Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Huzuru kaçmış bir travesti!



Toplam oy: 271

Yıllar yılı Türkiye coğrafyasındaki yazın çevrelerinin uzağında kalmış olsa da polisiyeler artık bu topraklarda da kaleme alınmaya başladı. Yeniliğe ve yenilikçilere hep “öteki” gözüyle bakmış edebiyat çevrelerinin de kabullenmesiyle artık okur da yazar da polisiye konusunda istediği kadar özgürce davranabiliyor. Bir yandan edebiyatın soğuk ve kanlı tarafına yüzümüzü dönüyor olsak da, diğer yandan sadece İngiliz ve Amerikan edebiyatında görebildiğimiz yeraltı dünyası ve onun kültlerinden oluşan kirli yüzüne “merhaba” diyoruz.

 

Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek zorunda olduğumuz düşüncesiyle, ilkokul bilgisinin Cinayet-i Esrar'ı (Ahmet Mithat Efendi), lise yıllarının popüleri Ahmet Ümit'i ve üniversite günlüklerinin Pınar Kür'ü bizim için polisiyeye dair çok şey ifade ettiğini de belirtmeliyiz. Onlardan öğrendiğimiz polisiye kurgunun, artık daha uzun soluklu ve yerel bir anlatımına şahit olmak ise bizi “bildiğimiz” kavramın dışına itiyor. Emrah Serbes'in kitaplarının tv dizisine dönüşmesi ve bu sürecin bir sinema filmi ile taçlandırılması tesadüfi değil, aksine tamamen okurumuzun (ayrıca izleyicimizin) bu topraklarda varolmuş/olabilecek olan polisiye arayışının bir tezahürüdür.

 

İşte bu paralelde, edebiyatımıza ve polisiyemizin gelişimine önemli katkılarda bulunan ve umarız ki uzun yıllar katkıda bulunacak bir yazardan, Mehmet Murat Somer'den ve onun kitabından bahsetmek istiyorum. Yazarın kitabı “Huzur Cinayetleri” ilk baskısını 2004 yılının Temmuz ayında yaptı ve polisiye okurunca çok çabuk kabul gördü, zira “Hop-Çiki-Yaya Polisiyeleri” başlığıyla beş kitaplık bir seriye dönüştü ve yeni kitapları da basılmaya devam ediyor*.  Bilinen polisiye kavramını değiştirdiğine yönelik çıkarımlar yapmadan önce yazarın geçmişini araştırmanın gerekliliği ile bir polisiye okuru olarak görevimizi yerine getirmemiz gerekiyor.

 

Kendi ifadesiyle, “1959 doğumlu yazar hâlen 27 yaşında olup, yazları Rio'da yaşamakta, yazarlık ve yönetim danışmanlığının yanı sıra reiki master olarak hayatını sürdürmektedir.”

 

Onun anlatımının dışında Ortadoğu Teknik Üniversitesinde mühendislik eğitimi almış olan yazar, bir süre mühendislik yapsa da kariyerini uzun süre bankacı olarak sürdürmüştür. Daha sonraları kurumsal şirketlerde eğitim danışmanlığı, çeşitli televizyon dizilerine ve sinema filmlerine senaristlik ve danışmanlık yapan yazarımız gazetelerde röportör olarak da görev almıştır. Klasik müzik çevrelerince kabul ve itibar gören dergilerde, müzik eleştirileri yaptığı, yazılarını yayınlattığı da bilinen birkaç özelliğinden birisidir. Brezilya, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, Polonya ve Amerika dahil olmak üzere çeşitli ülkelerde kitaplarının çevirisi yayımlanmakla birlikte, kaleme aldığı konular ve polisiye konusundaki yeteneğiyle de geçtiğimiz mart ayında yayınlanan, Uluslar arası Polisiye Yazarlar Birliği’nin Kuzey Amerika Birimi tarafından hazırlanan, yabancı dillerden İngilizceye çevrilen nitelikli polisiye romanlar listesinde de “Jigolu Cinayeti” kitabıyla kendine yer bulmuştur.**

 

Bu çok yönlü hayatın edebiyatına yansıması tahmin edilebileceği gibi, birebir olmuştur. Hop-Çiki-Yaya Polisiyelerinin başkahramanı Burçak Veral, yazarın anlatımıyla “zekâsı ve azmiyle, vahşice işlenen seri cinayetlerin üstesinden gelen, eğitimli, kültürlü, sanattan anlayan, yaşamdan zevk almasını bilen, tutkulu, bakımlı, atletik yapılı, gerektiğinde 'aslan gibi delikanlı' bir travesti” olarak karşımıza çıkar. Tüm bu meziyetleri yetmez gibi dünya üzerinde sistemine giremeyeceği bilgisayar ve web sitesinin az olduğu usta bir hacker, aynı zamanda bar sahibidir. Karakterin “her yerde eli var” görüntüsünün arkasında açıkçası bir Türkiye realitesi de gizlidir. Truman Capote'un Kabul Edilmiş Dualar kitabında yaptığı, toplum tarafından tanınan ve saygı gösterilen ünlülerin ruh dünyasının ve yaşamının radikalliği ve sıradanlığın dışında yaşamları da cesurca ve isim gösterilerek yansıtılır. Sahibi olduğu travesti barına gelip giden “ünlü” listesi azımsanamayacak kadar uzundur ve gizliliği esas alan kahramanımız zorunda kalsa dahi kimseyi afişe etmeyen, prensip sahibi bir işletmecidir.

 

Kitapta işlenen konular da öyle suya sabuna dokunmaz cinsten değil, aksine toplumumuzun değerleri ve ahlaka uygun yaşantısı(!) konusunda kırmızı çizgili, kesin tespitlerden oluşmaktadır. Taksi şoförü Hüseyin'in delikanlılığın kitabında yazmayan farklı cinsel tercihleri, emniyet müdürü arkadaşı Selçuk'un kendisine karşı kuşatmacı tavrı, mahallelinin kendisine bakışı, travesti piyasasında(!) lafı dinlenir oluşu ve bir bakıma ortamın ablası olması, toplumun cinsiyetçi ve ayrılıkçı tavrı bu tür tespitlerin yapıldığı bazı içerik özetleridir. Kahramanımızın Audrey Hepburn zaafı dışında -ki sapkınlığa varan bir zaaf bu- entelektüel bilgisi ve kişisel gelişim kitaplarına taş çıkarırcasına insanların davranışlarına dair çıkarımları ve insanlara yaklaşımı kitabın hiç bitmemesi ve bu delikanlı travestinin sonsuza dek bize bizi anlatması dileğini uyandırmasına neden olur. Bütün bu iyimser ve mükemmeliyetçi övgülere rağmen zaaflarını da özeleştiri kıvamında okuyucunun yorumlamasına izin vermekten de beri durmaz.

 

Ruhsal durumları normalin altında/üstünde yer alan düşmanlarının da kahramanımızın maceralarındaki yeri inanılmaz derecede yol göstericidir. Huzur Cinayetleri'nin çıkış noktası olan, toplumun; doğru bildiği yanlışların dile getirilmesi fikrine alışkın olmaması ve bunu dile getirenleri de bağnazlık derecesine varan bir yargı ile cezalandırma olgusu, bizim reiki ustası dedektifimizin uykularını, dolayısıyla da huzurunu kaçırır. Bunu da kitabın giriş sayfasında, başka bir eserden alıntıladığı bir cümleyle aktarır: “Daha rahat öldürebilmek için insanın bağnazlığa varan ideal bir sevgi duyması gerekir.”*** Ayrıca bu huzur kaçıran kişi yalnız da değildir. Yani bu sefer çok bilinmeyenli bir denklemi çözüm tahtasına yatırması, alıştığının aksine sadece kendisini değil de dostlarını da hedef alan bir sapık katiller güruhuyla muhattap olmak zorundadır. Büyük bir toplum eleştirisini komik ve genelde trajikomik olarak dile getiren M. Murat Somer, kahramanında da imgelerini bu yönde oluşturarak, okuyucuya özeleştiri yapmak ve değişmek gerektiği fikrini aşılamaya çalışır. Bilinen polisiye kavramının dışında daha az kan, ceset ve cinayet aleti olsa da kitabın heyecanı ve sürükleyiciliği -yazarın anlatıcılığından olsa gerek- gerilim ile değil de merak ile gelişen bir süreç yaratır.

 

Tüm bunların ışığında Burçak Veral'ı tanımak, entelektüel bilgisinden yararlanmak ve yazarımız Mehmet Murat Somer'in bize anlatmak için çaba sarfettiği derdini anlamak, okuyucunun bu kitap için ilk beklentileri olmalıdır. İşin edebi yönünü düşünecek olursak eğer, polisiye hakkında bu coğrafyada yazılanlara dair ne biliyorsanız unutun. Sabitfikirli olmayın ve M. Murat Somer'in dile getirdiği gibi, toplumun doğru bildiği yanlışları keşfetmeye hazır olun. Ve ufak bir tavsiye; kitabı okumaya başlamadan önce birkaç klasik müzik cdsi edinin, zira Burçak'ı bu konuda kıskanmamak için insanın hiçbir nedeni olmuyor.

 

*Huzur Cinayetleri, Hop-Çiki-Yaya Polisiyeleri serisisin 4. kitabıdır.

 

** "Polisiye yazarl listesinde iki Türk yazar " haberi.


*** Michel de Castillo'nun La tunique d'infamie (Utanç Gömleği) s.20

 

Onur Koçyiğit

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Proust Projesi'ni saymazsak André Aciman için duyguların yazarı diyebiliriz rahatlıkla. Türkçede yayımlanan Sekiz Beyaz Gece ve Adınla Çağır Beni, buna iki güzel örnek. Aşklar, tutkular, duyarlılıklar ve gözleme dayanan anlatım, Aciman'ın belirleyici özellikleri. 

 

Azınlık şiiri demek istemezdim, ki burası onların memleketi, kadim zamanlardan bize yadigarlar. Demek istemezdim ama başka nasıl tanımlayabilirim bilmiyorum.

Geoff Dyer, Londra’da bir kitapçıya gider ve kendi kitabını çoksatanlar bölümünde görür. Kitapçının sahibini ismen de olsa tanıdığından, yanına gidip bunun doğru olup olmadığını sormanın iyi bir fikir olduğunu düşünür. “Hayır,” der kitapçı, “tabii ki doğru değil.

William Sutcliffe’in kaleminden çıkan Duvar, tam olarak bu sınırın üzerine kurulmuş bir roman. 13 yaşındaki Yeşu ise bu sınır üzerinde ileri-geri hareket eden kayıp bir genç. Hikaye, günün birinde Yeşu’nun -aslında pek hazzetmediği arkadaşı Davut ile oynarken- topunun bir harabenin bahçesine kaçmasıyla başlıyor.

Edgar Allan Poe’nun ünlü “Oval Portre” öyküsü, sanat eserinin canlılığının karşısına insan hayatının ölümlülüğünü koyuyordu. Daha sonra Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi romanında ve H. P. Lovecraft’ın çeşitli öykülerinde sanat-hayat ilişkisi bağlamında izlerini sürebileceğimiz bu ölümlülük meselesi, birçok doğaüstü korku eserinin omurgasında yer alacaktı.

Söyleşi

Fikret Bekler ile söyleşi: "Gerçek hayat esin kaynağı olamıyor"

 

Ayşe ÇAVDAR

 

ŞahaneBirKitap

Mary Shelley, ölümsüz eseri Frankenstein’ın bir yerinde unutulmaz bir cümle kurar: “Sen yaratıcımsın, ama ben senin efendinim, itaat et!” Çünkü yaratan ile yaratılan arasındaki en değişmez ve belki de en kahredici noktayı görmüştür Shelley; yaratılan, karanlık çukurunun sefaleti içindeyken, onu yaratanın mutlu olması mümkün değildir.

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.