Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Dünyadan // Yolları çatallanan Paul Auster


Gayet iyi
Toplam oy: 255
Paul Auster // Çev. Seçkin Selvi
Can Yayınları
Bugüne kadar yazdığı en dev yapıt olan 4321’de tesadüflerin kaderi nasıl değiştirebileceğine dair en kapsamlı kurgusal deneye girişiyor Paul Auster.

Bir zamanlar yazarların, karakterlerinin yaşamlarını başından sonuna kurgulamakta daha rahat oldukları söylenebilir; diğer bir deyişle, önceden fazla örneği olmadığı için, daha rahat uydurabiliyorlardı! Zamanla çok fazla kitap birikti ve tekrara düşmek istemeyen yazarlar, birtakım oyunlarla daha sanatsal ve şatafatlı metinler ortaya çıkartmak istediler. Ama özellikle son zamanlarda, yazabileceklerinin, ne olursa olsun daha önce yazılmış olanlar gibi yaşam öyküleri olabileceğini anlamaya başladılar gibi görünüyor. Böylesi  örnekler, çok uzun zamandır aktif ve profesyonel olarak yazanlar söz konusu olduğunda daha da artıyor. İşte Paul Auster da her zaman yaşam öyküsü metinleri kaleme almayı seçenlerden; üstelik kendisinin de öncülerinden olduğu postmodern oyunları ihmal etmeden. Son romanı 4321’de hem postmodern hem de realist olabilmek için seçtiği oyun, paralel ama tıpatıp evrenlerde aynı kişinin yaşam öyküsünü yazmak olmuş. Üstelik tekrarlara düşmeden yapıyor bunu; büyük ailesinden başlayıp sonuna kadar takip ettiği karakteri Archibald Isaac Ferguson’u, farklı sonlara ulaştırıyor. New Jersey’de 1947’de doğmuş (Auster’la aynı günlerde) Ferguson’un büyüme öyküleri, aile bireylerinin trajedileri, gündelik dramları, sanatsal eğilimleri, duygusal ve cinsel gelişmesi, entelektüel merakları, eğitim süreçleri, tarihi koşulları, toplumsal kavgaları, yolculukları ve kariyer seçimleri oldukça kapsamlı, olasılıklı ve kesişimli anlatılıyor; böylece biz okurlar 1950’lerden 1970’lere kadar Amerikan toplumu hakkında çok cepheli ve çok kapsamlı bir belgesel de okumuş oluyoruz.

 

Bir yazarın, kendi aynası olarak da nitelendirilebilecek bir insanın dört farklı olasılığı hakkında kurgu yapmasını nasıl yorumlayabiliriz? Kişinin oluşumunun, tarihi ve toplumsal koşullara ne kadar bağlı olduğunu mu göstermeye çalışıyordur? Talihin ya da talih diye adlandırdığımız darbelerin insanın hayatını ne kadar farklılaştırabileceğini mi göstermeye çalışıyor? Yolları çatallanan bahçenin insanları farklı güzergahlarda dolaştıracağını, ama zaman zaman da aynı noktalarda kişinin alternatif olasılıklarıyla kesiştireceğini mi anlatmak istiyor? Paul Auster’ın tüm yapıtlarında tesadüflerin, kaderi umulmadık boyutlarda değiştirmesinin örneklerini görmüşüzdür bugüne kadar. New York Üçlemesi, Şans Müziği, Ay Sarayı, Kehanet Gecesi, Yanılsamalar Kitabı pek çok noktasına kondurulmuş baht dönüşleriyle doludur. Bugüne kadar yazdığı en dev yapıt olan 4321’de de tesadüflerin kaderi nasıl değiştirebileceğine dair en kapsamlı kurgusal deneye girişiyor Auster ve tek bir insanın sağa ya da sola gitmek gibi basit bir değişiklikle bile ne kadar farklı yerlere savrulacağını gösteriyor; hatta o kişiyle ilgili tüm insanların da hayatlarının tamamen değişeceğini...

 

 

Psikanalistin divanındaymış gibi


Kişinin oluşumunda, karanlığa mı yoksa aydınlığa mı yöneleceğinde, kendisini nasıl hissedeceği ve neler yapmayı seçeceğinde etkili olan en önemli unsurun cinsellik olduğu da anlaşılabiliyor Ferguson’un olası hayatlarından. Cinsellikten önce aile ve çevre geliyor, sonra tarihsel koşullar, ruhsal ve entelektüel meraklar, talihin ya da kaderin (bir tür yazının) getirip götürdükleri ve elbette tüm bunları kişinin nasıl yorumladığı. Birtakım belirlenimcilikler ile rastlantısallıklar iç içe katılmış 4321’de ve muhtemelen her okur insanın gidişatı hakkında kendi sonuçlarını çıkaracaktır; bu noktada ne kadar Auster’la anlaşırız, ne kadar aynı sonuçlara ulaşırız bilinmez.

 

Çok iyi bir öykü anlatıcısı Auster, ama kadim öykücülerden değil, daha çok terapi kanepesine uzanmışçasına anlattıça anlatıyor; Kutsal Kitap’tan esinlendiğini hiç sanmıyorum, daha çok psikanalizden ve sinemadan esinlenmiş gibi. ABD’deki Yahudi toplumunun içinden çıkmasına rağmen Yahudilere özgü hikayeler anlatmıyor, Amerikalılara özgü hikayeler anlatıyor daha çok; bu açıdan, Philip Roth’un da ilerisinde (ne de olsa Roth, bazı romanlarını Yahudiler ve Yahudilik üzerine kurmuştu). Entelektüellik ve sanatçılık da Auster’ın karakterleri açısından önem taşıyor: Archibald Ferguson bir olasılığında eleştirmen/gazeteci, başka bir olasılığında şair veya roman yazarı oluyor. Aynı kadına farklı biçimlerde âşık olabiliyor, ama bir olasılığında kadınlar kadar (hatta daha fazla) erkekler de gönül tellerini (ve bedenini) titretiyor. Bazen New York’a uzanıyor bazen Los Angeles’a sıçrıyor, Boston’da da okuyabiliyor; üstelik sadece kendisinin değil, kuzeninin veya yakın arkadaşlarının da eğitim hayatları bambaşka yerlerde konumlanabiliyor.

 

Amerikan toplumunun gerilimleri de (özellikle ırk bazlı, politik boyutlu) Auster’ın romanında etraflıca yer verdiği meseleler. Kimi zaman kent isyanlarını anlatıyor, kimi zaman öğrenci hareketlerini; bazen olayların kıyısında kalıyor karakterimiz, bazen gazeteci kimliğine bürünüp olayların ve çatışmaların yakın takipçisi oluyor – radikalleşenlere de yer vermiş Auster (Weathermen ya da SDS ya da Black Panther gibi 1960’ların ve 70’lerin önemli muhalif oluşumlarından çokça dem vuruluyor). E. L. Doctorow’un romanlarında ya da Forrest Gump’ta olduğu gibi belgesel gerçekçiliğinde oluşturulmuş bir kurguda pek çok tarihe geçmiş detayın arasından geçiyor Ferguson ve arkadaşları büyürken.

 

 

 

4321 bir başyapıt sayılabilir mi?

 

Auster’ın şiirsel yetenekleri haricinde bugüne kadar biz okurlarına gösterdiği her numarası bu yapıtta gani gani var! Hatta şiir yazan Archibald hesaba katıldığında, bildiğimiz tüm Auster’lar kitaba dağıtılmış durumda. Çevirmen, sinemacı, öykücü, romancı, şair, entelektüel, aktivist, akademisyen, bohem sanatçı... Auster’ın her halinin Ferguson’da bir karşılığı var. Önceki romanlarından benzer temaları sıkı okurları bu romanında da bulacak elbette, ama çok daha kapsamlı, açık dilli ve aydınlatıcı biçimde. Paul Auster bizzat kendi hikayesine okurları çekmek yerine şahit olduklarını veya olabileceklerini kurgu bir yapıtta aktarmayı seçtiği için takdir edilmeli ve anlaşılan bu takdir yakınlaşıyor Auster’a: Man Booker Ödülü’nün kısa listedeki altı adayından biri oldu ve bana kalırsa şansı çok yüksek. Romanı yazmayı bitirdikten sonra programı rahatladığı için olsa gerek PEN America’nın özgür ifade grubunun başkanlığına geçti ve siyasal boyutları olan sosyal sorumluluk aldığını da gösteriyor. 1127 sayfalık bu dev romanın daha fazla okura ulaşması için birtakım başarılar elde etmesi, yayıncılık açısından taltif edilmesi de gerekecektir ve bunu Paul Auster gibi birisinden esirgemezler diye düşünüyorum. Türkiye’de çok seviliyor olsa da Auster, Seçkin Selvi’nin leziz çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlanan 4321, cüssesi nedeniyle peynir ekmek gibi değil de, şarküteriden alınacak bir Fransız peyniriymiş gibi tüketilecektir!

 

 

 


 

 

 

Görsel: Murat Miroğlu

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.