Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Doğanın Dili



Toplam oy: 336
Henry David Thoreau
Notos Kitap

Kır havası almak için kentten kaçtığım zaman, adeta başka bir insana dönüşüyorum. Hepimiz için öyle değil midir? Gün bitmek bilmez; günlerin ne kadar uzun olduğuna şaşarak uzayıp giden zamanın tadını çıkarırız. Doğanın dilini keşfetmeye başlarız. Gerçekten, insan ne de olsa doğanın bir ürünüdür ve oraya döndüğü zaman çok sürmez, o eski dilin uğultusunu yeniden duymaya başlar içinde. O uğultu sizi sürekli kendine çağırır; her esinti bir davettir ve insan bu davete uymak için ince bir sızı hisseder göğsünde. Ne yazık ki bir sızıdır bu, evet. Ne de olsa hız kültürüne tutsak edilmiştir insan.

Jack London, Vahşetin Çağrısı adlı kısa romanında doğanın davetine sonunda boyun eğen, “uygar” dünyayı bırakarak oraya, yabanıl yaşama geri dönen o sevimli köpeği ne güzel anlatır. O dil, ilk duyduğunda garipsediği, fakat çok eskilerden, çok uzaklardan anımsadığı o tuhaf dil acaba kime aittir? İnsanın diline benzememektedir, bir uğultu, bir çınlamadır daha çok ama ona, sanki kendinden, kendi içindeki bir yerlerden geliyormuş hissini vermektedir. Ve sonunda her şeyi, tüm uygarlığı geride bırakarak oraya, ait olduğu yabanıl dünyaya döner.

Notos, Amerikan transandantalizminin öncülerinden Henry David Thoreau’nun ünlü Walden yapıtındaki denemelerden bir seçki yayınladı: Nerede ve Ne İçin Yaşadım... Bu duyarlı doğa filozofu, Walden gölü kıyısındaki yabanıl doğada geçirdiği iki yılın ruhsal, düşünsel dökümünü yapmış denemelerinde. O yılların Amerikan kentsoyluları tarafından bir çılgınlık olarak nitelenen bu deneyim kuşkusuz, bir arayışa işaret ediyor. Ruhsal dinginlik arayışı. İnsanın kendi öz yaratıcısına, doğaya dönüşü...

Thoreau, bu başkaldırının verimini not ediyor; denemeler, kır havasının gerekleri ile birlikte her türden doğa keşfinin ipuçlarını barındırıyor:
   
Kış gecelerinde, çoğu kez gündüzlerinde de işittiğim ses, uzaklarda bir yerlerde öten yalnız baykuşun üzgün ama ahenkli ezgisiydi. Öyle bir melodiydi ki, sanki uygun bir mızrapla çalınsa, donmuş toprağı esnetecekti. Bu, Walden Ormanı’nın yerel diliydi. Kuşu hiç görmemiş olsam da seslendirirken ezgisini, çok bildik gelirdi.

Thoreau, daha ilk deneyiminde kavrıyor bunu; doğa, kendine özgü dili konuşuyor. Hiç kuşkunuz olmasın; bugün bizim konuştuğumuz dil, yeryüzünün tüm dilleri bu ilk dilden türemiştir. Onun içinden çıkıp zamanla biçimlenmiş, uğultu, sözcüğe dönüşmüştür. Nasıl düşüncemiz bizim fiziksel varlığımızın bir ürünüyse, elbette dil de öyledir. Dilimizi, doğa öğretmiştir bize. Üstelik en temel duygularımızı da -ki dilimizle ilgili ilk verileri de duygularımız ölçüsünde elde ediyoruz elbette- doğa deneyimimizle biçimlendirmiş olduğumuz açıktır. Thoreau insana özgü duyguları olağanüstü gözlem yeteneği ile anlatıyor “Kış Hayvanları” adlı denemesinde. Sözgelimi tilkinin endişesi, yalnızca sesinden çıkarılıyor:

Bazen, ayın yeri aydınlattığı gecelerde, buz tutmuş kar tabakasının üstünde dolaşarak keklik ya da avlayabilecekleri bir başka hayvan arayan ve orman köpekleri gibi hırıltılı ve delice uluyan tilkileri işitirdim. Sanki bir endişeyi gidermeye ya da bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş gibilerdi.

Doğal yaşam deneyimi, Thoreau’nun Nerede ve Ne İçin Yaşadım’da da ortaya koyduğu gibi, el değmemiş bilgiler kazandırır insana. Hiçbir yerde bulamayacağı, kimseden dinleyemeyeceği bilgiler. Sözgelimi, bir yaban hayvanından korkmak doğaldır, ama bu hayvanın da korkuları olabileceğini öğrenmek bir bilgidir.

Bir süredir dikkat ediyorum; ayak seslerimizi duyar duymaz ortadan kayboluyor yılanlar. Ege’de olmuştu bu; oturup dinleneceğiniz, konuşup güneşleneceğiniz yeri size terk eder yılan. Bu, bilgidir. Uygar dünyanın temsilcisi olanlar için elbette, deneyimle kazanılabilecek bir bilgi.

Bu nedenle Thoreau’nun bize anlattığı Walden deneyimi hem düşünsel açıdan önemli, hem bir edebiyat metni olarak -ki öyle de okunabilir- tadına doyulmaz güzellikte.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İnsanın mana karşısındaki netameli duruşu, manayla kurduğu ilişki ve onu dile getirişi yüzyıllarca farklı farklı kalıplara girdi. Yeri geldi mit oldu, efsane söyledi; fikir oldu felsefe yaptı, şiir oldu Derviş Yunus’un dilinden “Ya ben öleyim mi söylemeyince,” dedi. Bugünse bize hikayesini anlatmak düştü.

Arrastar Esa Sombra ve Morirse de Memoria pas geçildikten sonra, nihayet bir Emiliano Monge kitabı Türkçeye çevrildi. Özgün adı El Cielo Árido olan ve Saliha Nilüfer tarafından Türkçeleştirilen Bakır Gök, yayımlanışından üç yıl sonra bizlerle buluştu. 

 

Yetenek, birikim, deneyim, mesele... Yazarların sahip oldukları bu değerler doğrultusunda ömürleri boyunca kurdukları metinler, zamanın ruhunun neresine düşeceklerini, gelecek günler için de geçerli olup olmayacaklarını, okurların raflarında ve akıllarında ne kadar yer tutacaklarını ve kişisel hayallerini ne ölçüde gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceklerini belirler.

 “Bu bir otobiyografi değil. Tanrı korusun! Otobiyografi gıdasını egodan alır ve ben, kendiminkinden önce göbek deliklerini anlatmak isteyeceğim insanların uzun bir listesini yapabilirim.” Tibet Şeftali Turtası, yazarı Tom Robbins tarafından bu şekilde tanımlandıktan sonra üstüne söylenecekler tamamen boş gelebilir.

İnsan kendisinde ya da bir başkasında neyi arzular? Yaşamı, ölümü, cinselliği, kaybı, zaferi, gücü, takdiri?  Hiçbir cevap tatmin etmiyor değil mi? Acaba insan, hep düşünülenin aksine ötekini değil de, ötekinin arzusunu arzuluyor olabilir mi? Peki istek nedir, arzudan hangi noktalarda ayrılır? İkisi eşanlamlı mıdır?

 

Söyleşi

Olga Selin Hünler ile söyleşi: Bir meta olarak erkek bedeni

 

Ayşe ÇAVDAR

 

ŞahaneBirKitap

Son zamanlarda ne bir edebiyat ne de bir eleştiri metni beni böylesine etkiledi; yüreğimi havalandırdı, kaleme sarılmama yol açtı, siyasetle, edebiyatla, gündelik hayatla ve elbette kendimle kurduğum ilişkiye böylesine sirayet etti, Sessizin Payı’ndan başka… Türkiye’de edebiyat eleştirisinin biricik isimlerinden Nurdan Gürbilek, soğukkanlı, cesur, mesafeli ama kesinlikle duygudan yoksu

FikriSabit

Şairler, Türkiye'de yaşanan kadın cinayetlerine, hızla artan erkek şiddetine dikkat çekmek için bir şiir yazmışlar.

Kadının yaratıcı gücünün, doğurganlığının önüne geçmek için yazılan bütün hikayelerde erkeğin kadını ve kendisini öldürüp kendisini kendisinden yeniden doğurması var. Âdem Havva’yı kaburgasından yaratıyor, Athena babasının kafasından doğuyor. İsa, kadınlardan doğup berbat ettiğimiz bu hayat için ölümü ve yeniden doğuşu müjdeliyor.