Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Göle bırakılan taşlar



Toplam oy: 271
Gülayşe Koçak
Alfa Yayıncılık
Deneme türü ne güzeldir; zihne küşayiş verir, dili lezzetlendirir, kalbi pırpır attırır, ceviz sandıktaki anıları havalandırır, geleceğin albenili gelinine çeyizler düzdürür.

Tarihçi Ahmet Refik, 1918'de yazdığı yolculuk günlüğüne Hatıralar ve Tahassüsler adını verir. Bizde, edebi bir form olarak günlük tutmanın, biraz daha şekil değiştirerek deneme yazmanın tarihi pek gerilere gitmez. Edebiyat tarihimizde de bu yolu tutanların sayıca az oluşunda üzülüp eseflenecek pek çok şey vardır. Bir nefeste sayabileceğimiz denemecilere bakalım: Dil doktorumuz Nurullah Ataç, yaşama felsefecimiz Nermi Uygur, önce ekmeklerin bozulduğunu hatırlatan Oktay Akbal, dil sincabı Sâlâh Birsel, Türk edebiyatının lebiderya penceresi Tomris Uyar, dil bukalemunu Enis Batur... İkinci bir nefes çekip düşünmeye dursak başka isimler de buluruz elbet ama üçüncü nefese pek bir isim kalmaz. Halbuki deneme türü ne güzeldir; zihne küşayiş verir, dili lezzetlendirir, kalbi pırpır attırır, ceviz sandıktaki anıları havalandırır, geleceğin albenili gelinine çeyizler düzdürür.

 

Fakat gam yok, postmodern estetiğin bu husustaki nimetlerine bakmakta fayda var. Bu yeni estetik türlerin sınırlarını bulanıklaştırarak öyküyü, anlatıyı, denemeyi birbirine yaklaştırıyor. Diğer yandan, kendine dönük yazarın ortaya çıkardığı metinler de ister istemez anı kırıntılarına, kişinin kendi geçmişindeki yoğun duyguların tetiklediği öykü parçalarına yaslanıyor. Yaratıcı yazarlık ve drama atölyelerinde de kursiyerlere metinlerinin daha sahici olabilmesi için kendilerine dönmeleri sık sık salık veriliyor. Bu açıdan bakıldığında, deneme-anı-öykü arası metinlerle daha sık karşılaştığımızı siz de fark etmişsinizdir.

Sözü bağlarsak; edebiyat semasına daha çok roman uçuran, edebiyatın arzında da yaratıcı yazma atölyeleri düzenleyen Gülayşe Koçak, Denemedi Demeyin nam bir eser bıraktı gökyüzümüze. Dört ana bölüm içinde kısa denemelerden oluşan bu metinler, dilleri, biçimleri, üslupları ve perspektifleri bakımından bir önceki yüzyıldan ayrıldığını, tam da bugünün estetiğine hitap ettiğini belli ediyor. Genç cumhuriyete doğmuş yazarlar, kendilerince ciddi, hatta hayat memat meselesi olan mevzuları yazmaya daha meyyallerdi; Gülayşe Koçak ise kendi tecrübeleri, ailesi, arkadaşları, öğrencileri ve hatıraları üzerine yazmayı tercih ediyor. Onlar gazete yazısına, fıkraya, eleştiriye öykünen denemeler yazıyorlardı; Gülayşe Koçak, denemesini öyküleştiriyor. Eski yazarlarda kendilerini edebi bir karaktere –uzak, ciddi, vakur bir gölgeye– dönüştürme eğilimi dikkat çekiyordu; Gülayşe Koçak, ne tatlı bir sesle, olduğu kişi olmaktan memnun olarak kalemi kavrıyor.

 

Diğer bir nokta ise, tam da yaratıcı yazarlık atölyelerinde vurgulandığı üzre müellif, "ben"i önemsiyor. Rilke'yi hatırlayalım, "gittikçe genişleyen halkalar içre yaşarım ben," diyordu. Koçak gölü değil, bir göle bırakılan taşın oluşturduğu halkaların izini sürüyor. Bu durumun eleştirilecek yanları pek fazla. Yazma atölyeleri düşünüldüğünde, gölde bir taş yağmuruyla karşılaşıyoruz. Bu durum, gölle temas etmeye ihtiyaç duyan, kendi çıkaracakları halkaları merak eden kursiyerler için sağaltıcı bir tecrübe olsa da, edebiyat atmosferini çok fazla benmerkezli metinle dolduruyorlar. Fakat Gülayşe Koçak, hem kendinin hem gölün hem de gölgeki diğer canlıların hakkını vererek bırakıyor taşlarını. Kulağımızda duru bir su sesi, burnumuzda yeşimli bir rahiya, dilimizde şekerli bir tat bırakıyor.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Muhammed Ali Üzen

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.