Huzursuzluğumuzu nereye kapatalım? | www.sabitfikir.com
Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Huzursuzluğumuzu nereye kapatalım?



Toplam oy: 101
Guillermo Rosales // Çev. Gökhan Aksay
Jaguar Kitap
Nefretle yazılan bir roman bu. Yazar öfkesini, hıncını, felaketini, “gerçekliği bir felaket olarak algıladığı”nı ortaya koyuyor, kabul ediyor.

Akıl hastanesi, hapishane, “kamp”, bakımevi, huzurevi, düşkünlerevi, belki bazen insanın kendi evi… İnsanın toplu olarak koğuşlara, yatakhanelere ya da tek başına, tamamen tecrit edilerek hücreye kapatılmasının türlü nedenleri ve kapatıldığı bu yerlerin farklı isim ve işlevleri olabiliyor. Ne isimle anıldıklarının pek bir önemi yok; öyle ki, isimleri süslenip püslense de, kapatılanlar huzursuzsa hiçbir şey göz boyamaya yetmiyor.


Küba’nın unutulmuş yazarı Guillermo Rosales, otobiyografik öğeler taşıyan romanında, bu kapatılma yerlerinden birini –romanının başlığına da taşıyarak– “Felaketzedeler Evi” olarak anıyor. Çünkü onun metninin anlatıcısı/kahramanı William Figueras, daha bakımevine varmadan bile huzursuz: “Dışarıda bakımevi diyorlardı oraya, ama mezarım olacağını biliyordum ben.” İşte ilk sayfada, “bundan iyisi can sağlığı” diyen halası tarafından mezarına götürülürken tanışıyoruz onunla.


William Figueras’ın bakımevi günlerini okuduğumuz bu kısa anlatıda, sürgün olma durumu da “düşkün” olma durumu kadar altı özellikle çizilen bir husus. Figueras’ın, bakımevi diye anılan bu berbat yere düşmesi onun tek “felaket”i değil. Felaketler, onun Kübalı bir sürgün olmasıyla çiftleniyor. Ancak onun sürgünlüğü Küba’dan ayrılıp Miami’ye gelmesinden, yani yurdundan uzakta ya da vatansız olma durumundan da ibaret değil. Roman kahramanının daha ilk başta ortaya koyduğu düşünceler onun sürgünlüğünün vatansızlıktan fazlası olduğunu, içinde bulunduğu ruhsal sürgünü ve sıkışmayı/kapatılmayı gösteriyor: “Altı ay önce Küba adasının kültüründen, müziğinden, edebiyatından, televizyonundan, spor faaliyetlerinden, tarihinden ve felsefesinden kaçarak kapağı attığım Miami’de kapılandığım deliler koğuşu sayısı üçün üzerinde olmalı. Siyasi sürgün değilim. Topyekûn sürgünüm. Başka bir yerde, sözgelimi Brezilya, İspanya, Venezüella ya da İskandinavya’da doğmuş olsaydım oranın sokaklarından, limanlarından ve çayırlarından da kaçıyor olurdum diye düşünüyorum bazen.”

 

Anlatıcının iç huzursuzluğunu gösteren bu satırlar bir yana, rüyalarından sızanlar (tabuttaki Fidel Castro örneğin), onun, ne yaşadığı yerin tarihiyle ne de kendi geçmişiyle hesaplaşamadığını ve onu bakımevine, biz okurlarıysa “kapatılma” meselesine “düşüren” temel meselenin bu hesaplaşma süreci olduğunu hissettiriyor. Ve anlatıcının/anlatının huzursuzluğu, bıkmışlık, sıkışmışlık hissi okura doğrudan ulaşıyor.

 

 

“İyileşme arayışı”

 

Kitabın son sayfalarındaki Ivette Leyva Martinez’in değerlendirme yazısında aktarıldığına göre, yazarının da kabul ettiği üzere, “nefretle yazılan bir roman” bu. Yazar öfkesini, hıncını, felaketini, –yine Martinez’den alıntılayacak olursak– “gerçekliği bir felaket olarak algıladığı”nı ortaya koyuyor, kabul ediyor. Karakteri William Figueras’ın bu sevgisiz, hırçın, vazgeçmiş “anti-kahramanın” ustalıklı portresini önümüze seriyor Guillermo Rosales. Bunun aslında bir otoportre sayılacağı da aşikar. Felaketzedeler Evi’nin kadın konuklarından Francis’in çizdikleri gibi sade ve kendini/özünü dolandırmadan anlatan bir oto/portre. Francis’in çizimleri arasında gördüğü kendi portresini tarif ederken şöyle diyor anlatıcı/kahraman Figueras: “Bakımevinin bütün sakinleri var. Hepimizi çizmiş: İşte (…) nihayet, hem sert hem de hüzünlü çehresiyle bendeniz. Muhteşem! Hepimizin ruhunu koymuş ortaya.”


Francis’le tanışıp onunla beraber olduktan sonra kapıldığı hayaller, yeniden özgürlüğü düşlemesi ve başına dert/bela açma ihtimaline rağmen bunun için adım atması ancak Francis’i kaybettiğini anlayınca tekrar bakımevinde kalakalması karakterimiz Figueras’ın gelgitli ruh halinin izlerini takip etmeye vesile oluyor ve aslında Figueras’ın “iyileşme arayışı”nı da gösteriyor. Kitabın sonundaki değerlendirme yazısında Martinez’in aktardıklarıysa, bir kere daha yazarın kahramanıyla benzerliğini ortaya koyuyor. Yazar Guillermo Rosales’in kendisini sağaltma çabasına dair bu yazıda aktarılanlardan bir kısmı şöyle: “Barut fıçısı gibiymiş. Küçümsemeye varan kırıcılığından, alınganlığından, karşısındakine vurmaya kadar giden hırçınlığından, kimi zaman bunu kendisine en yakın insanlara bile yaptığından söz ediyorlar. Ertesi gün bunu yaptığından pişman olur, bunu yaptığı insanın kapısını çalarmış. Izdırap çekiyor ama kendisini sağaltmayı beceremiyormuş. Belli aralıklarla şizofreni krizleri geçiyormuş…”

 

Yazar Rosales için de, kendi yaşamından yola çıkarak anlattığı bu “hayat hikayesi”nin kahramanı Figueras için de sorulacak sorular benzer. Kendisini ziyarete gelen tek arkadaşıyla Hemingway’in diyarlarına yolculuk hayalleri kuran, İngiliz şairleri okuyan, resimle ilgilenen, içindeki öfke ve hınç yer yer şiddete dönüşen William Figueras’ın yeri “Felaketzedeler Evi” mi olmalıydı? Peki yetenekli bir elden çıktığı belli olan bu oto/portrenin çizeri, William Figueras’ın yaratıcısı Kübalı Guillermo Rosales, ızdıraplarını “kaçıklar” diye andığı insanların mukimi olduğu berbat bir “bakımevi(!)”nde mi sağaltacaktı.

 

 

 


 

 


Görsel: Muhammed Ali Üzen

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İstanbul tarihçiler, edebiyatçılar, gezginler için bulunmaz bir kaynak. Hakkında yazılanlar, söylenenler ve hatta uydurulanlarla birçok esere ilham veren bir kent. Gerçi sadece “kent” kavramı İstanbul'u karşılamaya yetmiyor; şehir, kent, mekan, medeniyet vb birçok kelime İstanbul söz konusu olduğunda aklımıza gelenlerden.

Macar yazar Gábor T. Szántó’nun romanı Kafka’nın Kedileri, anlatıcımızın üniversitedeki ofisine beklenmedik bir ziyaretçinin, “80 yaşlarında, sakalları karmakarışık, siyah ceketli bir Yahudi”nin girmesiyle başlıyor.

Çok satma kaygısı taşıyan romanların bazı ortak özellikleri var; bunlardan ilki, en basmakalıp haliyle söylersek, okurunun keyifli zaman geçirmesine imkan tanıması. Keyif öznel bir kavram olduğundan, burada biraz duralım.

Aşk, bitimsiz sorularıyla çözülemeyen bir esrar gibi. Öte yandan hakkıyla da konuşulmaz. Ya abartılı bir şekilde kalpler, güller, nasihatler havada uçuşur ya da dudak bükülür, hasır altı edilir. Ama öyle ya da böyle, hep gündemdedir aşk; görmezden gelinmesi bile popülerliğindendir.

İnsanın doğadan gitgide uzaklaşarak mahkum olduğu modern yaşamı hedef alan, o modern yaşamın mağduru bireyi merkeze koyup onu yiyip bitiren sisteme hunharca saldıran ve nihayetinde kahramanımızı doğayla buluşturan neredeyse bütün hikayeleri seviyoruz.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.