüm. En son da romanda karar kıldım.”
Romanı değerlendirmek konusundaki sıkıntı da işte bu tarz bilgilerle çıkıyor ortaya. Daha romanı okumadan hikayesinin anılara dayandığını bilmek gerçeklikle kurmaca arasındaki mesafeyi yok ediyor. Merak artık roman kahramanına değil yazarın hayatına, hatta mahram hayatına yönelebiliyor. Böyle bir okuma sürecinin edebi beklentiden ziyade siyasi ya da magazinel ilgilerle olması şaşırtıcı sayılmaz. Ama bunları bir kenara bırakalım. Benim açımdan önemli olan otobiyografik yanını bilmeksizin yapılacak bir okumada “Kaç Zil Kaldı Öğretmenim”i kurgulanmış bir hikaye, yani roman olarak nasıl değerlendireceğimiz.
Biraz gerilere gidelim. İstanbul aydınını Anadolu’yu görmeye iten ilk neden “taşraların ne halde olduklarını, köylülerin ne yaptığını, ne istediğini, memleketin neye muh¬taç olduğunu yerinde görüp incelemek”ti. Sonra Cumhuriyet aydınlanmasının yarattığı heyecan ve seferberlik hali. Bu, aynı zamanda, aydınların kendi varlıklarını ve mücadelelerini meşrulaştırmalarının da biçimiydi. Küçük burjuva aydının Anadolu’ya gidişinin romana konu edinilmesi, Türk toplumunda aydın-halk ilişkişini sergilemesi açısından önemlidir. En iyi anlatımını, Tahir Kutsi Makal’ın “Acı Yol”(1964) adlı öykülendirlmiş gezi notlarında, “Ve sen de mecbursun Türk aydını, Anadolu’yu sevmeye mecbursun... Ve Türk aydınları Anadolu yollarına düşmeli. Dinlemeli. Dertlere derinliğe eğilmeli” sözlerinde bulan öncülük görevi, küçük burjuva aydının temel karakteristiğidir.
O yıllarda yazılan pek çok romanda da anı ya da röportaj niteliği öne çıkmış ama edebiyat açısından başarı sağlanmamıştı. Filiz Aygündüz, gördüklerini göstermek ya da karanlıklara ışık saçmak gibi bir görev yüklememiş kahramanına. Tersine, öğretmenin kendisinin öğrenmeye, olgunlaşmaya, dönüşmeye ihtiyacı var. İdealize edilmiş yapay bir kahraman değil o, içimizden biri; kimi zaman ürkek, kimi zaman cesur, bazen Silvan’da olmaktan gururlu bazen verdiği karardan pişman, önyargılarıyla boğuşan, elinde olmadan kızan, kızdığı için üzülüp utanan, en kötü koşullarda bile aşık olan naif bir insan. İnsan.
“Kaç Zil Kaldı Öğretmenim”i roman yapan kahramanın gözlemleyip aktardıkları değil. Onun gördüklerini çoğumuz gördük, belki çok daha fazlasını. Dil ve kimlik inkarının yarattığı sıkıntıları da paylaştık, baskı ve zülmün acılarını da. Bunlarla ilgili geniş bir külliyat oluştu Türkiye’de. Öyleyse “Kaç Zil Kaldı Öğretmenim”i sadece önemli yaralara parmak bastığı için övmek hem son otuz yıldır bu işin peşinde koşan insanlara hem yazarın kendisine haksızlık olur. “Kaç Zil Kaldı Öğretmenim” romanını Kürt “ralitesini” yaşanmış karelerle gözler önüne serdiği için değil, o realitenin bu coğrayada yaşayan herkesi etkileyen insani bir dram olduğunu hissettirdiği için övmeli. Aygündüz’ün başarısı olayların bireyin duygu ve düşünce dünyasında bıraktığı izleri yakalayabilmesinde. Kabaca “Kürt meselesi” başlığıyla geçiştirdiğimiz kanayan yaranın bilgiyle, akılla, yasayla değil sadece insan olmanın getirdiği vicdanla bile kavranabileceğini gösteriyor. Anılarından yola çıkmış, ama bunun önemi yok; başkalarının acısını kendi acısı kılarken kendi anılarını başkalarının anısı haline getirmeyi bilmiş.
Romanla ilgili temel eleştirim zamanla ilgili; zamanın akış hızıyla. Genç bir kızın ilk kez karşılaştığı hiç tanımadığı bir kültüre dair her şeyi kaydetmesi anlaşılır bir şey. Ne var ki onun bir yıla yayılan yaşanmışlığını okuyucu 200 sayfada deneyimlemek zorunda kaldığında bu görüntü bombardımanını hazmetmek zorlaşıyor. Kuşkusuz yazarın kendisinin ve roman kahramanının çektiği zorluğa benzer bir durum. Ama kurmaca dünyanın gerçeklik duygusu ile maddi dünyanın gerçekliği aynı zaman algısıyla kavranamaz. Bu durumun üstesinden gelmek için araya okuyucuyu soluklandıracak anlatılar -mesela doğa ya da mekan tasvirleri- girebilirdi. Okuyucuyu etkilemek için olay ve durumların çarpıcılığındansa kelimelerin gücüne güvenmeli.
Kürt meselesi açıldığında kardeşlikten, kız alıp kız vermekten, kadim dostluklardan söz edilmesini öylesine kanıksadık ki, kavramların içi boşaldı gitti. Oysa, “Kaç Zil Kaldı Öğretmenim” romanında Filiz Aygündüz’ün de öne çıkardığı gibi, gerçek sevgi ve dostluk karşısındakinin farklılığına, başkalığına içten saygı duyarak, bu farklılıkları anlamaya çalışarak, duygu ve düşüncelerini kendi üzerimizden dolayımlamaktan kaçınarak kurulur. Ortak bir “sivil hafıza”ya sahip olmak, tarihin çoğul bir okumasını yapabilmeyi, başka pencerelerden bakan, başka sokaklara açılan tarih anlatıları olarak bizim ve başkalarının anılarından, hikayelerin, romanlarından beslenmeyi gerektirir.
Eleştiri

Eleştiri




Yorumlar

Yorum Gönder
Diğer Eleştiri Yazıları

Brian Arthur, ekonominin temel yasalarını sorgulayan çalışmalarıyla önemli katkılarda bulunmuş bir bilim adamıdır. Mühendis kökenli bir ekonomist olarak hem meslektaş hem 1980’li yılların Viyana’sından hemşehri oluruz.

Çağdaş Latin Amerika edebiyatının en önemli temsilcileri arasında sayılan Roberto Bolano’nun –her anlamda- dev eseri 2666 şubat ayında Türkçeye çevrilmişti. Her anlamda dev eseri derken hem içeriğini hem de 1000 sayfalık fiziksel hacmini kast ediyorum. Zaten bu hacim nedeniyle roman hakkında yazmayı biraz geciktirdim.

Hayır, öyle bitmiyor. Yüzlerce sayfa süren kalp çarpıntısı, gelgit, kaçıp kovalamaca, Mr. Darcy'nin Elizabeth'e evlenme teklifi etmesiyle son buldu ve perde kapandı, son yazısı belirdi, kitabın arka kapağına ulaştık diye hikaye bitti sanıyoruz. Çok yanılıyoruz. Aslında devamı var, görmediğimiz odalarda, okumadığımız sayfalarda bir şeyler olmaya devam ediyor.

Yıllar önce öldüm ben ve şimdi bir mezarın arkasından konuşuyorum sizinle. Kısa bir ömrüm oldu, yirmi sene bile sürmedi hayatım; buna rağmen yaşadım, hayaller kurdum, insanlarla tanıştım. Kavgalar ettim onlarla ve ölmüş olsam bile kimse yaşadıklarımı, hissettiklerimi ve öfkemi elimden alamaz artık.

Garanti Bankası'nın geçen sene, imparatorluk dönemine ait Osmanlı Bankası ana binasında açılan mekanı Salt Galata, 8 Temmuz'a kadar Tercüme Eden sergisine ev sahipliği yapacak. Daha önce Londra ve Tokyo'da düzenlenen bu serginin Türkiye ayağının küratörleri Charles Arsene-Henry, Shumon Basar ve Suna Kafadar.








Facebook
FriendFeed
Twitter
RSS
Yeni yorum gönder