Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Huzuru kaçmış bir travesti!



Toplam oy: 249

Yıllar yılı Türkiye coğrafyasındaki yazın çevrelerinin uzağında kalmış olsa da polisiyeler artık bu topraklarda da kaleme alınmaya başladı. Yeniliğe ve yenilikçilere hep “öteki” gözüyle bakmış edebiyat çevrelerinin de kabullenmesiyle artık okur da yazar da polisiye konusunda istediği kadar özgürce davranabiliyor. Bir yandan edebiyatın soğuk ve kanlı tarafına yüzümüzü dönüyor olsak da, diğer yandan sadece İngiliz ve Amerikan edebiyatında görebildiğimiz yeraltı dünyası ve onun kültlerinden oluşan kirli yüzüne “merhaba” diyoruz.

 

Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek zorunda olduğumuz düşüncesiyle, ilkokul bilgisinin Cinayet-i Esrar'ı (Ahmet Mithat Efendi), lise yıllarının popüleri Ahmet Ümit'i ve üniversite günlüklerinin Pınar Kür'ü bizim için polisiyeye dair çok şey ifade ettiğini de belirtmeliyiz. Onlardan öğrendiğimiz polisiye kurgunun, artık daha uzun soluklu ve yerel bir anlatımına şahit olmak ise bizi “bildiğimiz” kavramın dışına itiyor. Emrah Serbes'in kitaplarının tv dizisine dönüşmesi ve bu sürecin bir sinema filmi ile taçlandırılması tesadüfi değil, aksine tamamen okurumuzun (ayrıca izleyicimizin) bu topraklarda varolmuş/olabilecek olan polisiye arayışının bir tezahürüdür.

 

İşte bu paralelde, edebiyatımıza ve polisiyemizin gelişimine önemli katkılarda bulunan ve umarız ki uzun yıllar katkıda bulunacak bir yazardan, Mehmet Murat Somer'den ve onun kitabından bahsetmek istiyorum. Yazarın kitabı “Huzur Cinayetleri” ilk baskısını 2004 yılının Temmuz ayında yaptı ve polisiye okurunca çok çabuk kabul gördü, zira “Hop-Çiki-Yaya Polisiyeleri” başlığıyla beş kitaplık bir seriye dönüştü ve yeni kitapları da basılmaya devam ediyor*.  Bilinen polisiye kavramını değiştirdiğine yönelik çıkarımlar yapmadan önce yazarın geçmişini araştırmanın gerekliliği ile bir polisiye okuru olarak görevimizi yerine getirmemiz gerekiyor.

 

Kendi ifadesiyle, “1959 doğumlu yazar hâlen 27 yaşında olup, yazları Rio'da yaşamakta, yazarlık ve yönetim danışmanlığının yanı sıra reiki master olarak hayatını sürdürmektedir.”

 

Onun anlatımının dışında Ortadoğu Teknik Üniversitesinde mühendislik eğitimi almış olan yazar, bir süre mühendislik yapsa da kariyerini uzun süre bankacı olarak sürdürmüştür. Daha sonraları kurumsal şirketlerde eğitim danışmanlığı, çeşitli televizyon dizilerine ve sinema filmlerine senaristlik ve danışmanlık yapan yazarımız gazetelerde röportör olarak da görev almıştır. Klasik müzik çevrelerince kabul ve itibar gören dergilerde, müzik eleştirileri yaptığı, yazılarını yayınlattığı da bilinen birkaç özelliğinden birisidir. Brezilya, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, Polonya ve Amerika dahil olmak üzere çeşitli ülkelerde kitaplarının çevirisi yayımlanmakla birlikte, kaleme aldığı konular ve polisiye konusundaki yeteneğiyle de geçtiğimiz mart ayında yayınlanan, Uluslar arası Polisiye Yazarlar Birliği’nin Kuzey Amerika Birimi tarafından hazırlanan, yabancı dillerden İngilizceye çevrilen nitelikli polisiye romanlar listesinde de “Jigolu Cinayeti” kitabıyla kendine yer bulmuştur.**

 

Bu çok yönlü hayatın edebiyatına yansıması tahmin edilebileceği gibi, birebir olmuştur. Hop-Çiki-Yaya Polisiyelerinin başkahramanı Burçak Veral, yazarın anlatımıyla “zekâsı ve azmiyle, vahşice işlenen seri cinayetlerin üstesinden gelen, eğitimli, kültürlü, sanattan anlayan, yaşamdan zevk almasını bilen, tutkulu, bakımlı, atletik yapılı, gerektiğinde 'aslan gibi delikanlı' bir travesti” olarak karşımıza çıkar. Tüm bu meziyetleri yetmez gibi dünya üzerinde sistemine giremeyeceği bilgisayar ve web sitesinin az olduğu usta bir hacker, aynı zamanda bar sahibidir. Karakterin “her yerde eli var” görüntüsünün arkasında açıkçası bir Türkiye realitesi de gizlidir. Truman Capote'un Kabul Edilmiş Dualar kitabında yaptığı, toplum tarafından tanınan ve saygı gösterilen ünlülerin ruh dünyasının ve yaşamının radikalliği ve sıradanlığın dışında yaşamları da cesurca ve isim gösterilerek yansıtılır. Sahibi olduğu travesti barına gelip giden “ünlü” listesi azımsanamayacak kadar uzundur ve gizliliği esas alan kahramanımız zorunda kalsa dahi kimseyi afişe etmeyen, prensip sahibi bir işletmecidir.

 

Kitapta işlenen konular da öyle suya sabuna dokunmaz cinsten değil, aksine toplumumuzun değerleri ve ahlaka uygun yaşantısı(!) konusunda kırmızı çizgili, kesin tespitlerden oluşmaktadır. Taksi şoförü Hüseyin'in delikanlılığın kitabında yazmayan farklı cinsel tercihleri, emniyet müdürü arkadaşı Selçuk'un kendisine karşı kuşatmacı tavrı, mahallelinin kendisine bakışı, travesti piyasasında(!) lafı dinlenir oluşu ve bir bakıma ortamın ablası olması, toplumun cinsiyetçi ve ayrılıkçı tavrı bu tür tespitlerin yapıldığı bazı içerik özetleridir. Kahramanımızın Audrey Hepburn zaafı dışında -ki sapkınlığa varan bir zaaf bu- entelektüel bilgisi ve kişisel gelişim kitaplarına taş çıkarırcasına insanların davranışlarına dair çıkarımları ve insanlara yaklaşımı kitabın hiç bitmemesi ve bu delikanlı travestinin sonsuza dek bize bizi anlatması dileğini uyandırmasına neden olur. Bütün bu iyimser ve mükemmeliyetçi övgülere rağmen zaaflarını da özeleştiri kıvamında okuyucunun yorumlamasına izin vermekten de beri durmaz.

 

Ruhsal durumları normalin altında/üstünde yer alan düşmanlarının da kahramanımızın maceralarındaki yeri inanılmaz derecede yol göstericidir. Huzur Cinayetleri'nin çıkış noktası olan, toplumun; doğru bildiği yanlışların dile getirilmesi fikrine alışkın olmaması ve bunu dile getirenleri de bağnazlık derecesine varan bir yargı ile cezalandırma olgusu, bizim reiki ustası dedektifimizin uykularını, dolayısıyla da huzurunu kaçırır. Bunu da kitabın giriş sayfasında, başka bir eserden alıntıladığı bir cümleyle aktarır: “Daha rahat öldürebilmek için insanın bağnazlığa varan ideal bir sevgi duyması gerekir.”*** Ayrıca bu huzur kaçıran kişi yalnız da değildir. Yani bu sefer çok bilinmeyenli bir denklemi çözüm tahtasına yatırması, alıştığının aksine sadece kendisini değil de dostlarını da hedef alan bir sapık katiller güruhuyla muhattap olmak zorundadır. Büyük bir toplum eleştirisini komik ve genelde trajikomik olarak dile getiren M. Murat Somer, kahramanında da imgelerini bu yönde oluşturarak, okuyucuya özeleştiri yapmak ve değişmek gerektiği fikrini aşılamaya çalışır. Bilinen polisiye kavramının dışında daha az kan, ceset ve cinayet aleti olsa da kitabın heyecanı ve sürükleyiciliği -yazarın anlatıcılığından olsa gerek- gerilim ile değil de merak ile gelişen bir süreç yaratır.

 

Tüm bunların ışığında Burçak Veral'ı tanımak, entelektüel bilgisinden yararlanmak ve yazarımız Mehmet Murat Somer'in bize anlatmak için çaba sarfettiği derdini anlamak, okuyucunun bu kitap için ilk beklentileri olmalıdır. İşin edebi yönünü düşünecek olursak eğer, polisiye hakkında bu coğrafyada yazılanlara dair ne biliyorsanız unutun. Sabitfikirli olmayın ve M. Murat Somer'in dile getirdiği gibi, toplumun doğru bildiği yanlışları keşfetmeye hazır olun. Ve ufak bir tavsiye; kitabı okumaya başlamadan önce birkaç klasik müzik cdsi edinin, zira Burçak'ı bu konuda kıskanmamak için insanın hiçbir nedeni olmuyor.

 

*Huzur Cinayetleri, Hop-Çiki-Yaya Polisiyeleri serisisin 4. kitabıdır.

 

** "Polisiye yazarl listesinde iki Türk yazar " haberi.


*** Michel de Castillo'nun La tunique d'infamie (Utanç Gömleği) s.20

 

Onur Koçyiğit

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

"Anarşizm Tarihi" diye sıkı bir külliyat hazırlansa (belki de vardır) Victor Serge, o kitabın önemli bir maddesi olurdu herhalde. Serge, gözü kapalı şekilde olayların içine dalan bir eylemci değildi; yazarlığının yanı sıra çevirmenliği, gazeteciliği ve şairliği de vardı. Çar II.

Bize, “Yaşadığınızı hatırlayın, medeni hayvanlar!” diye seslenen, öykülerindeki absürt ve eşi benzeri olmayan kahramanlarla, fantastik mekanlarla, akla hayale sığmayacak fikirlerle, hiçliğe, ölüme ve yok olmaya dair karamsar felsefesiyle bizi ters köşeye yatıran Giovanni Papini, modern insana tokat atan kurgucuların başında gelir.

“9. dereceden memur Kovalev bir sabah uyandığında burnunu yerinde bulamaz.” Böyle bir açılış cümlesiyle karşılaştığınızda, Rus edebiyatından müthiş bir eserle karşı karşıya olduğunuzu bilirsiniz. St.

Altay Öktem oldukça üretken bir yazar. Hemen hemen edebiyatın her alanında eserleri var: Roman, öykü, şiir, deneme, çocuk edebiyatı. Kendisini tüm bu türler içinde daha çok, 1990’da Yaşar Nabi Nayır, 2000’de Cemal Süreya şiir ödülüne değer görülen şairliği ile tanıyoruz. Fakat yazar, bu kez yeniden bir romanla karşımızda: Esen Kitap tarafından yayımlanan O Adam Babamdı.

“Satıcı” arketipi, yirminci yüzyıl Amerikan edebiyatında erkekliğin, orta yaşın, orta sınıf kapitalizminin, Amerikan rüyasının hüznünü ve vasatlığını sırtında taşır. Arthur Miller’ın oyunu Satıcının Ölümü’ndeki Willy Loman, John Updike’ın tavşan romanlarındaki Harry Angstrom ve Sinclair Lewis’in Babbit’i unutulmuz portrelerdir.

Söyleşi

Bunge ile söyleşi: Duvara yazmanın siyaseti

 

Ayşe ÇAVDAR

 

ŞahaneBirKitap

Son zamanlarda ne bir edebiyat ne de bir eleştiri metni beni böylesine etkiledi; yüreğimi havalandırdı, kaleme sarılmama yol açtı, siyasetle, edebiyatla, gündelik hayatla ve elbette kendimle kurduğum ilişkiye böylesine sirayet etti, Sessizin Payı’ndan başka… Türkiye’de edebiyat eleştirisinin biricik isimlerinden Nurdan Gürbilek, soğukkanlı, cesur, mesafeli ama kesinlikle duygudan yoksu

FikriSabit

Şairler, Türkiye'de yaşanan kadın cinayetlerine, hızla artan erkek şiddetine dikkat çekmek için bir şiir yazmışlar.

Kadının yaratıcı gücünün, doğurganlığının önüne geçmek için yazılan bütün hikayelerde erkeğin kadını ve kendisini öldürüp kendisini kendisinden yeniden doğurması var. Âdem Havva’yı kaburgasından yaratıyor, Athena babasının kafasından doğuyor. İsa, kadınlardan doğup berbat ettiğimiz bu hayat için ölümü ve yeniden doğuşu müjdeliyor.