Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Çağımızın Tedirgin İnsanı



Toplam oy: 15
Hakan Bıçakçı
İletişim Yayınevi

Yazarların yılda bir -hatta iki, üç- romanla boy gösterdikleri edebiyat dünyasında Hakan Bıçakcı işi ağırdan alıyor. Yerinde bir tercih. Kariyerini başından beri yakından izlediğim genç yazar kuşağının önemli temsilcilerinden Bıçakcı, son romanını 2007’de yayınlamıştı. Yeni romanı “Karanlık Oda” üç yıllık bir çalışmanın ürünü. Bir kez daha ekonomik bir anlatımı tercih etmiş, kısa ama etkileyici bir roman çıkarmış

Tekinsiz


Kahramanının bir belediye otobüsünde uyuya kalması ve şöför tarafından son durakta uyandırılmasıyla başlıyor “kabus”:


“Karanlık koridorun içinden tanımsız bir karanlığa çıktım. Otobüs, sımsıkı tutulmuş bir nefes gibi bekliyordu. Hareketsiz... Gergin... Sessiz... Derme çatma otobüs durağında ışık yoktu. Hiçbir yerinde herhangi bir semt ismi yazılı değildi. Durağın, az önce içime doğan uzaklık hissini doğrulayan ilkelliğine bakarak şehrin epey dışına çıkmış olduğumu hafif bir panik eşliğinde ürpererek anladım. Merkezdeki ışıklı, reklam alanlı, haritalı, oturma bölümlü, boyalı, üzerinde semt isimleri belirtilen, birörnek, şık duraklardan yirmi yıl gerideydi karşımdaki baraka. Beni yirmi yıl önceki bir şimdiki zamana bırakan boş otobüs sarsılarak çalıştı, daha da eski bir zamana doğru ağır ağır uzaklaştı. Farkında olmadan tutmuş olduğum nefesimi bıraktım. Işıksız, çirkin, kimsesiz bir meydandaydım.

Roman kahramanının gördüklerini kendi bakış açısından izliyor, bir rüyanın içine çekiliyoruz. Uyanıktır genç adam, ama algıları, gördüğü nesneleri imgelerle ifade edişi hem anlatıcının şaşkın ruh halini sergiliyor hem de uykusundan henüz uyanmamış olduğu duygusu yaratıyor.

Gecenin ilerleyen saatlerinde loş ışıklı boş sokaklarda sığınacak bir yer ararken karşısına çıkan lokantada tuhaf bir garsonla karşılaşır. Karnını doyurmakla kalmayacak, kendisine gösterilen kırık dökük bir odada sabahlayacaktır. Ertesi gün geceyi tamamlayacak tuhaflıkta geçen bir taksi yolculuğuyla Taksim’e döndüğünde her şeyi geride bıraktığını düşünebilirsiniz. Tersine, hikaye işte bundan sonra başlayacak, hayatını büyük bir iş merkezinde fotoğrafçı dükkanı işleterek sağlayan ama gönlü fotoğraf sanatçılığında olan genç adam, vücudundaki kızarıklıkları fark edecektir.

Katılacağı sergiyle kafası meşgul kahramanımız önceleri kızarıklıkları ve sızları önemsemese de, kızarık sayısının her sabah artıp yaraya dönüşmesiyle doktora girmek ihtiyacı duyar. Bunların ısırık yarası olduğunu öğrenmek rahatlatıcı ama kimin ısırdığı belirsizdir. Isırıkların nedeni anlaşıldığında sorunla yüzleşmenin, o “tuhaf” geceye ve semte yeniden gitmenin zamanı gelmiştir...

Tek bir hikayenin içinde dolaşmak

 
“Karanlık Oda” tek bir kişiye odaklanan az sayfada kotarılmış bir roman. İnsan sayısının azlığı hikayenin eksikliğinden değil, kahramanın yalnızlığından. Öncekiler gibi, yalnızlık ve yabancılaşma bu romanın da ana teması. Aslında roman isimlerine baktığımızda bile Bıçakcı’nın ilgi alanı çıkıyor ortaya. Mekanlar, rüyalar, korkular, birbirine karışmış zamanlar...

Tam bu noktada Bıçakcı’ya yöneltilebilecek en meşru eleştiriyi ihmal etmeyelim; şimdi geriye bakıp yazdıklarını hatırladıkça, hikayeler hikayelere, temalar temalara, kişiler kişilere karışırken sanki bütün kariyerinde tek bir roman yazmış da hep onu okuyormuşum hissine kapılıyorum. Belki de ne demek istediğimi daha iyi açıklayabilmek için bir önceki romanı “Boş Zaman” üzerine-üç yıl önce- yazdığım değerlendirmeden bir alıntı yapmalıyım;

“Daha ilk romanı "Romantik Korku"da başlamıştı ruhu daralan insanların kararan hayatlarını anlatmaya. “Romantik Korku”, fantastik öğelere yer vermesiyle sonraki romanlarından biraz farklıydı ama yazarın takip edeceği çizgiyi işaret etmesi açısından önemliydi. İkinci romanı “Rüya Günlüğü” “Apartman Boşluğu” ile benzerlikler barındırır. İstanbul’un yüz binlerce apartmanından birisinde sevgilisiyle tekdüze bir hayat sürdüren, ekonomi dergilerinden yaptığı çevirilerle geçinen genç bir adamın kabuslarını anlatan “Rüya Günlüğü”nde gündelik hayatın içinden, sıradan ayrıntılardan, huzursuzluk veren rastlantısallıklardan kaynaklanan gerilim öğesi yine rüyalarla zenginleşmişti. Benzer temaları “Boş Zaman”da da işledi Bıçakcı; kim olduğunu, hangi zamanda ve mekanda bulunduğunu hatırlamayan roman kahramanının uyanışıyla –ve “uyanış” bölümüyle- başlayan hikaye, adamın hayatındaki karanlık noktaların adım adım çözüldüğü ancak her çözümün bir kara deliğe dönüştüğü karabasan atmosferinde ilerliyordu. Aslında bütün gerilim kahramanın içine düştüğü o kimliksizleşmeden, bireyin manasını yitirmesinden, kendisini hayata dışarıdan bakan bir yabancı gibi hissetmesinden kaynaklanmıştı.”

Yukarıdaki değerlendirme “Karanlık Oda” için de geçerli değil mi? Roman kahramanı, kahramanın rüyaları, dolaştığı klostrofobik mekanlarıyla, gerilimli atmosferi, yalnızlık ve yabancılaşma temalarıyla, evet; okuduğumuz tam bir Hakan Bıçakcı romanı... Apartman, ev, sokak, meydan, giderek kent tasvirlerinin temalarla bütünlük sağlaması konusunda yine çok başarılı.  Bıçakcı. Kimi zaman ıssızlığı, kimi zaman kalabalıklarıyla ürkütücü kentler, kentlerin bireyin yabancılaşmasını elle tutulur, gözle görülür kılmış. Bıçakcı’nın romanlarındaki gerilim, Brecht’in göre Kafka’nın “Dava”sındaki en önemli nokta olarak işaret ettiği büyük kentlerin sonu gelmez, karşı konulmaz büyümesinden duyulan korkunun 21.yüzyıl Türkiye’sindeki karşılığından başka bir şey değildir. Bu kentler dolaylı ilişkilerin uçsuz bucaksız labirentini, modern ya¬şama biçimlerinin getirdiği bölünmeleri, karmaşık, karşılıklı bağımlılıkları dile getirirler. Ve bu kentlerde yaşayan küçük burjuvaların hissettiği yalnızlık ve yabancılaşma hayatın atomize oluşundan, “yabancılaşma olgusunun insanı artık neredeyse bütünüyle kendi buyruğu altına alacak boyutlara varmış oluşundan, insanları kendi gölgelerinden ibaret kişilere dönüştürmüş bulunuşundandır”. 

“Karanlık Oda”nın İstanbul’u feth etmeye gelmiş ama koşullara yenik düşmüş kahramanını kötü kabuslarla boğuşturan işte bu kuşatılmışlık, gölgeye dönüşmüşlük hali.  Ancak hayalleri ile direnebiliyor metropol içinde kimliksiz kalıp kaybolup gitmişliğe; 

“Alternatif bir hayatın hayali yakamı bırakmıyordu. Bedenimde diş izlerinin olmadığı, dünyaca ünlü bir fotoğrafçı olduğum bir dünya. Aslında bu dünyadan çok, o dünyada yaşıyordum. Zihnimde daha çok yer tutuyordu çünkü bu alternatif hayat. Ankara yerine Londra’da, Berlin’de, Viyana’da sergi açtığım, fotoğrafçılığın gündemini belirleyen yayınlarda çalışmalarımın yer aldığı, stüdyoma gelenlerin vesikalık çektirmek isteyen vatandaşlar yerine fotoğraf eleştirmenleri, küratörler, dünyaca ünlü modeller olduğu bir hayat. Dişlerimin kendi bedenimde değil, stüdyoma gelen modellerin üzerinde iz bıraktığı bir dünya. Bu sendrom hiç değişmeyecekti. Personel odasındaki yatağımda yatarken de oradan kurtulup İstanbul’un iyi bir semtindeki kendi fotoğraf stüdyoma geçmenin ve ara sıra da sergi açmanın hayalini kuruyordum. Sürekli. Uzun uzun. Tüm ayrıntılarıyla. Otelden çıkamadıkça otelin dışındaki hayal daha gerçekçi bir hal alıyordu.”

Hayal edilenlerle gerçeklik arasındaki uçurum metropol insanlarının ortak paydası olduğu halde aynı zamanda onları birbirine yabancı, hatta düşman kılıyor. Ötekileştiriyor. Sadece sınıfsal farklılıklardan kaynaklanmayan, kendimiz dışındaki herkese yönelik ötekileştirme refleksinin arkasında kuşkusuz yoğun bir engellenmişlik hissiyatı yatıyor. İşte bu nedenle, Türkçe yazılan romanlarda son yıllarda metropol korkularının sıklıkla işlenir hale gelmesi, toplumsal bilinçaltının yazınsal ifadesi biçimde okunmalı. 

Bir şeyleri ifade etmek mutlaka önemli, ama daha önemlisi okuma yapılacak eserin okunmaya değer olmasıdır. Bıçakcı’nın edebiyatı yerinde. Neyi nasıl anlatacağını iyi biliyor. Zaman zaman yükselttiği gerilimi absürde varan komik sahnelerle dengelemesi, şimdiki anı aydınlatan “flash backler”i, hikayeye kattığı tuhaf kişileri, ama en çok da kaybeden kahraman tipleriyle okuyucuyu hemen yakalayacak romanlar yazıyor Bıçakcı... “Karanlık Oda”, yazarla ilk kez tanışacak okuyucuları şaşırtacak bir roman. Seveceklerinden hiç kuşkum yok. Doğrusu ben de severek okudum. Ancak devamlı bir okuru olarak hikayesi fazla tanıdık geldi bana; bir dahaki romanında artık yeni bir hikayenin içine çekilmeyi umuyorum.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Brian Arthur, ekonominin temel yasalarını sorgulayan çalışmalarıyla önemli katkılarda bulunmuş bir bilim adamıdır. Mühendis kökenli bir ekonomist olarak hem meslektaş hem 1980’li yılların Viyana’sından hemşehri oluruz.

Çağdaş Latin Amerika edebiyatının en önemli temsilcileri arasında sayılan Roberto Bolano’nun –her anlamda- dev eseri 2666 şubat ayında Türkçeye çevrilmişti. Her anlamda dev eseri derken hem içeriğini hem de 1000 sayfalık fiziksel hacmini kast ediyorum. Zaten bu hacim nedeniyle roman hakkında yazmayı biraz geciktirdim.

Hayır, öyle bitmiyor. Yüzlerce sayfa süren kalp çarpıntısı, gelgit, kaçıp kovalamaca,  Mr. Darcy'nin Elizabeth'e evlenme teklifi etmesiyle son buldu ve perde kapandı, son yazısı belirdi, kitabın arka kapağına ulaştık diye hikaye bitti sanıyoruz. Çok yanılıyoruz. Aslında devamı var, görmediğimiz odalarda, okumadığımız sayfalarda bir şeyler olmaya devam ediyor.

Yıllar önce öldüm ben ve şimdi bir mezarın arkasından konuşuyorum sizinle. Kısa bir ömrüm oldu, yirmi sene bile sürmedi hayatım; buna rağmen yaşadım, hayaller kurdum, insanlarla tanıştım. Kavgalar ettim onlarla ve ölmüş olsam bile kimse yaşadıklarımı, hissettiklerimi ve öfkemi elimden alamaz artık.

Garanti Bankası'nın geçen sene, imparatorluk dönemine ait Osmanlı Bankası ana binasında açılan mekanı Salt Galata, 8 Temmuz'a kadar Tercüme Eden sergisine ev sahipliği yapacak. Daha önce Londra ve Tokyo'da düzenlenen bu serginin Türkiye ayağının küratörleri Charles Arsene-Henry, Shumon Basar ve Suna Kafadar.

Tarih geçmişte yaşananlar mıdır, yoksa tarihçilerin anlattıkları mıdır, sorusunu geçeli çok oldu. Artık bizim için tarih popüler kültür ürünlerinin kullanımına açılmış bir engin alandır.

Cumhuriyetin Osmanlı tarihini keşfi son sürat devam ediyor… Çılgın bütçeli filmler, olay yaratan diziler, yıldızlaşan Osmanlı tarihçilerinin çalışmaları, onların tarihe getirdikleri yeni yorumlar ve elbette romanlarla Osmanlı İmparatorluğu’nu keşfetmekle, cılkını çıkarma kıvamı arası bir yerlerdeyiz şimdilik.

 

Söyleşi

Behçet Çelik: Okuyucuyu hesaba katarak yazmıyorum
Son dönem edebiyatın en verimli ve dikkat çeken isimlerden yazar Behçet Çelik ile, son romanı Soluk Bir An' hakkında söyleşmek üzere Beşiktaş'ta denize nazır bir kahvehanede buluştuk.

ŞahaneBirKitap

Consuelo, ona ailesinin verdiği isim: Meksikalı bir kadın, hizmetçilerin hizmetçisi, hiç sesi çıkmayan, durmaksızın acı çeken, katlanan ve dayanan. Connie, onun koleje gidip iki yıl burada okumayı başarmış hali, bir parça da olsa toplumun diplerinden yukarılara uzanmasını sağlayan.

Anket

Okuma kültürünün yaşı olur mu?

Ceren Çıplak sokağa çıktı ve sordu: Yeni türeyen 'gençlik edebiyatı' kategorisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce okumanın yaşı olur mu?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun