Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Dede Korkut Masalları



Toplam oy: 320
Enver Gökçe
Kavis Kitap

Modern roman Tanzimat’la başladı Türkiye’de. Robert Finn, Türk Romanı adlı çalışmasında Tanzimat romanının sancılarını, emekleme aşamasını tüm açıklığıyla anlatır. Edebiyat bilimi açısından önemsenemeyecek çalışmalardır bunlar ama dönemin toplumsal yapısını başarıyla aktarırlar. İnsanımızın portresini çizer, tüm siyasal gerilimleri aktarır, günlük yaşamın ayrıntılarını verirler.

 

 

Yine romancılığımız da, öykücülüğümüz de kısa zamanda büyük aşama kaydetmiştir. Sözgelimi Halit Ziya gibi bir romancı, Ömer Seyfettin gibi bir öykücü çıkabilmiştir çok geçmeden. Bu yazarlar edebiyatımız için çok önemli bir aşamayı işaret ederler. Bu önemli başarının, ilerlemenin arkasında, bizim kadim anlatı geleneğimiz yatar; roman yoktur ama destansı halk hikâyeleri vardır, öykü yoktur ama koskoca bir masal geleneği vardır. Şiirimizi de, öykümüzü de, romanımızı da bu devasa sözlü edebiyat geleneğine borçlu olduğumuz açıktır.

 

Sözgelimi bir Dede Korkut büyük bir hazinedir. Bunu, bu olağanüstü öykü dünyasının bir yeni baskısı nedeniyle düşündüm. Kavis, bir yeni Dede Korkut kitabı yayınladı; Enver Gökçe’nin kaleminden Dede Korkut Masalları… Kitabı okuyunca nasıl ferahladığımı anlatamam. Enis Batur’un bir yerde söylediği bir söz vardır hani, sözcük sözcük anımsayamam, ama yorulduğunda, kirlendiğinde Karacaoğlan’ı yeniden okuyarak arındığını söylüyordu orada Batur. Enver Gökçe’nin kaleminden çıkmış Dede Korkut’u okuyunca bu duyguyu yaşadım, insan kendi dilinin bunca güzel kullanıldığı bir metni okuyunca kendini nasıl iyi hissediyor. Sözcükler şakıyor, kokuyor adeta:

 

 

Uyku almış gözlerini aç oğul / Tatlı canın seyranda mı koç oğul / Öz gövdende canın var mı, de bana / Akmaz olsun akar suyun Kazılık / Taşa dönsün al geyiğin, sığının / Kaçar iken kaçmaz olsun / Kara otun bitmez olsun Kazılık / Hey dağ, yüce dağ, gölgelice dağ / Oğul oğul aslandan mı / Oğul oğul kaplandan mı / Nerden geldi ne bileyim / Bana gelsin sana gelen kadalar / Ne bileyim vay kurban / Ağız-dilden bir haber ver / Öz gövdende canın var mı?

 

 

Enver Gökçe, Dede Korkut Masalları’nı 1968’de yayınlamış, Aydın Tataroğlu takma adıyla, kitabı o günlerin meşhur Keloğlan Yayınevi basmış. 

 

 

Enver Gökçe, yaşamı boyunca çile çekmiş, parasız kalmış, bitmek bilmez soruşturmalardan, korkunç işkencelerden geçmiş/geçirilmiş bir aydınımız. 1940 kuşağının devrimci şairlerinden, Türkiye’de özellikle 12 Eylül’den hemen sonra adı bir efsane gibi anılır, şiirlerinden yapılmış şarkılar gizli saklı çoğaltılıp dinlenirdi. Dede Korkut’u Aydın Tataroğlu adıyla yayınlaması anlaşılır. 

 

 

Fakat kitabın bugüne kadar gün yüzüne çıkarılmamış olması anlaşılır gibi değildir. Öyle ki, kitap –Keloğlan Yayınevi’nin çevresinde önemli aydınlar bulunurdu, yani bu kitaplar o dönemde haberdar olunmayacak türden değildi- 68’den bugüne bir kez daha yayınlanmadığı gibi Dede Korkut’la ilgili kaynaklarda da anılmamış. Oysa günümüzün diline aktarılan Dede Korkut’lar içinde en başarılılarından, en güzellerinden biri (aklıma Erdal Öz ve Adnan Binyazar’ın kaleminden çıkmış Dede Korkut’lar geliyor; iki başarılı örnek) bana kalırsa.

 

Kavis’in gün yüzüne çıkarıp yeniden bastığı Dede Korkut Masalları’nın önsözünü değerli edebiyatçımız Öner Ciravoğlu yazmış. Gökçe’nin, metin için Türkmenistan varyantını temel aldığını belirttikten sonra şunları söylüyor Ciravoğlu: “Peki nedir bu susuş kumkuması? Bunun yanıtını Enver Gökçe’nin toplumsal olaylara karşı saygın duruşunda aramak gerekir diye düşünüyorum. O çileli yaşamında kendi şiir dünyasını, uğrunda acılara katlandığı halkının yüreğinde filizlenen türkülerine, geleneklerine, anlatılarına yaslanarak kurmuştur. Bu şiir dünyasının bir yan verimi olan bu derlemede de Dede Korkut Masalları’ndan günümüze taşınan insanlık ülküsü vurgulanmıştır. Enver Gökçe’ye yakışanı da elbette budur.”

 

 

Ciravoğlu’nun dediği gibi, Dede Korkut Masalları, Gökçe’nin yararlandığı halk kaynaklarını da gösteriyor, böylece bu önemli şairimizi biraz daha yakından tanıma olanağı bulmuş oluyoruz. Gökçe’yi “Böğürtlen Köklerinden Yarpuzlardan” şiiriyle analım, hem ona, hem koca Dede Korkut’a selam olsun:

 

 

Böğürtlen / Köklerinden / Yayla / Çiçeklerinden / Ve de / Yarpuzlardan / Pırıl / Pırıl / Cam / Gibi / Serin / Sulardan / Doğar / Çemişgezek / Suyu / İçinde / Gezer / Üçbuçuk / Dört / Kiloluğu / Alabalığın / Alabalık / Kılçıksız / Lop / Bir / Ettir / Ve / Tadına / Doyum / Olmaz / Ve / Serin / Suyu / Sever / Gazel / Dökümü / Başladı / Tümcek / Yaylıma / Çıktılar / Kızartılı / Pullarıyla / Ve / Yalarlar / Taşları /Yosunları.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

19. yüzyıl İngilteresi'ndeyiz, puslar içinde. Sokak lambalarının pis kaldırımları, o kaldırımlar üstünde gezinen fahişeleri, hırsızları, katilleri, dilencileri, türlü tuhaf niyetlerle paltolarının yakalarını burunlarına kadar çekmiş tebdil-i kıyafet gezinen soyluları, yarım yamalak aydınlattığı bir sahnede akıyor hayat.

"Topraktaki bir oyukta bir hobbit yaşardı." J.R.R. Tolkien’in bu cümleyi büyük ihtimalle 1928-1930 yılları arasında yazdığını bilsek de, bunun tam olarak hangi tarihe karşılık geldiğini tam olarak bilmiyoruz.

1956 ve Küçük Adam, ünlü Macar yazar Spiró György’nin dilimize kazandırılan ilk yapıtı olduğu için, öncelkile, yazardan kısaca bahsetmekte yarar var sanırım. 1946 yılında Budapeşte’de dünyaya gelen György, Eötvös Loránd Üniversitesi’nde (ELTE) Macar ve Slav dilleri bölümünde okudu, gazetecilik ve sosyoloji üzerine çalışmalar yaptı.

Bir mekanı şekillendiren şey onun içine giren varlığın mıdır? Tesadüfen bir yerde bulunmakla, tesadüfün de bir sorumluluğa dönüştüğünü kabullenmekle yüzleşmek, aslında hayatın yeryüzünü tamamen ele geçirdiğini çok evvelden bilmekle bir ilgisi olabilir mi? Bunca kalabalıkta toplam kaç ömür bir insan edecektir? 

 

Bizim edebiyatımızda “kötü” yok mu? Edebiyatımızda neyin olmadığına dair yorumları sık sık duyarız. Genelde olmayan üzerine, eksik üzerine düşünmek adettendir. Edebiyatımızın eksikleri, çocukluğu, büyümeyişi, taklit oluşu… Bunlar çoğaltılabilir. Eksiklik görme temayülü zaman zaman rahatsızlık verse de bu tezlere karşı çıkmak çok da kolay değil.

Söyleşi

Tamer ve Caner Karataş ile söyleşi: Bir harikalar diyarı olarak taşra

 

Ayşe ÇAVDAR

 

ŞahaneBirKitap

Bir süre önce mübadele döneminin edebiyata yansımaları üzerine küçük bir araştırma yapmıştım. Mübadelenin Türk edebiyatına yansıması o kadar cılız, Yunan edebiyatına yansıması o kadar büyüktü ki şaşırıp kaldığımı hatırlıyorum. Mübadelenin özel bir yeri de yoktu üstelik, toplumsal travmalarımızın hemen hepsi edebiyata çok ama çok az yansıyordu, tuhaf bir şekilde susmayı tercih ediyorduk.

FikriSabit

Bağımsız edebiyat dergilerinin, kişisel edebi blogların, edebi sitelerin giderek yaygınlaştığı, yaygınlaştıkları kadar kafamızı da karıştırdıkları bugünlerde, eleştirmenlerin bile gözünü korkutan sıkı okurlar olmaktan başka çaremiz yok gibi görünüyor.

Geçtiğimiz günlerde zaman bize nitelikli okurun kendi kendisinin eleştirmeni olması gerektiğini söylüyor demiştim.