Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Edebiyatın ipiyle kuyuya inmek



Toplam oy: 80
B. Öztürk, D.A. Büyükarman, S. Şahin
Bağlam Yayıncılık
Yaratıcı yazar, malzemesini hangi kuyudan çekmektedir?

Yazarak delirenler, yazmadan delirenler, yazmasa delirecekler, yazdıkça delirmeyenler… Edebiyat ile delilik arasındaki ilişki, her çağda ve koşulda dikkati çeken konuların başında geliyor. Edebiyat deliliğin, delilik de edebiyatın katmanlarında usul usul dolaşıyor. Kafka, yazdığı bir mektupta, “Edebiyat, içimizdeki donmuş denizin buzlarını kıracak bir baltadır,” demiş mesela. Söz konusu donmuş denizin buzları bir ölçüde “deliliği” oluşturuyor olabilir. Burada belki de “hangi delilik” diye sorabiliriz.

Klinik tanılardan azade her çağ, her coğrafya, her toplum aslında kendi normallerini ve delilerini yaratıyor. Tıpkı kendi korkularını ve arzularını yarattığı gibi… Bu anlamda delilik kaygan bir zeminde yer alıyor. Psikanalist Pınar Padar, “yazar yazı sayesinde kendi zihninde yaşayacak bir alan, bir mekan yaratır ve muhtemel deliliğini denetim altına almaya çalışır. Çünkü hayalin peşine takılmak gerçeklikten kopma endişesini de birlikte getirecektir. İşte bu kendi içinde kaybolmaktan korkmak belki de edebiyatı var eden temel duygudur,” diye ifade eder. Ve bu nedenle de ona göre yazıyı “delilik değil, delirme korkusu yazdırır.” Yazı yazmaya vesile olan her neyse, yazının kendisinin birçok kişi için tedavi edici, sağaltıcı etkisi olduğunu düşünüyorum. Kişinin diğer insanlarla ve dahi kendisiyle iletişim kurmakta zorlandığı ıstırap verici zamanlar, durumlar vardır. İçe dönük olduğu, dünyaya temas edemediği, beynini kemiren onlarca kötücül düşünceyle boğuştuğu zamanlar… İşte bu anlarda yazı, çoğu zaman kurtarıcı bir işleve sahip oluyor. Kişinin kendisiyle yeniden temas kurmasına, iletişim yollarının açılmasına, rahatlamasına olanak sağlıyor. Horatius’un şu dizeleri tam da bu düşünceyi doğrular nitelikte: “Kelimeler yardım edecek perişan akla/ Kasvetli kara hastalığı dindirmeye ve hafifletmeye…” Peki nasıl oluyor da edebiyat bu “kasvetli kara hastalığı” hafifletebiliyor?

Bu sorunun kuşkusuz birçok bakış açısını yansıtan yanıtları var. Geçtiğimiz yıllarda bu yanıtların tartışıldığı bir sempozyum yapıldı. Sempozyumun içeriği ve dahası ise Banu Öztürk, Didem Ardalı Büyükarman ve Seval Şahin tarafından kitaplaştırıldı. Edebiyatın İzinde Delilik ve Edebiyat başlıklı kitap, “Delilik ve Tarih”, “Delilik ve Psikanaliz”, “Delilik ve Yazmak”, “Edebiyatta Delilik” olmak üzere dört bölüme ayrılmış. Kitabın sonunda da “delilik ve edebiyata” dair geniş bir kaynakça meraklı okuyucuya ulaşıyor.

“Yazar yazı sayesinde kendi zihninde yaşayacak bir alan, bir mekan yaratır ve 
muhtemel deliliğini denetim altına almaya çalışır."

 

Zihin açıcı sorular ve fikirler

 

Kitabın psikanalistler tarafından kaleme alınan bölümü ile “Edebiyatta Delilik” kısmı okuyucuyu oldukça sorgulatan ve ezber bozan bir tonda ilerliyor. “Köyün Delisi”nden Füruzan’a, Leylâ Erbil’den Halide Edip’e, Sevgi Soysal’dan Güngör Dilmen tiyatrosuna kadar delilik temasının işlendiği birçok karaktere ve yazara gönderme yapılıyor. Ancak gözlerimiz daha fazlasını da arıyor. Edebiyat ve delilik ilişkisi dendiğinde böyle bir kitapta “olmazsa olmaz”ları dikkatli okuyucu hemen fark edecektir.

“Delilik ve Yazmak” bölümünde ise Irmak Zileli, Birgül Oğuz, Murat Gülsoy, küçük İskender gibi isimler “Deliliği Yazmak” konulu bir soruşturmayla yer alıyor. İrili ufaklı birçok yazıdan oluşan bu soruşturma kapsamında deliliğin yazıda ve edebiyattaki yeri, çeşitli karakterler üzerinden incelenmiş; zihin açıcı sorular ve fikirler ortaya saçılıyor.

Pınar Padar’ın da yazısında dile getirdiği gibi Freud, 1907 tarihinde kaleme aldığı “Yaratıcı Yazarlar ve Gündüz Düşü” başlıklı makalesinde şöyle soruyor: “Yaratıcı yazar, malzemesini hangi kuyudan çekmektedir? Bizde olduğunu bilmediğimiz duyguların bile ortaya çıkmasına nasıl yol açar?” Freud’un bahsettiği o kuyu kuvvetle muhtemel bilinçdışının kuyusudur. İpi de, birçok şey olabilme ihtimalini taşısa da, bu kitap bağlamında edebiyattır. Bizler de edebiyatın ipiyle hem kendi kuyumuza hem de ötekinin kuyusuna ineriz çoğu zaman. İşte o kuyudan kovamıza doldurduklarımız edebiyat ve psikolojinin başlıca ilgi alanıdır. Kimi zaman satırlara dolan, kimi zaman psikoterapi odasında yankılanan… 

 

 

 


 

 

 

Görsel: Tolga Tarhan

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gökçe isimli bir kadın düşünün; bugün 34 yaşında olsun.

Ludwig Wittgenstein, “Ölüm, yaşam olaylarından biri değildir, ölüm yaşanmaz,” diyerek “hayati” bir teşhis koymuştu. Oysa insanlar ilk günden beri ölümü tartıştı; hala devam ediyorlar... Mevcut tartışmaya cinayetler ve onların sorumlularını aramak da dahil. Kısacası, bir yaşam olayı değil ama yaşamın ayrılmaz bir parçası, daha doğrusu gerçeği haline geldi ölüm.

Adını, polisiye edebiyatın başyapıtları arasında geçen Postacı Kapıyı İki Kere Çalar romanı ile duyuran James M. Cain, Mildred Pierce romanında ise bambaşka bir kimlikle çıkıyor karşımıza. Mildred Pierce, Amerika’yı sarsan ekonomik kriz yıllarında bir kadının hayata tutunma mücadelesini anlatan bir roman.

Salâh Birsel Türkçenin en ilginç, en özgün üslupçularından biri. Birkaç cümlesini okuyunca bile, “işte Salâh Birsel,” diye tanıyabileceğimiz bir sesi var.

İstanbul tarihçiler, edebiyatçılar, gezginler için bulunmaz bir kaynak. Hakkında yazılanlar, söylenenler ve hatta uydurulanlarla birçok esere ilham veren bir kent. Gerçi sadece “kent” kavramı İstanbul'u karşılamaya yetmiyor; şehir, kent, mekan, medeniyet vb birçok kelime İstanbul söz konusu olduğunda aklımıza gelenlerden.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.