Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

İstanbul’un gerçek sesine kulak ver!


İyi
Toplam oy: 162
yay. haz. Tuğçe Isıyel
Timaş Yayınları
İstanbul’u martısız, kedisiz, köpeksiz, kargasız, güvercinsiz hayal etmek mümkün mü?

İstanbul’un ne zaman adı geçse, sanki şehrin üzerinden ince bir lodos geçer de herkesin zar zor içinde tuttuğu kelimeler ortaya saçılıverir. Şehre dair ne hissettiklerimiz ne de söyleyeceklerimiz biter ama hep insan olmanın o görünmez duvarlarına toslar kalırız.


Senelerce bu kadim şehrin sokaklarında dolaşan romanları, öyküleri, şiirleri okuduk ve İstanbul dendiğinde aklımıza belki hep aynı kalemler geldi. Oysa İstanbul’un bizden daha “cesur” sakinlerinin hikayeleri, belki de asıl duymamız gerekenlerdir. Özellikle de, şehrin bu kadar keskin biçimde değiştiği bir dönemde.


“İstanbul’u martısız, kedisiz, köpeksiz, kargasız, güvercinsiz hayal etmek mümkün mü?” İstanbul’un Sakinleri kitabını yayına hazırlayan Tuğçe Isıyel, herkesin aslında cevabını baştan bildiği bu soruyu birbirinden değerli yazarlara yöneltiyor. Bir kuşun kanadından, bir vapur düdüğünden, neşeyle savrulan bir kuyruktan dökülenleri toplamak da biz okurlara kalıyor.

Sevin Okyay, Haydar Ergülen, Gökhan Akçura... Anlatıları oradan oraya sıçrıyor, planları bozuyor ve kırk kedinin kırkının da kuyruğu birbirine dolanmayarak akıp gidiyor. Ne kedili ne de kedisiz bir yaşamın mümkün olduğunu onların kaleminden anlayabiliyoruz. Çünkü kedi, her şeye “rağmen” yaşayan bir canlıdır. Çabalar, inatlaşmalar, “benöyleistiyorum”lar sökmez. İstese de istemese de dönüştürür insanı; yoksa yardan vazgeçmek gerekir. Tıpkı İstanbul gibi, kediler de işte biraz öyle, biraz da böyledir. Köpeklerin o masum gözlerine takılı kalanlarınsa, hayli mahzun yürekleri olmalı. Çünkü kedi her yerde kediyken, şehir, köpeklere acımasız davranır. Sevgisiz ağır gelir onlara. Kadıköy rıhtımdaki Tarçın ve Şükrü Erbaş, yaraları hiç iyileşmeyen Pedro ve Mario Levi, Anadolu yakasını sokak sokak gezen Dragon ve Fuat Sevimay... Onların anlatılarında, her gün yanından geçip gittiğimiz canlıların sessiz çığlıklarından bir şeyler var. Özellikle Şükrü Erbaş’ın şairliği, özlediğimiz bir “lezzet” katmış derlemeye.

 

Oysa Irmak Zileli ve Emrah Polat daha çetin, daha yaralayıcı hikayeler seçmişler ve dilleri de bir o kadar haşin. Şehrin her yüzünün o kadar da aydınlık olmadığını, görmemenin ve duymamamın kahrolası hüznünü yüzümüze çarpıyorlar. Saf dostluğun ve sadakatin timsaline karşı insanın ihanetini. İstanbul’un keskin çarklarında herkesi bekleyen bir son bu belki de.

 

Soluklanabilmek için, aynı gök kubbeyi paylaştığımız kanatlı ve alabildiğine özgür sakinlere çeviriyoruz gözlerimizi. Halk güvercinleri, simitçil martılar, taklacılar, Orhan Veli’den selam getirenler, bir genç kızın göğsünde atanlar, bir de Jonathan’ın ta kendisi derken bir anda kuş doluyor içimiz.


Fark ediyorum ki, gözü maviliklerde olanlarda hep bir ayrıksılık, seyircilik seziliyor. Sanki onlar da bu şehrin panoramasını çizmek ister gibi genişletmişler bakış açılarını. Eksik gedik bir şeyler kalmasından ödleri kopmuş gibi. Kendilerini tutamayıp unutulmaması gerekenleri de anlatmışlar. Kıyıya köşeye, hepimizin ortak acıları da sinivermiş yazdıklarına. Bir de bakmışız ki evet, bu anlatılan dün geçtiğimiz sokak, geçen günün aynısı, o adamı da tanıyoruz tabii. Sayfaları çevirdikçe her metnin dili birbirinden uzaklaşsa da arka plandaki o ortak mavilik baki kalıyor.


Sonra puf; nokta konuyor ve biz betonlaşma, hava kirliliği, bir kap suya dahi tahammülsüzlükle insanı grileştiren bu şehirle gerçekten yüzleşiyoruz. Boğaz’daki balıkların da anlatacaklarını dinlersek eğer, kaybettiğimiz renkleri belki bulabiliriz, kim bilir.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Genç bir yazarın edebi serüvenine şahitlik etmek ne güzeldir. Hem o yazarın dilinin, üslubunun, zihninin olgunlaşmasını izlemek hem de yaptığı yenilikleri, aldığı riskleri, denediği türleri görmek mümkündür. Diğer yandan da, yazarımızın eserlerini kronolojik bir sıraya koyup işlediği konuları ve o konuları ele alırken takındığı tavırları görmek, edebiyat sosyolojisi yapmayı da sağlar.

Uzayı Silahlandırma Promosyonu 

Söyleşi

Selim İleri ile edebiyat ve hayat hakkında

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editör'den

Edebi türler arasındaki tartışmaları her zaman büyük bir keyifle izlemişimdir. Bu tartışmalar arasında kuşkusuz, hangi türün daha eski olduğuna dair tartışma, yazarları, şairleri ikiye böler. Şairler, şiirin en eski edebi tür olduğu iddiasındadırlar. Hikâyeciler ise insanın “tahkiye” etme ihtiyacından dolayı hikâye türünü ilk insana kadar dayandırırlar.