Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

İstanbul'un en çok Ankara'ya dönüşünü...



Toplam oy: 735
Levent Cantek
İletişim Yayınevi
Ankara’ya İstanbul’dan değil, Ankara’dan bakan bir proje Dumankara, Hayat Bir Yangındı. Ki asıl kıymeti de bundan.

Geçtiğimiz sonbaharda Levent Cantek’le Sakarya’da denk gelmişiz, çorba içiyoruz, masada birkaç Ankaralı dost daha. Ankara’yı neden sevdiğimi anlatıyorum onlara. İstanbul’da doğmuş, büyümüş biri olarak yolum bir gün Ankara’ya düşmüş ve bir şey olmuş şehirle aramda, anlatması zor, çok sevmişim bozkırı, onun Turgut Uyar sarısını, bırakıp eve dönememişim. “Eski Ankara,” diye bir şeyden bahsediyor “Eski Ankaralılar”. Ben böyle deyince, “Ah sen asıl o halini görecektin, şimdi çok değişti.” diyorlar. Umurumda değil söyledikleri, şehirler değişiyor, tarihe zırnık kadar kıymet vermeyen büyükşehir belediye başkanlarına inat, o saçma sapan makyajın altında bir yerde bir gizli ruh kalıyor. Daha AŞTİ’de adımını atıveriyorsun otobüsten, sızıveriyor dolaşım sistemine. Damarlarında 33 yıldır İstanbul dolanan biri olarak, daha ilk dozda sarhoşum. “Seviyorum Ankara’yı.” diyorum, “Anlatması zor.”

 

 

 

Cantek, bir çizgi roman erbabı olarak, bir işe soyundu o karşılaşmadan sonra -ondan başkası yapsa üzülürdüm- bir grafik roman yazdı: Dumankara, Hayat Bir Yangındı. Evet, grafik roman… Duymaya alışık olmadığımız bu türü şöyle anlatıyor Cantek: “Bildiğimiz çizgi romanların dışında duran, ayraç koyarak okuyacağınız, edebi tatları olan, kendine özgü derinliğe sahip, insani meseleler anlatılan başka çizgi romanlar bunlar.” Haberini duyduğum andan elime ulaşana kadar hevesle beklediğim bu kitap,  bir Ankara romanı. Kitabın ilk sayfasını açar açmaz içinde, mayasında Ankara olan o ruhu bulacağıma, Ankara’ma kavuşacağıma emindim. Yanılmadım da.

 

 

 

Ankara’ya İstanbul’dan değil, Ankara’dan bakan bir proje Dumankara, Hayat Bir Yangındı. Ki asıl kıymeti de bundan. Ankaralı 21 hikâye var içinde. 1916’dan bugüne dek çeşitli dönemlerde Ankara’da geçen hikâyelerden oluşan bir derleme. Çoğunluk kenar mahallelerdeki alt sınıftan insanlar arasında geçiyor hikâyeler. Bu halleriyle ziyadesiyle puslu, kirli, paslı ve dertliler. Tanıtım yazılarını oldum olası sevmem ama Dumankara’nınki lafı gediğine koyuyor: “İsli sabahçı kahveleri, ekmekle soğan, nam için yaşayan hikâyelerin mahallesi. Kaledibi, Altındağ, Eskitepe. Kabadayı yevmiyesi. Azap ceketi, hayal hançerleri, yıkıldı yıkılacak ahşap evler, teneke çatılar, güvercin taklaları, afyonun ve tütünün saati. Şıngır mıngır sofralar, Allah'ın inayetine şükran. Yerdeki kel halılar, ahbapsız apartmanlar, siyahi gündüzler, şehirdeki tezek kokusu, eskiyip cızırdayan plaklar..."

 

 

 

 

 

 

(Görsel çalışma: Ethem Onur Bilgiç- Dumankara'dan alınmıştır.)

 

 

 

 

 

 

 

“a’cıcık faklı bir şey”

 



Cantek yazmış, nicesi çizmiş. İsimlerini yazmazsam haksızlık edeceğim, kimi Cantek’in yeni tanıştığı, kimi uzun yıllardır tanıyıp bildiği 19 çizer var projede: Ayhan Hayrula, Berat Pekmezci, Çağrı Coşkun, Emre Yüce, Ender Özkahraman, Ethem Onur Bilgiç, Gökhan Güneş, Mert Yavaşça, Murat Başol, Murat Gürdal Akkoç, Onur Atay, Ömürden Bakaçhan, Sefa Sofuoğlu, Sümeyye Kesgin, Taner Duran, Uğur Erbaş, Uğur Sertçelik, Utku Yavaşça, Zeynep Özatalay… Hepsi başka bir Ankara göstermiş kendi eleğinden süzüp. Hikaye var, 1900’lerin Ankara’sında geçiyor, hikaye var bugüne bakıyor. Yine de hepsinde aynı ruh. Belki de, her biri kendi estetik anlayışına sahip 19 farklı göze rağmen her öyküye sızdırdığı Ankaralı kalemiyle Cantek bunu başaran; onun sokakları, onun çocukluğu, onun kederi, onun neşesi, onun Ankara’sı anlatılagelen. 19 göz, dile kolay, yine de sanki her biri aynı ağaçtan toplamış cümleleri, bir koşu eve gidip kendi reçelini kaynatmış, hepsi başka tatta olmuş. Tek tek anlatması zor 21 hikayeyi. Ama en çok aklımda kalanlar; Murat Başol’un “Pantalonlu Kadın”ı, Utku Yavaşça’nın “Koltuk”u, Zeynep Özatalay’ın “Güzel Cemile”si, Uğur B. Sertçelik’in “Bu Dünya Yalan Polis Efendi”si, Berat Pekmezci’nin “Ferdi”si, Ender Özkahraman’ın “Bilmiyorum Fatma”sı ve Mert Yavaşça’nın “Hacıbey”i… Metin silah gibi patlıyor bu saydıklarımda, çizgilerin hiç de ondan aşağı kalır yanı yok; kitabı kapattıktan çok sonra dahi insanın kulağında çınlıyor, rüyasına bile giriyor.

 

 

 

 

Kitabın başında Cantek’in kaleme aldığı, projeye dair motivasyonunu özetleyen bir metin var. İçerdeki 21 hikayeye kol kanat geren bir metin bu. Bu kitap için neden kollar sıvandı? “Angaralı” profilinin aslı astarı nedir? Cantek bir Ankaralı olarak bu profil hakkında ne düşünür? Ankara’ya İstanbul’dan değil de, Ankara’dan bakmak nasıl bir şeydir? Kitaptaki hikayelerin hikayesi nedir? Şöyle diyor bir yerde: “Başka bir Ankaralı resmi çizmeye niyetli değilim. Hayatı İstanbul yönetiyor ve o ‘oynak Angaralı’ profilini de İstanbul üretiyor, yapacak da bir şey yok. Soran olursa ben de ‘Ankaralı böyle oynamaz, böyle çalmaz’ diyorum ama boşuna tabii. Annemle babamın aksine Ankara’yı küçümseyen sayısız konuşmaya muhatap olmuşumdur. Uzun üniversite yıllarımda, şehre dışarıdan gelmiş sayısız sahil çocuğu Ankara’dan nefretle bahsederdi. Ne yapsan ne desen boşunaydı, sevmemelerinin sorumlusunu arar, Ankaralı olduğum için dönüp dolaşıp bana saydırırlardı. İnsanı bir yerli yapan şey işte böylesine dışlayıcı sözlerden çıkıyor, farkına varıyorsun. Savunurken ‘ben kimim?’ demeye başlıyorsun. Seni dışlayan insanlarla marazi bir hesaplaşmaya bile giriyorsun. İstanbullular olmasaydı Ankaralı olmamı belki de hiç önemsemeyecektim.”

 

 

 

 

Cantek’in de Ankara ağzıyla dediği gibi “a’cıcık faklı bir şey” Dumankara, Hayat Bir Yangındı. Hem grafik roman gibi Batıda almış yürümüş ama bizim hiç alışık olmadığımız bir türde üretildiği için, hem de okur gözümüzü İstanbul merkezinden kaydırıp -bin şükür!- taşraya, bir taşra şehri olarak Ankara’ya çevirdiği için. Sadece çizgi roman okurunun değil, çizgi romana aşina olmayan edebiyat okurunun da dikkatini cezbetmesi an meselesi. Her haliyle kıyıdan bir kitap, el değmemiş, yaza yaza sündürülmemiş bir şeye dokunuyor ve iyi bildiği bir şeyi anlatıyor. Sıkıntısını sevdiğimin şehri Ankara’yı…

 

 

 

 

 

 

 

 

(Manşette kullanılan görsel de kitaptan alınmıştır.)

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gökçe isimli bir kadın düşünün; bugün 34 yaşında olsun.

Ludwig Wittgenstein, “Ölüm, yaşam olaylarından biri değildir, ölüm yaşanmaz,” diyerek “hayati” bir teşhis koymuştu. Oysa insanlar ilk günden beri ölümü tartıştı; hala devam ediyorlar... Mevcut tartışmaya cinayetler ve onların sorumlularını aramak da dahil. Kısacası, bir yaşam olayı değil ama yaşamın ayrılmaz bir parçası, daha doğrusu gerçeği haline geldi ölüm.

Adını, polisiye edebiyatın başyapıtları arasında geçen Postacı Kapıyı İki Kere Çalar romanı ile duyuran James M. Cain, Mildred Pierce romanında ise bambaşka bir kimlikle çıkıyor karşımıza. Mildred Pierce, Amerika’yı sarsan ekonomik kriz yıllarında bir kadının hayata tutunma mücadelesini anlatan bir roman.

Salâh Birsel Türkçenin en ilginç, en özgün üslupçularından biri. Birkaç cümlesini okuyunca bile, “işte Salâh Birsel,” diye tanıyabileceğimiz bir sesi var.

İstanbul tarihçiler, edebiyatçılar, gezginler için bulunmaz bir kaynak. Hakkında yazılanlar, söylenenler ve hatta uydurulanlarla birçok esere ilham veren bir kent. Gerçi sadece “kent” kavramı İstanbul'u karşılamaya yetmiyor; şehir, kent, mekan, medeniyet vb birçok kelime İstanbul söz konusu olduğunda aklımıza gelenlerden.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.