Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Hollanda'da sürgün



Toplam oy: 1258
Kader Abdolah
Hitkitap
Hollanda Kraliçesi günlerden bir gün o kapıdan içeri girip pos bıyıklı, güleç yüzlü bu adama "Kitabınızı okudum," demiş ve Hollanda'nın meşhur lalelerinden birini uzatmış mıdır acaba?

Ağır ahşap kapıyı olanca gücümle itiyorum. Kapının üzerine asılmış küçük çıngırak gelişimi haber veriyor ev sahibine. Tezgahın ardındaki orta yaşlı, pos bıyıklı adam başını okumakta olduğu gazeteden kaldırıyor ve göz göze geliyoruz. Gözlükleri burnunun ucuna doğru hafifçe kaymış, bana gözlüklerinin üzerinden bakıyor. "Yakını göremiyor herhalde," diye düşünüyorum. İnsanın yaşı ilerledikçe meydana çıkan bir araz bu.

 

Göz göze gelmemizle pos bıyıklı adamın yüzüne geniş bir gülümseme yayılıyor. Kahve kokusu aramızdaki boşluğu doldururken adam eliyle bana tezgahın önündeki iskemleyi işaret ediyor. Geçip oturuyorum. Kısa bir an sonra önümde, metal bir kupanın içinde buğusu tüten sıcak bir kahve var. Gülüyorum. Bu adam beni hiç mi hiç tanımıyor. Tanısaydı bu kadar küçük bir fincanla yetinemeyeceğimi bilirdi. Fakat sesimi çıkarmıyorum, misafir olarak bulunduğum bu yerde sesimi çıkarmamam gerek. Ben dinleyiciyim. Rolüme sadığım. O anlatıcı. O da rolüne sadık. Velhasıl fazla uzatmadan söze giriyor: "Okur! Kahve simsarıyım ben ve Laurlergracht 37'de oturuyorum."

 

 

Aslına bakarsanız ben oraya hiç gitmedim. Hiç Amsterdam'da bulunmadım ve o çıngırak gelişimi hiç haber vermedi. Fakat yine de gözlerim uzağı pek iyi görmez. Ama yakını iyi görüyorum ve Kader Abdolah'ın Karga romanını Mürset Topçu çevirisiyle elime aldığım ilk andan son ana kadar bu hissiyatla yaşıyorum. Kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar o iskemleden bir yere ayrılmıyorum, üstelik kahvem önümde hızla soğuyor. Kitap ilk anından son anına kadar benimle konuşuyor, bana anlatıyor, gözlerimin içine bakıyor. Öyle ki kimi bölümlerin sonunda, örneğin yazarımın karısı içeriden seslendiği için, verilen küçük aralarda boşluğa düşüyor ve bir sonraki sayfayı hızla çeviriyorum. Kitabın bütünü yaşça sizden büyük ve çokça görüp geçirmiş bir beyefendinin anılarını tatlı tatlı dinlemek gibi. Çoğu kere hüzünlü ama hiçbir zaman umutsuz değil. Ne kadarı yazarın başından geçmiştir, ne kadarı hayalinin ürünüdür kestiremiyorum doğrusu. Gerçek ile kurgunun birbirini sarmalayan bir haliyle karşı karşıyayım. Kendisi Felemenkçe'de henüz hiçbir kitabı yayınlanmamış, gizli bir yazar olan kahramanımızın İran'da başlayan hikayesi yakın tarihin önemli bir kesitine tanıklık ediyor, Türkiye'ye şöyle bir uğruyor ve sonunda kendini kahramanımızın dilinden bihaber olduğu Hollanda'da buluyor. Kitabın baş karakteri Refik Fuad'ın yaşam öyküsü çoğu köşe başında yazar Kader Abdolah'ınkiyle kesişiyor, fakat yazar kendi hayat hikayesini anlatmak istese bir roman değil hatırat yazardı, değil mi?

 

Aslına bakarsanız bu kitabı okumaya karar vermemi sağlayan asıl şey kitabın arka kapağındaki küçük bölümdü:

 

"Günün birinde televizyonda başı taçlı bir soylu gördüm. Kraliyet koltuğuna oturmuş, uzunca bir metin okuyordu. Hollanda kraliçesi olabileceğini düşünerek izlemeye devam ettim onu. Konuşmasından tek bir sözcük anlamıyordum. Sırf seslerden ibaret zincirdi sanki duyduklarım. Düşündüm: Bu kraliçenin dilinde yazmak, ne müthiş bir deneyim olurdu. Elim içgüdüsel olarak kalemime uzandı. Defterimin sayfaları karmakarışık bir hikayeyle doldu. Sonra hayretle kendimi daha iyi hissettiğimi fark ettim. Boğazımı tıkayan yumruk yok olmuştu."

 

Anadil felci

 

Bir yazarın içine doğmadığı, sonradan öğrendiği bir dilde yazma çabası her zaman dikkatimi çekmiştir. Kader Abdolah da dilinden ve kültüründen ayrı düşmüş, sürgün bir yazar. Öyle ki zihni öyküleriyle dopdoluyken kendini öykülerinin dilinden anlamayan insanların ortasında buluvermiş. Diğer sanatlar içerisinde edebiyatın yaşadığı handikap bu olsa gerek. Bir müzisyen dünyanın neresine giderse gitsin zihninden taşan müzik aynı olup bu müzikle hiçbir millet ayırmadan insanların ruhuna ulaşırken edebiyat öyle ya da böyle şartlara ayak uydurmayı gerektiriyor. Van Gogh'un Ayçiçekleri tablosu dünyanın her yanında aynı anlamı taşırken bir yazarın yazar olarak kalabilmesi ancak okurunun dilinden anlamasıyla mümkün. Kader Abdolah'ın da yaşadığı ve romanına aktardığı aynen bu. Refik Fuad her ne kadar kahve simsarlığından geçimini sağlasa da yazar olarak kalması okurunun dilini çözmesine bağlı. Anadili tarafından felce uğramak bir yazarın başına gelebilecek en korkunç şeylerden biri olsa gerek.

 

Kader Abdolah'ın Felemenkçe yazmaya başlaması birtakım zaruretler neticesinde gelişse de anadili yerine başka bir dilde yazmayı tercih eden birçok yazar da var. Örneğin İrlanda'nın dünyaya hediye ettiği birçok dehadan biri olan Samuel Beckett'in ana dili günümüzde dünyanın en geçerli dili sayılan İngilizce'ydi. Ayrıca üniversitede İngilizce ve Fransızca üzerine eğitim görmüştü ve gençlik yıllarında Paris'te İngilizce öğretmeni olarak çalışmıştı. Fakat Beckett beklenenin aksine eserlerini çoğu kere İngilizce değil, Fransızca olarak yazıyordu. Fransızca yazdıklarını İngilizce'ye de kendisi çeviren Beckett'e sorarsanız sonradan öğrendiği bu dilde yazmak onu anadilinin köhneleşmiş, şairane kalıplarını içgüdüsel olarak kullanmaktan koruyor, daha sistematik ve tasarlanmış bir biçimde yazmasını sağlıyordu. Kısacası Beckett Fransızca yazarken sadece içgüdülerini izlemiyor, aynı zamanda kullandığı her bir sözcük üzerine düşünüyordu da.

 

Kader Abdolah'ın başına gelen de bu mu? Yazarı olabildiğince net, en kısa yoldan öyküsünü anlatmaya sevk eden bu dili 30'lu yaşlarında öğrenmiş olması mı? Bunu kesin olarak iddia edemem ancak bana öyle geliyor ki Kader Abdolah'ın Felemenkçe'yi öğrenmek için sarf ettiği gayretin ve bu yolda okumayı yeni sökmüş bir çocuğun heyecanıyla okuduğu (ve kitabında kimi zaman alıntıladığı) Hollanda edebiyatının bütün o temel metinlerinin yazarı 1-0 öne geçirdiği çok açık.

 

Eğer siz de kendini ifade etme ihtiyacı ve dil bağlantısı üzerine biraz düşünmek ister ya da yalnızca yazar olma hayalleri kuran İranlı bir oğlan çocuğunun Amsterdam'da son bulan hikayesine tanıklık etmek isterseniz Kader Abdolah'ın Karga adlı romanını kaçırmamanızı öneririm. Bir de fırsatını bulsam sormak isterdim; Hollanda Kraliçesi günlerden bir gün o kapıdan içeri girip pos bıyıklı, güleç yüzlü bu adama "Kitabınızı okudum," demiş ve Hollanda'nın meşhur lalelerinden birini uzatmış mıdır acaba?

 

 


 

 

* Görsel: Charly Clements

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tıpkı sizin gibi. Kitabı eline almış ve alacaklar gibi, zarif kitap kapağına hayran oluyorum. Kitap kapağının güzelliğinin sadece çizgilerden ibaret olmadığını hissetmiş olmalıyız öyle uzun uzun bakarken. Kuşlarla gelen bir genişlik, kanatlanma duygusu, sarı ile gelen anlam, uçabilecek olmanın tedirginliği ve başkaca pıt pıt açıverecek nice duyguları bekleyerek bakıyoruz resme.

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.