Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Güneşin yeni ışıklarıyla gelen öyküler



Toplam oy: 894
Doğu Yücel
Doğan Kitap
Güneş Hırsızları bizleri edebiyatın okunma biçimlerinin sınırlarını genişletmeye davet ediyor.

Genç kuşak Türk edebiyatına yakından bakacaksak "tür edebiyatı" yaratma konusunda çaba gösteren yazarların yapıtlarına özellikle dikkat etmek gerekiyor çünkü onlar 1950'lerde boy atan modernist eğilimlerin etkisiyle yola devam eden; Sait Faik, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay gibi yazarların "paltosundan çıkmakla" övünen bir edebiyatçı kalabalığının "ciddiyet ve yüksek edebiyat" talebiyle kolaylıkla gözden kaçıveriyorlar. Polisiye ya da bilimkurgu, gotik ya da fantastik, Türk edebiyatındaki tür denemeleri çoğunlukla sadık okuyucular ve yazarları arasında kapalı devre bir sistem olarak varlıklarını sürdürmeye devam ediyor. Sevindirici olan ise, tür yazmayı deneyen yazarların kendilerini uydurulmuş bir edebiyat hiyerarşisi hezeyanına kaptırmayıp cesaretle ve tutkuyla, hayalgücünü ve yenilikleri kucaklayarak yazmaya devam etmeleri. Yazdıkları, başlı başına bir edebi lezzet verdiği gibi bireylerin ya da toplumların korkularından, kaygılarına, körlüklerinden, bıkkınlıklarına, özlemlerinden umutlarına kadar en çetrefilli durumlara yönelttikleri çeşitli bakış açılarını barındırabiliyor bünyelerinde.

 

90'ların sonundan itibaren müzik yazarlığı ve senaristliğiyle de tanıdığımız Doğu Yücel edebiyatta tür kavramına hak ettiği değeri veren yazarlardan biri. Filme de uyarlanan Hayalet Kitap ve ikinci romanı Varolmayanlar'dan sonra öyküye geri döndü ve Güneş Hırsızları ile çıktı karşımıza. Kitapta yer alan 12 öykü şehir-fantezisi, distopya, uzay bilimkurgusu, geleneksel masal gibi çeşitli anlatılardan oluşuyor. İlk çağlardan uzak geleceğe kadar farklı zaman dilimlerinde geçen, bizleri birbirinden ilginç karakterlerin zihnine ve dünyalarına götüren öyküler edebiyatın ve hayal gücünün imkanlarından keyifle ve başarıyla yararlanırken içine daldığımız zaman ve uzay yolculuğu bizi bir an olsun bile bugünden uzaklaştırmıyor. Bu anlamlı çelişkiden kasıt, gerek geçmişte gerekse gelecekte geçen her türlü öyküde kanatlanıp uçan hayal gücünün, pekala bugün yaşadığımız döneme dair gerçeklikleri hikaye ediyor oluşu. Günümüzün kariyer odaklı hırs bombardımanlı habitatında kendin olma; rasyonalite ve mistisizmin birbiriyle aşk ve nefret ilişkisi içinde olduğu bir ortak kümede saf mutluluğu, aşkı, ilhamı, hayatın anlamını arama çabaları; 2014 Türkiye haziranında sokağa direnişin dışında ve karşısında çıkanların ruh halleri; canımız, kanımız, mutluluk ya da mutsuzluk sebebimiz Güneş'ten mahrum kalsaydık Dünyalı toplumlar olarak halimiz nice olurdu gibi sorular... Tüm bu meseleler son derece keyif verici gerçeküstü ve fizikötesi dokunuşlarla zihnimize keyifli bir ziyarette bulunuyor.

 

"Rüya Tarifleri"nde alışılageldik taytlı ve kaslı süperkahramanlardan farklı bir süperkahraman çıkıyor karşımıza: Yaptığı yemeklerle rüyaları kontrol edebilen "komşu kızı" mütevazılığı ve tatlılığında bir süperkızla tanışıyor, onun kendisi ve dış dünyası için istediği mutluluğu yaratma çabalarıyla empati kuruyoruz. Sinemanın doğası gereği "büyülü" olduğu dillerimize pelesenk olmuştur. "Sinemaya Tek Başına Gidenler"de bu büyü, bir sinema salonunda kelimenin tam anlamıyla gerçek oluyor ve büyünün gündelik hayatlarımızın en somut bazı gerçekliklerinden hiç de kopuk olmadığını hem üzülerek hem de gülümseyerek görüyoruz. İlk çağlardan bugüne uzanan "Karanlığın Ortası"nda bir ıslık, umudu sorgulatıyor. "Aynasız Güzelin Masalı" Yunan mitlerini, Ovid'in Metamorfozlar'ını anımsatır bir biçimde geleneksel bir masal formunda, yansıma ve narsisizm teması üzerinden bir oluşum hikayesi anlatıyor.

 

 

Kahramanları için "Melek mi Şeytan mı?" sorusunu sorduran "Melek" adlı öykü; dolmuşta, otobüste, umumi tuvaletlerde gündelik hayatımızın en zaruri ve sıradan alanlarına nokta atışı ulaşarak iyiliğe ve kötülüğe pabucunu ters giydiriyor. Kitabın belki de "novella" olarak tabir edilebilecek en uzun öykülerinden biri olan "Evim Güzel Evim" hep hayalini kurduğu gibi Maupassantvari öyküler yazmakla dizi senaryosu yazmak arasında kalan bir yazarı konu ediniyor. Yazarımız, yeni aldığı evde hezeyanlarıyla boğuşurken eşya da ruh kazanarak kendi hezeyanlarını karakterin üzerine boca ediyor. Yücel'in yeteneği ve hassasiyeti olan sinematografik anlatısının Hitchcock usulü bir gerilimin de yardımıyla, bu öyküyle birlikte oldukça yol katettiğini söylememiz gerekiyor.

 

"Hayatın Gıcık Anlamı"nda, hep yollarını gözlediğimiz uzaylılar "o meşum gün" gelip Dünya'yı istila ettiklerinde insanoğlunu en zayıf noktasından, dini duyguları ve hayatın anlamını keşfetmeye dair bitmek tükenmek bilmeyen merak duygusundan vuruyorlar. Ozzy Osbourne ve George Lucas'ın da misafir oyunculuk yaptığı bu öyküde mizah ve ironi üst noktalara çıkıyor. Peki ya Gezi olaylarında doğaüstü güçlere sahip insanlar olsaydı? "Camgöz ve Duman" direnişin farklı cephelerinden insanların iç dünyalarına götürüyor bizleri. Doğaüstü unsurlardan beslenerek, her şeyden önce sahici bir baba-oğul hikayesini didaktik bir söyleme kaçmadan yürek burkarak anlatıyor. Hemen ardından gelen ve kitaba adını veren "Güneş Hırsızları" ise bu yürek burgusunu çözerek, Güneş'in çalınmasıyla beliren karanlıkta, muzır mizahıyla bizi yeniden gülümsetiyor.

 

Popüler kültürün edebiyatın içinde yer alışını topyekün eleştiren küçümseyici tavır ne kadar sorunluysa, popüler kültürü "arabesk-futbol-nostalji" gibi garantili hazır paketlerle edebiyatın hizmetine sokan eğilimlere de artık dikkatle yaklaşılması gerekiyor. Buna karşılık Yücel'in öykülerinde karşımıza çıkan popüler kültür örneği diyebileceğimiz unsurlar, bugünü aktarmak için kaçınılmaz olarak kullanılmış ya da öykünün içinde değerlendirilebileceği tür anlayışının ruhunu pekiştiren metinlerarası unsurlar olarak daha işlevsel bir boyutta duruyorlar ve işliyorlar. Yazarın kendi külliyatı içinde referanslar göndererek gezinen Hayalet Gemi, Macera Tüneli serisi gibi unsurlar ise hem giderek kendi karakterini bulan bir edebiyat anlayışına katkıda bulunuyor, hem de Güneş Hırsızları okunup bittikten sonra bize yan deneyimler sunuyor: Macera Tüneli serisini, Maupassant'ın "Horla"sını açıp okuma şansı, öykülere eşlik eden şarkıları dinleme seçeneği, ne yapıp edip beyazperdede E.T'yi izleyebilme ihtimaline kafa yormak gibi. Güneş Hırsızları bizleri edebiyatın okunma biçimlerinin sınırlarını genişletmeye davet ediyor.

 

 


 

 

* Görsel: Diane Fairfield

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.