Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Buradayım Tanrım, görmüyor musun?



Toplam oy: 215
Jonathan Safran Foer // Çev. Begüm Kovulmaz
Siren Yayınları
Herkesin kendine yöneldiği, kimsenin burada olup olmadığını bilmediği ancak sürekli benliğini duyurmaya çalıştığı günümüz dünyasının kırılganlıklarında ve güvensizliklerinde odaklanan bir kitap Buradayım.

Eski Ahit’in ilk bölümü olan “Tekvin”de Tanrı, İbrahim peygambere “İbrahim,” diye seslenir; yanıt “Buradayım”dır. (Yaygın çeviri “Buradayım,” olsa da, sözün “İşte ben” olduğu da rivayet edilir.) Her Şey Aydınlandı ile dünya çapında büyük sükse yapan ABD’li genç yazar Jonathan Safran Foer’in son kitabının adı da işte buradan geliyor.


Buradayım, ABD’li Yahudi bir ailenin varoluş mücadelesini konu ediyor. Kendi dini kimlikleriyle, bireysel aidiyetleriyle, arzularıyla ve çıkarlarıyla dolu modern ailenin karşılaştığı zorluklar, çekinceler ve daima ve zaten yaşanmak zorunda olan karşılaşmaları tasvir ediyor Foer. Ailenin kırılganlığını bu hacimli kitabın daha ilk sayfalarında Bloch’ları tanıdıkça öğreniriz. Washinton DC’de yaşayan görece varlıklı Bloch ailesinden Jacob, televizyonlar için metin yazarlığı yapmakta, senaryo yazmaktadır. Jacob önceden epey konuşulan bir kitap da yazmıştır ama bir şekilde, kendi iç çelişkileri, çekingenliği ve genellikle cinselliği merkeze alan korku ve gerilimleri sebebiyle kitap yazmayı, kendisine ait, kendi imzasının merkezi konumda olduğu yazarlığı sürdürmez. Julia’nın durumu da eşi Jacob’ınkinden farklı sayılmaz: O da mimardır ancak bugüne kadar tek bir çizimini hayata geçirebilmiş değildir. Bir de çocuklar vardır. En küçüğü olan 13 yaşındaki çocuk, ergenliğe girişin nişanesi olarak Bar Mitzvah töreni için hazırlanmaktadır. Onunla tezat oluşturacak biçimde dede ise ölmeyi beklemektedir, ama önce torununun törenini görmek istemektedir. Tek dileği de budur. Ailenin bir de köpeği vardır. Jacob’ın ısrarıyla alınmış, Julia’nın istemediği ama üstüne kalan, epey de yaramaz bir köpek.

 

Foer, epey ideal bir aile modeli oluşturarak geniş bir kesime hitap ediyor. Yazar burada alışılageldik anlatı biçimine bağlı kalsa da, yoğun ironiye, Yahudi kültürüne ve ABD’li yaşam tarzına yönelik alaycı tavra, okuru neredeyse rahatsız edebilecek bir biçimde yer vermiş.

 

Ailenin kırılganlığı ve içe kapanıklığının nasıl bir dağılmaya yol açacağını, Jacob’ın bir kadına cinsel fantezilerle dolu mesajlar göndermesiyle anlıyoruz. Julia’nın mesajları fark etmesiyle işler kızışır ve eşler arasına soğukluk ve güvensizlik girer. Ailenin paradoksal biçimde bir arada kalarak dağılmasının işaretidir bu. Yaşanan krizler tüm karakterler kendi bireysellikleri içinde etkilese de, nihai parçalanma asla gerçekleşmez. Sanal bir bütünlük ve yapmacıklık herkesi bir arada tutar.

 

Foer’in dili ve anlatımı kendi meşrebince bozduğu yerleri de burada görmeye başlıyoruz. Anlatımdaki sıçramalar, konular arasındaki bütünlük ve uyumun bozulması, daha doğrusu anlatımın bir gidip bir gelen, radikal uçlarda salınan bir yapıya sahip olması Buradayım’ı anlatım ve konu açısından fazlasıyla ahenkli bir yapıya kavuşturuyor.

 

Kitabın genelinde Foer, bir taraftan metaforlara, dolayısıyla Eski Ahit’e sık sık referansta bulunmasına karşın, örneğin, Ortadoğu’da çıkan büyük savaş söz konusu olduğunda epey basit bir dil kullanabiliyor. Aynı şekilde roman metninden gazete haberlerine, cep telefonu mesajlarından Twitter sayfasına ve akıldan geçen fragmanlara kadar geniş bir metinsel yelpaze oluşturan Foer, akışın kopmasına hiçbir şekilde müsaade etmiyor. Bilakis okuru yoğunluğu ile aşırı uyarılma halinde tutmayı başarıyor. Foer’in başarısı tam da burada yatıyor.

 

Komedinin ve hazzın her boyutu

 

Buradayım’da genel bir tema olarak görülebilen bütünlük ve dağılma arasındaki samimiyetsiz salınım, İsrailli yerleşiklerle ABD’ye göç etmiş diasporalar arasındaki gergin farkta kendini en iyi biçimde gösteriyor. Kimliklerin, özünde aynı olmasına rağmen farklı yönlere doğru kayması iki taraftan birini ev, diğerini de yuva kılıyor. Tüm sıcaklığı ve içtenliğiyle yuvadan kopup sadece barınma ihtiyacını gideren bir evde yaşamaya başlayan (ya da zaten hep böyle olan ama kendilerine bunu itiraf etmeleri için manasız bir fantezi sırrının açığa çıkmasını bekleyen) Bloch ailesi de, bu kimlik farkının ve çatışmasının merkezi durumunda.

 

Bu çatışmayı aile içinde ve dışında yaşanan ikili kavgalarda ve Foer’in bu diyalogları sertliğinden ödün vermeden okura aktarmasında görebilmek mümkün. Çünkü Buradayım’daki diyaloglar asla roman formuna girmiş “mantıklı” sohbetleri değil, gündelik hayatın bütün çıplaklığı ve tekinsizliğiyle kendini gösteriyor. Zaten kitabın büyük bölümünün diyaloğa dayandığını ve öykünün seyrinin nereye gideceğini diyaloglar vasıtasıyla anlamanın mümkün olduğunun altını çizmek gerek. Foer, tasvirlerin okurun zihninde oluşturduğu rastgele izlenimden ziyade, diyalogların kesinliğine ve onların öznelerarası gelgitleri üzerine oturtuyor öyküsünü.

 

Bu uzun, birbirini tekrarlayan konuşmalar komedinin ve hazzın her boyutunu barındırıyor. Suçlayıcı ifadelerin getirdiği haz ile bir bütün halinde bakıldığında hepsinin aslında saçmalık olmasının yarattığı komik durum roman boyunca el ele yürüyor. İşin ironik kısmı ise, kitaptaki tüm karakterlerin hazdan ve mutluluktan yoksun olması ama yine de onları bir arada tutan bir çimento varmış gibi davranması.

 

Dikkatimizi vermemiz gereken onlarca şeyin bulunduğu, herkesin kendine yöneldiği, kimsenin burada olup olmadığını bilmediği ancak sürekli benliğini duyurmaya çalıştığı günümüz dünyasının kırılganlıklarında ve güvensizliklerinde odaklanan bir kitap Buradayım. Foer ise iyi bir gözlemci ve genç bir yazar olmasından ötürü bunu başarıyla aktaran bir yazar.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Dilem Serbest

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hayali arkadaşlarınız olabilir. Onlarla tartışmaya da girebilirsiniz. Peki ya o hayali arkadaşlarınız dünya üzerinde şimdiye kadar kimsenin cevabını bulamadığı şeylerden bahsediyorsa ve siz daha on iki yaşındaysanız?

Doğrulara ilişkin söylenen ve yazılanlar er ya da geç seslerini duyuracak bir çatlak bulup insanlara yayılma fırsatı yakalar. Kimi zaman Sokrates’in yaptığı gibi sözle, diyalogla aktarılan sorgulayıcı düşünce yöntemi kimi zamansa kağıda dökülür, kitap olur.

“O gün Cosima edebiyat öğretmeninin on dersinde öğrendiğinden çok daha fazla şey öğrendi. Meşenin dişli yaprağını pırnalın mızraksı yaprağından, sığırkuyruğunun kokulu çiçeğini tarla sarmaşığının çiçeğinden ayırt etmeyi öğrendi.” Hayatı böyle öğrenir Cosima; birinin ona bir çiçeği tarif ederek öğretmesindense, o çiçeğe dokunarak öğrenmeyi tercih eder.

Avrupa’nın en iyi felsefe bölümlerinden birine sahip olan Budapeşte Üniversitesi’nin girişindeki duvarda, “Ütopya hayalse, distopya onu düşlememize neden olan hayattır,” yazıyordu. Viktor Orbán yanlısı bir güruh, geçenlerde bu yazıyı silmiş. Cümlede, distopya-hayat bağlantısına yapılan vurgu, yıkıcı güçler eliyle bir kez daha kanıtlanmış böylece!

“Uzun yıllardır, akşamları yatışımın tiyatrosu, dramı dışında Combray’ye ait her şey benim için yok olmuşken, bir kış günü eve döndüğümde, üşümüş olduğumu gören annem, alışkın olmadığım halde, biraz çay içmemi önerdi. Önce istemedim, sonra, bilmem neden, fikir değiştirdim.

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.