Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Feminizmin kapsama alanı dışındaki kadın



Toplam oy: 74
A. J. Finn // Çev. Ozan Erdoğan
Pena Yayınları
Penceredeki Kadın’ın baş kahramanı Anna, Kayıp Kız ve Trendeki Kız gibi diğer “Kız” romanlarındaki baş kahramanlardan farklı.

Feminist farkındalığın aksesuvarlaşıp yakalara takılan rozetler, sloganlı tişörtler, pembe berelerle süslenmesi, anaakım tarafından sahiplenilmesi, edebiyattan destek alması, sosyal medyayı ele geçirmesi, popüler kültürün ta kendisi olması gözleri fazla kamaştırdı. Buna rağmen Batı’da feminizmler kavga ediyor. Farklı feminist dalgalar arasında bir nesil çatışması var. Özellikle ikinci dalga feministler, davanın anaerkleri olarak, demode değerleri yüzünden milenyum kızkardeşliğinin dışına itilmiş durumda. Daha büyük bir çatışma “kesişimsellik” kavramı üzerinden yürüyor ve kadınlığın ırk, sınıf, din, cinsel kimlik gibi kesitlerle katmanlaştırılmadan politikleşemeyeceği ve yüzeysel kalacağı fikri savunuluyor.

Bir zamanların “güçlü ve bağımsız”, “çocuk da yaparım kariyer de” kadını, erkeklerin arenasında girdiği kariyer, sosyal statü, ekonomik güç, yönetici sınıf olma savaşında, “liberal” rekabetle arkasında bırakmış olduğu kadınlar tarafından feminizmin kapsama alanı dışına itildi. İşte bu beyaz, orta sınıf, ayrıcalıklı, artık genç olmayan kadın, son zamanlarda çoksatar romanların baş kahramanı olarak tekrar piyasaya sürülmüş durumda. Yeni görevi: Statüsünü kaybetmiş, anneliği becerememiş, sevilmeyen, depresyonda, kullandığı ilaç ve alkol yüzünden deliryum içinde güvenilmez bir anlatıcı olmak. Bu kadını Big Little Lies, Kayıp Kız ve Trendeki Kız romanlarında, ve bu romanlardan uyarlanan dizide ve filmlerde gördük. Orta sınıf ayrıcalık o kadar stilize edilmiştir ki, yaşadıkları şiddet karşısında ikircikli bir tepki doğar: Empati mi hissetmeli, “schadenfreude” mi? Yenildiği ve yardım isteyemediği mesele erkek şiddeti midir, diğer kadınlarla rekabeti mi?

Penceredeki Kadın’ın baş kahramanı Anna da bu kadınlardan biri. Eskiden çocuk psikoloğu olan Anna, okudukça ortaya çıkacak bir travma yüzünden mesleğini ve ailesini kaybetmiş, dışarıya çıkmak şiddetli panik ataklara neden olduğu için de kendi evinde hapis, yalnız bir kadındır. İhtiyaç duyduğu her şey için eve servis hizmeti vardır. Bütün gün merlot ve anti depresan ilaçlar içerek, yaşadığı soylulaştırılmış mahallede milyon dolarlık evlerde yaşayan komşularını dikizleyerek vakit geçirir. Yakışıklı kiracısı ve komşunun ergen oğlu, Anna’nın hayatındaki erkeklerdir. Bir gün pencereden komşu evde bir kadının öldürüldüğünü görür ama kimse ona inanmaz. Güvenilmez anlatıcı olduğundan, Anna bile kendine inanmaz... 100 kısa bölüme ayrılmış romanda, okurun merak duygusuyla ustaca oynanıyor: Anna’nın geçmişine dair gizem, travma geçiren birinin gerçekleri kabullenmesine uygun bir ağırdan almayla anlatılırken, cinayeti aydınlatacak detaylar hızla, ve her bölümde yön değiştirerek veriliyor.

Bu pencereden cinayet görme size Hitchcock’un Arka Pencere filmini hatırlattıysa, yazarın amacı da zaten bu benzerliği kullanmak. Roman boyunca eski siyah beyaz filmlere göndermelerle, Anna’nın yalnızlığına “noir” bir atmosfer eşlik ediyor. Gerçekle kurmacanın karışması için zorlama da olsa ideal bir atmosfer bu. Hitchcock’tan faydalanmak, yazar A. J. Finn’in uyguladığı stratejilerden sadece biri.

Bir proje roman


William Morrow yayınevinin yönetici editörlerinden Daniel Mallory, piyasa başarısı garanti domestik gerilim türünde bir “Kız” romanı yazar, cinsiyetsiz takma isim A. J. Finn imzasıyla yayınevlerine gönderir. Patricia Highsmith’in Ripley karakteri üzerine tez yazmış, uzun yıllar depresyonla ve bipolar bozuklukla mücadele etmiş Mallory’nin, hem edebi hem klinik içgörülerle desteklediği romanının çok beğenildiği kulaktan kulağa yayılır. Yazarların ve okurların ortak suçlu zevkinin başkalarının hayatını gözetlemek olduğunu çok iyi hesaplamıştır. Sonuç: Milyon dolarların döndüğü pazarlıklar, 35 ayrı ülkede lansman, çok satarlar listesinde birincilik, film haklarının satılması, Kate Winslet’e başrol.

Bu titiz projelendirmeye rağmen, Anna, diğer “Kız” romanlarındaki baş kahramanlardan farklı. Kayıp Kız ve Trendeki Kız’da kullanılan güvenilmez anlatıcı kadınlar, intikam peşinde ve tehlikeliydi. Kaderlerini kendi ellerine almaları, meşru müdafaaydı, kurtuluştu, katarsisti. Oysa Anna’nın agorafobik olmasının altında yatan travma son derece ağır bir suçluluk duygusu. Güvenilmez anlatıcı olması bu suçluluk duygusuyla yüzleşemediğinden. Geçmişin detayları ortaya çıktıkça Anna bir mazeret bulmuyor kendisini kurtaracak ve okura kendisini affettirecek. Birinci tekil şahsın ağzından yazılsa da, baştan sona yazarın Anna’yı yargılayıp cezalandırdığını hissediyorsunuz. Kendini öldürmesinden mi endişe duysun okur, yoksa bir cinayete kurban gitmesinden mi? Tam bu noktada, Anna’nın,m Anna Karenina’ya dönüşmesine izin vermiyor yazar.



Açık alan korkusu


Romandaki erkeklerin hiçbiri kötü adam değil. Biri henüz erkek bile değil. Polis bile iyi aile babası. Böylece Anna, bir anne ve eş olarak hatalarıyla ve başarısızlıklarıyla tek başına bırakılıyor. Pencereden bir başka anne ve çocuğun hayatına dahil olsa da, yine kurtarıcı olmayı başaramıyor. Ev kadını olmayan, yuvasını yıkan bir kadının agorafobi üzerinden eve mahkum olması ibretlik bir simge olarak romanın merkezinde duruyor. Ağır depresif ruh hali ve panik atakların son derece detaylı ve gerçekçi tasviri ile, agorafobinin ilahi bir cezalandırma, bedel ödetme aracı gibi törenleştirilmesi çok iyi bir karşıtlık enerjisi veriyor romana. Yazarın, yarattığı karakteri böyle cezalandırmaya ne hakkı var diye düşündürse de… Agorafobi, yazarın aslında pek kastetmediği toplumsal bir saptamaya da götürüyor okuru. Aynılaşarak, uyumsuzluk yapmadan, dışlanmadan, rollerimizin hakkını vererek merkeze yakın durma irademiz bizim büyük agorafobikliğimiz değil mi? Agorafobiye sığınmıyor muyuz? Ve Anna, merkezden uzaklaştığı için eve hapsedilmiyor mu?

Eğer geleceği kesişimsellikse, feminizm bütün kadınları kapsamadığı sürece bir karşı çıkış, bir hareket olarak varlığını sürdürecek. Beyaz orta sınıf kadın, kapsama alanı dışında tarihsel bedel öderken, kurmaca içinde cezalandırılma maceraları devam edecek. Tahminimce bu konuyla ilgili bir sonra konuşacağımız roman, Fas asıllı Fransız Leïla Slimani’nin Goncourt ödüllü romanı, İngilizceye The Perfect Nanny diye çevrilen Chanson Douce olacak.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Esra Kalay

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Büyülü gerçekçilik denince akla ilk gelen yazarlardan olan Dino Buzzati’nin yüz elli altı mikro metinden oluşan Tam O Anda kitabı, geçtiğimiz günlerde Eren Cendey’in harika çevirisiyle yayımlandı.

Gökçe isimli bir kadın düşünün; bugün 34 yaşında olsun.

Ludwig Wittgenstein, “Ölüm, yaşam olaylarından biri değildir, ölüm yaşanmaz,” diyerek “hayati” bir teşhis koymuştu. Oysa insanlar ilk günden beri ölümü tartıştı; hala devam ediyorlar... Mevcut tartışmaya cinayetler ve onların sorumlularını aramak da dahil. Kısacası, bir yaşam olayı değil ama yaşamın ayrılmaz bir parçası, daha doğrusu gerçeği haline geldi ölüm.

Adını, polisiye edebiyatın başyapıtları arasında geçen Postacı Kapıyı İki Kere Çalar romanı ile duyuran James M. Cain, Mildred Pierce romanında ise bambaşka bir kimlikle çıkıyor karşımıza. Mildred Pierce, Amerika’yı sarsan ekonomik kriz yıllarında bir kadının hayata tutunma mücadelesini anlatan bir roman.

Salâh Birsel Türkçenin en ilginç, en özgün üslupçularından biri. Birkaç cümlesini okuyunca bile, “işte Salâh Birsel,” diye tanıyabileceğimiz bir sesi var.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.