Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

İntikamın taze eti



Toplam oy: 1143
Wayne Macauley
İthaki Yayınları
Wayne Macauley’ın tariflerini okurken dünyanın en medyatik aşçısı Gordon Ramsay ve dünyanın en sevimli aşçısı Ratatouille birlikte yemek yapıyormuş gibi hissedeceksiniz.

En son Jonathan Safran Foer’in Hayvan Yemek kitabını okuduktan sonra etlerle olan ilişkimi yeniden düşünmüş, aramıza biraz olsun mesafe koymaya karar vermiştim. Zira ne zaman bir kasabın önünden geçsem midem ağzıma geliyor, nefesim sıklaşıyor ve sanki yapılan bir canilikmiş, üstelik de benim caniliğimmiş gibi şiddetli bir kaçma hissi vuku buluyordu bünyemde. Hayvan Yemek bir bakıma tercihler üzerineydi. Ama Wayne Macauley’in Aşçı’sı kaçacak yeri olmayanların yolundan geçiyor…

 

 

 

Hikâye, 18 yaşındaki Zac ve kendisiyle birlikte ıslah edilmesi gereken on altı yaşıtının bir nevi kurtarma kampı olan aşçılık okuluna girdiği andan itibaren başlıyor. Okuduğunuz bizzat kendisinin günlüğü. Onun bozuk cümleleri ve hayata yarım bakışıyla Aşçılık Okulu’ndaki derslere katılıyorsunuz. Ve bıçağı hayatı boyunca yalnızca başkalarını tehdit etmek için sallayan çocukların yemek için bir şeyler doğradığı bir okuldasınız. Zac’in hayatının anlamını keşfettiği yerde yani; kurtuluşunu bulduğunu anlayan her genç insan gibi dört elle sarıldığı yemek yapma tutkusunun tam göbeğinde… Kesilen tavuğun akrabaları için hayıflanan bir çocukluktan en lezzetli kuzu etini elde etmek için azimle onları besleyen bir aşçı adayının satırları bunlar.

 

 

 

 

Wayne Macauley, bu keşif hikâyesinde, yemek tariflerini o kadar detaylı, o kadar incelikli anlatıyor ki kendinizi bir şefin yemek defterini okur gibi hissetmenizi sağlıyor. Ama bu öyle bir defter ki sanki dünyanın en medyatik aşçısı Gordon Ramsay ve dünyanın en sevimli aşçısı Ratatouille birlikte yemek yapıyorlar. Bu ne kadar normal bir tanım olduysa manzara o da o kadar normal işte. Detaylara biraz da Dexter atmosferi eklerseniz; bir kuzunun kesiminden başlayan macerası iç bulandırıcı ama merak uyandırıcı bir hal alıveriyor. Şaşkınlık verici bir şey değil, zira Zac bunları kafasında normalleştirdikçe siz de normal olduğunu var saymaya başlıyorsunuz (hem böylesi her zaman daha kolay değil mi). Ama bu yarı gotik yarı komik düğüm öyle bir noktada kopuyor ki bir süre sonra Zac’in çevresinde olan biten her şeye gözünü kapamış; önünde vuku bulan kaçışları, terk edişleri, şiddeti ve hatta ölümü bile görmezden geldiğini fark ediyorsunuz. Bu ucube reality show’undan uyandığınızdaysa Zac’i, tüm yoldaşlarının birer birer gittiği aşçılık okulunda tek başına ve hâlâ o mükemmel tatları yakalamaya çalışırken buluyorsunuz.

 

 

 

 

Hizmetten doğan güç

 

 

 

 

Aslında tüm bunların tek bir nedeni var: “gurur kaynağı” olma hissine karşı duyduğu güçlü istek. Bu yüzden duyduğu her şeyi çılgınca not alıyor kafasına. Eğitmen yardımcı şeflerin biri gidiyor biri geliyor. Fransız mutfağından fütürizm dolu bir Avusturalya-Çin mutfağına uzanırken aldığı her yeni bilgiyi bir sonraki tarifi için kullanıyor. Ya da şöyle diyelim: Hayatının bir sonraki adımı için… Yani bir şey istemenin ne demek olduğunu bilmediği zamanlardan kendi restoranını açmaya doğru attığı o koca adımlar için.

 

 

 

 

 

 

 

 

Ve bu yoldaki en büyük motivasyonu baş şefinin tanışma konuşmasındaki cümleleri:

 


 “Sloganınız hizmetten doğan güç! Ve neye boyun eğiyoruz? Toplumun zevklerine. Heveslerine. Aşırılıklarına.” İşte bunu yapacak Zac onlar için çalışacak. Aşçılık okulundan alınıp da bir evin özel aşçılığına getirildiği zaman da bunu unutmayacak, yalnızca onların kendisiyle gurur duyması için sanat eserleri yaratacak. Artık “ne yaptığını sanıyorsun sen” değil “ne istersin” diye soracaklar ona. Nihayetinde ona hayalini bile kuramadığı bir ortamı verdiler. Peki ya neden? O aileyi doyuran, mutlu eden onlara zevk veren vazgeçilmez bir şef mi? Yoksa aslında yalnızca sıradan bir hizmetçi mi?

 

 

 

 

Sistemin işleyişini sağlayan çarklarından biri olduğunuysa lüks semtin kasabından öğrenir Zac. Makinedeki ufak bir çark mıydı yoksa o çarkın dönmesini sağlayan makinenin kendisi mi? Severek yaptığı işin yalnızca başkalarına hizmet olarak görülmesi ne içindi? Buna isyan eden kasap da kendi markasını etlerin üzerine basıp müşterilerin daha fazla para vermesi için şişirmiyor muydu? Zac’in iç sesinde dağılan kelimeler, o görüşünü netleştirdikçe daha dik durmaya başlıyor. Konuşma/yazım tarzı üslubu günden güne değişiyor. Zac büyüyor ve siz buna neden olan şeylerle başa çıkmak zorunda kalıyorsunuz! Onun bu et pazarından alacağı intikamsa soğuk değil aksine kan dondurucu tazelikte… Wayne Macauley kapitalizmi masaya değil hâlihazırda kesilmiş etlerin oluşturduğu kanlı yığının üzerine yatırıyor. Herkesin herkese borcunun olduğu, paranın yetmediği yerde insan gücünün takas edildiği bir dünyada kendini kurtardığını sanan Zac’in gözünden…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İstisna ve Kayboluyorsun romanlarıyla tanıdığımız Christian Jungersen, kariyerinin ilk romanı Çalılık’ta, yaşlı bir adamın inançlarına ve hayatında yaptığı seçimlere dair nefes kesici bir hikaye anlatıyor... Çalılık, iki erkek –Paul ve Eduard– arasında yaklaşık 70 yıl boyunca süren karmaşık ama yoğun bir ilişki etrafında kurgulanmış.

Sinema meraklıları hatırlayacaktır; 1984’te Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan, yönetmenliğini Wim Wenders’ın üstlendiği Paris, Texas filminin esin kaynağı, Sam Shepard’ın kaleme aldığı Motel Günlükleri’ydi.

Kütüphaneler ve okur-yazarlık üzerine düşünen, dört yıl boyunca Borges’e kitaplar okuyan, Ahmet Hamdi Tanpınar hayranı Alberto Manguel’i hepimiz biliyoruz; hatta bu ismi, 2015 yılında bir söyleşi için geldiği Boğaziçi Üniversitesi’nde dinleme şansı bile bulmuştuk.

1963 doğumlu İsviçreli yazar Peter Stamm, çağdaş Almanca edebiyatın başarılı isimlerinden. Romanları, tiyatro eserleri, radyo oyunları ile tanınıyor, pek çok ödülü var. Muhasebecilik ile başlayan hayatının yönünü –bir süre psikiyatri çalıştıktan sonra– edebiyata ve gazeteciliğe çevirmiş; edebiyatıyla günümüz meselelerini, insan ruhunun bugünlerde yaşadıklarını anlatmaya çalışıyor.

19. ve 20. yüzyıl başında yazılmış Türkçe klasik eserlerin Latin harflerine aktarılarak yayımlanması son zamanlarda hız kazanarak devam ediyor. Birçok yayınevi klasikleri gündeme taşımaya başladı. Bu eserlerin bugünün okuru için nasıl yayıma hazırlanacağı da yavaş yavaş bir tartışma konusu halini aldı.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.