Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Joy'un muhteşem düşüşü



Toplam oy: 1110
Jonathan Lee
Yapı Kredi Yayınları
Hem birçok karanlık, kuşku barındıran hem de bildik polisiyelere benzemeyen kurgusuyla yazar sakin adımlarla başladığı bu hikayeyi koşarak bitiriyor, adeta bir maraton koşucusu gibi hareket ediyor.

Otuzlarının başında, paranın satın alabildiği her şeye sahip, üstelik yıllarını verdiği hukuk firmasına ortak olmanın eşiğinde bir avukat günün birinde kendini şirketin görkemli lobisinin mermer zeminine çakılmış olarak bulur. Yükselişi her ne kadar epey uzun sürmüşse de yere çakılması hepi topu birkaç saniyesini almıştır sadece. Peki genç ve başarılı avukat Joy Stephens'ı boylu boyunca yattığı bu noktaya getiren nedir?

 

 

İngiliz edebiyatının genç temsilcilerinden sayılan ve Guardian'ın da "İngiliz edebiyatının yeni sesi" olarak andığı Jonathan Lee'nin ikinci romanı Joy'un Son Günü, Fatih Sel çevirisi ile Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlandı. Gerilimli ve karanlık atmosferiyle dikkatleri üzerine çeken roman William Maxwell'in "Mutluluk suyun üstündeki ışıktır. Su ise soğuk, karanlık ve derin," cümlesiyle açılıyor ki bana sorarsanız bu cümle romanın tekniğini özetler nitelikte.

 

Kitap temelde iki kanada ayrılıyor. Bir yanda gece 01.00'den başlayarak Joy'un son gününü adım adım anlatan yazar diğer yandan da zamanda atlama yaparak, bir çeşit soruşturma havasında Joy'un hayatını kuşatan insanları konuşturmayı seçiyor. Akademisyen kocası Denis, iş arkadaşı Peter, yetkisini bastonundan alan asistanı Barbara ve spor eğitmeni Samir… Joy hakkında konuşurken aslında durmaksızın kendinden bahseden bu dört karakter insan doğasının bencilliğini de gözler önüne seriyor. Görünürde her şeye sahip ve kariyerinin zirvesindeki Joy'un bu derin mutsuzluğu kimine şımarıklık, kimine tatminsizlik, kimine depresiflik olarak görünüyor. Bütün bu söylenmeler arasında yazar aslında bir yandan Joy'un hayatının çerçevesini çizerken öbür yandan da Joy'u çevreleyen bu insanların iç dünyalarını bize sunmuş oluyor.

 

Oldukça başarılı bulduğum bu biçimin bir benzerini son yılların popüler fantastik kurgu serisi Ateşin ve Buzun Şarkısı'nda (nam-ı diğer Taht Oyunları) da görmek mümkün. Burada da benzer bir biçimde bölümler karakterlerin isimlerini taşıyor ve her karakter kendi ismini taşıyan bölümde malum olayı kendi perspektifinden anlatırken bir yandan da kendi hikayesini anlatıyor. Bu noktada Jonathan Lee'nin dört karakteri için de dört ayrı ses ve dört ayrı dünya yaratabilmiş olması dikkat çekici ve takdire şayan.

 

Maraton koşar gibi

 

Hikayenin diğer yanında yazar günü dakikalara bölüyor ve dakikalarla isimlendirdiği bu bölümlerde mutlak gözlemci üçüncü gözü Joy'un iç dünyasına çeviriyor. Yazar bu bölümlerde Joy'un onulmaz mutsuzluğunun karanlık sularına daldırıyor okurunu. Soğukkanlılıkla intihar etmeye karar veren ve intiharından önce yarım kalan işlerini tamama erdirmeye çalışan Joy'un intiharı başta mantıklı bir gerekçeden uzak dursa da hikaye adım adım açılıyor ve Joy'un karanlık iç dünyası okurun gözünde gittikçe daha berrak bir hal alıyor. Bitmek bilmez suçluluk duygusu, saklamak zorunda olduğu sırları, tatminsiz kalan tutkuları ile Joy okurun gözleri önünde adım adım ete kemiğe bürünüyor.

 

Bir dönemin popüler macera dizisi 24'ü akıllara getiren bu kurgu sadece Joy'un iç dünyasını ortaya dökmekle kalmıyor, hikaye sona doğru ilerledikçe Joy'un muhteşem düşüşüne giden yolu heyecanla takip etmemizi de sağlıyor. Hem birçok çelişki, karanlık, kuşku barındıran hem de bildik polisiyelere benzemeyen kurgusuyla yazar sakin adımlarla başladığı bu hikayeyi koşar adımlarla bitiriyor, adeta bir maraton koşucusu gibi hareket ediyor. Ve sonunda bir volkan gibi patlayan ve o mermer zeminde boylu boyunca yatan Joy'u izlerken Joy'un yaptığının sorunlarının üstesinden gelmek olmadığını görüyoruz. O sadece İngilizlerin o meşhur mottosunu takip ediyor: Keep Calm and Carry On. Sakin Ol ve Devam Et. Tabii öyle bir şey mümkünse…

 

 


 

 

* Görsel: Rebecca Fels

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


Çok naziksiniz, ben teşekkür ederim. İyi okumalar.

40%
60%

Yorumunuzu çok sevdim... kitabı okuyacağım... teşekkürler

45%
55%

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.