Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

En büyük orman, başka büyük yok!



Toplam oy: 421
Erlend Loe // Çev. Dilek Baş
Yapı Kredi Yayınları
Kjersti Skomsvold'den sonra Erlend Loe de, yazdığı her şeyi merak ettiğim ve okuyabileceğim dillerdeki kitaplarının peşine düşeceğim Norveçli yazarlardan biri artık...

“Babam öldü.” Bu kadar basit ve bu kadar ağır bir cümleyle başlayan bir roman olarak, bizi alıp nereye götürecek acaba merakıyla başladığım Doppler, beni kesinlikle yarı yolda bırakmadı. Ta en başta verdiği o gizli vaadi yerine getirdi ve sandığımdan çok daha hafif dili (iyi anlamda) ve bir o kadar derin anlamıyla hem iç çekerek hem de kıkır kıkır gülerek okuduğum bir roman oldu. 

 

Beyaz yakalı, evli ve çocuklu bir adamın her şeyden vazgeçişini anlatıyor Doppler; bugüne kadar ne okulda, ne işte ne de evlilikte başarısızlığa uğramış, neye elini atsa başarılı olmuş, ortalamanın asla altında kalmamış, her alanda hep kazanan olmuş Doppler’in aldığı radikal bir kararın neticesinde değişen hayatının hikayesini. Doppler, yaşadığı kent Oslo’da, şehrin hemen kıyısındaki ormanda bisiklete binerken düşüp, yerde acı içinde hareketsiz geçirdiği dakikalar boyunca, öylece sırtüstü yatıp tepesinde uzanan gökyüzüne ve onu çerçeveleyen ağaçlara bakıyor ve bir anda ormanın durağanlığını, iç uyumunu, kusursuz dengesini ve sessizliğini keşfediyor. Keşfettiği şey, deneyimlediği modern şehir hayatına tezat olan bir şey: Doğa ve ondan da önemlisi hayatın gelip geçiciliği... Orada tüketim toplumunun parlak bir üyesi olarak uzanıp yatarken, bir süre sonra canının acısını unutuyor ve manzaranın kendiliğindenliği içinde her şeyi sıfırlıyor: “Yattığım yerde kalakaldım. Başlarda canım çok yandı. Kıpırdayamıyordum. Sessizce yatmaya devam ettim, zayıf bir rüzgarın titrettiği dalları seyrettim. Hayatımda, uzunca bir süredir ilk kez ortalık bu kadar sessizdi. Ağrılarım biraz dinince şahane bir huzur hissettim. Sadece orman vardı. Bin bir türlü duygudan, düşünceden, görev ve plandan oluşan her zamanki karışım yok olmuştu...”

 

Doppler, çalıların arasında yatarken keskin bir duyguyla baş başa kalıyor; kısa bir süre önce annesinin arayıp da babasının öldüğünü haber verdiğini ama pek bir şey hissetmediğini hatırlıyor ve o an farkına varıyor ki, babası artık yok ve ilelebet ölü kalacak: “Çalıların arasında yatarken bu durum bütün ağırlığıyla içime çöküverdi. Çok acıklı. İnsan bir var. Bir yok.” Girdiği derin düşünceler içinde şu gerçekle de yüzleşiyor: “İnsanlardan hoşlanmıyorum. Yaptıklarından hoşlanmıyorum. Temsil ettiklerinden hoşlanmıyorum. Söylediklerinden hoşlanmıyorum.” Ve o gün eve döndükten ve işten izin alıp birkaç günü evde geçirdikten sonra mutfak tezgahına bir not bırakıyor: Ormanda gezintiye çıktığını, orada ne kadar kalacağını bilemediğini, onu yemeğe beklememelerini söylüyor. Bir daha da eve dönmüyor. Ormanda bir çadırda yaşamaya başlıyor, herkesten ve her şeyden uzakta plansız ve basit bir hayat sürüyor. Bu hayatta ona kazaen tanıştığı ve mecburen evlatlık edindiği yetim bir geyik yavrusu ve henüz okula gitmeyen kendi oğlu eşlik ediyor. Doppler, yanında onlardan başkasını istemiyor; onlardan başka kimseyi sevmiyor gerçeğinden çok, ikisinden başkasıyla bir arada olmaya katlanamıyor. Ormanda kaldığı süre boyunca hem babasıyla hem de dahil olduğu toplumla hesabını kapatmaya çalışan Doppler, kendisine bir söz veriyor: “Medeniyete dönmeyeceğim!” 

 

Loe’nin satirizmi

 

Doppler, Oslo’nun kıyısındaki ormanda bisikletten düşüp, yerde acı içinde hareketsiz geçirdiği dakikalarda ormanın kusursuz dengesini ve sessizliğini keşfediyor.

 

 

Hikaye anlattığım şekliyle kulağa “Ferrari’sini satan bilge” gibi gelse de, roman bunun çok ama çok ötesinde bir yere denk geliyor: Erlend Loe’nin dili -daha doğrusu Dilek Başak’ın Norveççeden Türkçeye pırıl pırıl çevirdiği dili-, öyle bir atmosfer yaratıyor ki, hikayenin bütün duygusallığı ve ruhsal ağırlığı ağdalı bir biçim almadan ama yine de etkili bir şekilde varlığını korurken, mizah ve hiciv satır arasından ustalıkla kendisini hissettiriyor. Doppler’in hem geçmiş hem de mevcut hayatıyla ilişkisi, hatırladıkları ama en çok yavru geyikle olan ahbaplığı neredeyse absürtlüğe varacak bir tuhaflıkta seyrederken, Norveçlilik üzerinden modernlik ve tüketim toplumu, keskin bir zekanın ürünü oldukları aşikar detaylarla okurun gözüne sokmadan maharetle yerden yere vuruluyor. Loe’nin satirizmi romanın baştan sona en güçlü silahı; kentten doğaya kaçış fikri her ne kadar ayak basılmış bir patika olsa da, bu konu her ne kadar sündürülmüş olsa da, Loe’nin kalemi, herkesten ve her şeyden uzaklaşan Doppler’in hikayesini biricik kılmayı ve onu son satıra kadar heyecanla okutmayı başarıyor. 

 

Romanın bütününe dair söyleyeceklerimin yanı sıra bir başkarakter olarak Doppler’e bayıldığımı söylemeliyim. Onun özellikle dobralığını çok sevdim: Kendisine ve başkalarına karşı açıksözlülüğünü ve bir karakter olarak orijinalliğini ve tutarlılığını hayranlıkla okudum. Öte yandan varoluşsal sancılarını dile getiriş tarzını, hem çok duygusal ama bir o kadar da umursamaz bir adam oluşunu, filozofluğunu, politik tavrını, orta sınıf eleştirisini, her durumu lafı dolandırmadan ustaca özetleyen sakin aklını... Hamile karısının isyanına şöyle cevap veriyor bir yerde ve her şeyi –neredeyse her şeyi– özetliyor bu cümleleri: “Ben de keyfimden orada yaşamıyorum. Ormandayım çünkü ormanda olmalıyım. Beni anlayamazsın çünkü ormanda bulunma zorunluluğunu hiç hissetmedin. Sen hayatını gayet güzel idame ettiriyorsun, bense zar zor; sen insanlarla hiç zorluk çekmeden anlaşıyorsun, benimse onlarla geçinmeye gönlüm yok.” 

 

Norveç edebiyatının en çok okunan yazarlarından biri olan Erlend Loe’yi bu kadar zaman nasıl fark etmemişim bilemiyorum. Baskısı tükenmiş bir kitabı daha var Türkçede, bu da ikincisi. Umarım devamı acilen gelir (özellikle Doppler’in devamı niteliğindeki Volvo Lastvagnar). Hızlandıkça Azalıyorum ile keşfettiğim Kjersti Skomsvold’den sonra Erlend Loe de, yazdığı her şeyi merak ettiğim ve okuyabileceğim dillerdeki kitaplarının peşine düşeceğim Norveçli yazarlardan biri artık...

 

 

 


 

 

* Görsel: Tolga Tarhan

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Alberto Manguel, edebiyata, tarih boyunca yazılmış olanlara, dünyanın geneline, insanlık haline karşı derin ilgisiyle, kıvrımlı, oyuncu, zengin yazı diliyle çağımızın önemli denemecilerinden biri. Borges’le, ömrünün başında (Borges’e kitap okuyarak) ve sonunda (Arjantin Milli Kütüphanesinin başına geçerek) kurduğu ilişkiyle de, en azından biz meraklılar için, önemli bir geleneğin sürdürücüsü.

Bazı kitapların ilk sayfasını okumaya başladığınızda, yazarı daha önceden tanımıyorsanız eğer, ilk cümleler okuma motivasyonunuzu etkiler. “Eyvah klişe bir roman okuyacağım” ile “hayır, başka türlü bir metin karşımdaki” arasında kalırsınız. Bahar Feyzan’ın kitabının ilk sayfası, ne yalan söyleyeyim, beni biraz ürkütmedi değil.

İlk okuduğum aşk mektupları annemle babama aitti. Kaç yaşındaydım hatırlamıyorum; sanırım ortaokula gidiyordum. Üzerinde ayçiçek motifleri olan yaldızlı büyük bir çikolata kutusunun içinde yer alan ve salondaki vitrinin en üstünde saklanan aşk mektupları… Bolca özlem, tutku, sevgi içeren…

Dünyanın hemen her diline çevrilen -67’si roman, 17’si hikaye kitabı, 21’i tiyatro oyunu olmak üzere- yüzden fazla eseriyle Agatha Christie, polisiye tarihinin -hiç kuşku yok- en tanınan ve muhtemelen de en çok okunan yazarı.

Bir bilinmez yazar ve çoksatar bir kitap… 83¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi’nden bahsediyorum. Gulliver’in Seyahatleri’nin yazarı Jonathan Swift’in, “Herkes uzun yaşamak istiyor, ama kimse yaşlanmak istemiyor,” sözü, yaşadığımız çağın ruhunu bu kadar iyi yansıtırken, 83 yaşındaki bir ihtiyarın güncesine gösterilen bu ilgiyi neye bağlamak lazım?

Söyleşi

 

Emily Gould ile söyleşi // Zeynep Şen


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.