Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

İstanbul’un gerçek sesine kulak ver!



Toplam oy: 250
yay. haz. Tuğçe Isıyel
Timaş Yayınları
İstanbul’u martısız, kedisiz, köpeksiz, kargasız, güvercinsiz hayal etmek mümkün mü?

İstanbul’un ne zaman adı geçse, sanki şehrin üzerinden ince bir lodos geçer de herkesin zar zor içinde tuttuğu kelimeler ortaya saçılıverir. Şehre dair ne hissettiklerimiz ne de söyleyeceklerimiz biter ama hep insan olmanın o görünmez duvarlarına toslar kalırız.


Senelerce bu kadim şehrin sokaklarında dolaşan romanları, öyküleri, şiirleri okuduk ve İstanbul dendiğinde aklımıza belki hep aynı kalemler geldi. Oysa İstanbul’un bizden daha “cesur” sakinlerinin hikayeleri, belki de asıl duymamız gerekenlerdir. Özellikle de, şehrin bu kadar keskin biçimde değiştiği bir dönemde.


“İstanbul’u martısız, kedisiz, köpeksiz, kargasız, güvercinsiz hayal etmek mümkün mü?” İstanbul’un Sakinleri kitabını yayına hazırlayan Tuğçe Isıyel, herkesin aslında cevabını baştan bildiği bu soruyu birbirinden değerli yazarlara yöneltiyor. Bir kuşun kanadından, bir vapur düdüğünden, neşeyle savrulan bir kuyruktan dökülenleri toplamak da biz okurlara kalıyor.

Sevin Okyay, Haydar Ergülen, Gökhan Akçura... Anlatıları oradan oraya sıçrıyor, planları bozuyor ve kırk kedinin kırkının da kuyruğu birbirine dolanmayarak akıp gidiyor. Ne kedili ne de kedisiz bir yaşamın mümkün olduğunu onların kaleminden anlayabiliyoruz. Çünkü kedi, her şeye “rağmen” yaşayan bir canlıdır. Çabalar, inatlaşmalar, “benöyleistiyorum”lar sökmez. İstese de istemese de dönüştürür insanı; yoksa yardan vazgeçmek gerekir. Tıpkı İstanbul gibi, kediler de işte biraz öyle, biraz da böyledir. Köpeklerin o masum gözlerine takılı kalanlarınsa, hayli mahzun yürekleri olmalı. Çünkü kedi her yerde kediyken, şehir, köpeklere acımasız davranır. Sevgisiz ağır gelir onlara. Kadıköy rıhtımdaki Tarçın ve Şükrü Erbaş, yaraları hiç iyileşmeyen Pedro ve Mario Levi, Anadolu yakasını sokak sokak gezen Dragon ve Fuat Sevimay... Onların anlatılarında, her gün yanından geçip gittiğimiz canlıların sessiz çığlıklarından bir şeyler var. Özellikle Şükrü Erbaş’ın şairliği, özlediğimiz bir “lezzet” katmış derlemeye.

 

Oysa Irmak Zileli ve Emrah Polat daha çetin, daha yaralayıcı hikayeler seçmişler ve dilleri de bir o kadar haşin. Şehrin her yüzünün o kadar da aydınlık olmadığını, görmemenin ve duymamamın kahrolası hüznünü yüzümüze çarpıyorlar. Saf dostluğun ve sadakatin timsaline karşı insanın ihanetini. İstanbul’un keskin çarklarında herkesi bekleyen bir son bu belki de.

 

Soluklanabilmek için, aynı gök kubbeyi paylaştığımız kanatlı ve alabildiğine özgür sakinlere çeviriyoruz gözlerimizi. Halk güvercinleri, simitçil martılar, taklacılar, Orhan Veli’den selam getirenler, bir genç kızın göğsünde atanlar, bir de Jonathan’ın ta kendisi derken bir anda kuş doluyor içimiz.


Fark ediyorum ki, gözü maviliklerde olanlarda hep bir ayrıksılık, seyircilik seziliyor. Sanki onlar da bu şehrin panoramasını çizmek ister gibi genişletmişler bakış açılarını. Eksik gedik bir şeyler kalmasından ödleri kopmuş gibi. Kendilerini tutamayıp unutulmaması gerekenleri de anlatmışlar. Kıyıya köşeye, hepimizin ortak acıları da sinivermiş yazdıklarına. Bir de bakmışız ki evet, bu anlatılan dün geçtiğimiz sokak, geçen günün aynısı, o adamı da tanıyoruz tabii. Sayfaları çevirdikçe her metnin dili birbirinden uzaklaşsa da arka plandaki o ortak mavilik baki kalıyor.


Sonra puf; nokta konuyor ve biz betonlaşma, hava kirliliği, bir kap suya dahi tahammülsüzlükle insanı grileştiren bu şehirle gerçekten yüzleşiyoruz. Boğaz’daki balıkların da anlatacaklarını dinlersek eğer, kaybettiğimiz renkleri belki bulabiliriz, kim bilir.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tıpkı sizin gibi. Kitabı eline almış ve alacaklar gibi, zarif kitap kapağına hayran oluyorum. Kitap kapağının güzelliğinin sadece çizgilerden ibaret olmadığını hissetmiş olmalıyız öyle uzun uzun bakarken. Kuşlarla gelen bir genişlik, kanatlanma duygusu, sarı ile gelen anlam, uçabilecek olmanın tedirginliği ve başkaca pıt pıt açıverecek nice duyguları bekleyerek bakıyoruz resme.

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.