Geçtiğimiz haziran ayında Tahir Alangu’nun Ömer Seyfettin’ini yayınladı Yapı Kredi yayınları. İlk kez 1968’de yayınlanan bu son derece değerli kitabın uzun zamandır kitapçılarda bulunmaması tuhaf. Edebiyatımızın ustası Tahir Alangu, büyük yazarın yaşamını anlatırken büyük zorluklar yaşamış, belli ki. Çünkü bizde arşiv alışkanlığı yok, biliyorsunuz. Hem kurumsal olarak yok, hem de kişiler kendi özel yaşamlarıyla ilgili belgeleri, fotoğrafları saklamayı istemiyorlar çoğunlukla. Alangu, Ömer Seyfettin’in yaşamı ile bilgiler için bir yandan sınırlı tanığa ulaşmaya çalışmış, bir yandan da yazarın öykü, roman ve günlüklerinde iz aramış. Ortaya etkili, sarsıcı bir çalışma çıkmış böylece.
Ömer Seyfettin/Ülkücü Bir Yazarın Romanı’nı okumaya başlayınca, böyle bir yaşam sürünce insan, bunca talihsizlikle, savaşla, işsizlikle boğuşunca nasıl biriktirebilir ki belgeleri, fotoğrafları, diye düşünüyorsunuz. Alangu, meşhur “Ben Gönen’de doğdum,” cümlesiyle başlıyor araştırmaya. Gerçekten, Ömer Seyfettin’in, yaşamını böylesine büyük başarıyla, yazınsal bir metne dönüştürebilmesi önemlidir.
Yine kanımca çok uzun bir süre pek önemsenmemiş bir yazardır Ömer Seyfettin. Bu durum daha yaşadığı, yazdığı yıllarda başlamıştır hem de. Tabii o yıllar için anlaşılabilir: Çok genç yaşlarda popüler olmuş, okurdan büyük rağbet görmüş; üstelik bunu eski dile meydan okuyarak yapmış. Dönemin edebiyatçıları da bu açık, sade dil nedeniyle küçümsemişler onu. Yakın dostu Ali Cânip’e yazdığı bir mektupta, dilde sadeleştirmenin önemini ve gerekçesini açıklıyor: “Arapça, Farsça terkiplerin hiç lüzumu yoktur. Bunlar ancak süs içindir. Kimin gösterecek, teşhir edecek fikri yoksa, onları, çok kullanır. Eğer o terkipler terk olunursa, tasfiyede büyük adım atılmış olmaz mı? Bunu yalnız başaramam. Geliniz Cânip Bey, edebiyatta, lisanda bir ihtilal vücuda getirelim. Ah, büyük fikir, sây, sebat ister.” (s. 137).
Genç Türk aydın ve devrimcileri, bir yandan Fransız Devrimi’nin, bir yandan da imparatorlukları paramparça eden milliyetçilik akımlarının etkisi altında yetişmişlerdi. Dil meselesiyle ilgili sorunlarla ilk kez 1800’lerin sonlarında, ilk Türkçe gazeteleri yayınlamaya başladıkları zaman karşılaştılar. Arapça-Farsça sözcük ve kalıplarla dolu edebiyat dili tüm yazı dilini ve İstanbul’un üst sınıfı içindeki konuşma dilini kapsamıştı. Ama gazeteleri yalnızca İstanbul’da değil, her yerde satmak istiyorlardı... Gerçekten, İttihat ve Terakki, 1908’i, yerel örgütlerin yanında, her yerde çıkardığı küçüklü büyüklü dergi ve gazeteler yoluyla yapmıştır büyük oranda. Ömer Seyfettin bu devrimci geleneğin bir parçası olarak yazıyordu öykülerini. Subay olarak katıldığı Balkan Savaşları sırasında her gün yazdığı, notlar aldığı defterlerini yanından ayırmıyordu. Bu korkunç koşullarda defteriyle köpeği Koton’u yanında taşıyabilmesi bana göre bir mucizedir: “Manastır’dan geçtik. Herkes mahzundu. Top sesleri şiddetli. Hatta taneler Manastır’ın içine düşmüş, diyorlar. Gece geldik. Samanlıklarda askerle beraber yatıyorum. Yağmur durmadan yağıyor. Çamur o kadar çok ki, dizlerimizi geçiyor. Ben çok hastayım...” (s. 200).
Ve savaş koşullarında da yine dil meselesi ile ilgili çarpıcı düşünceler: “Heyhat... Mademki biz asker değiliz, mademki bizde askerlik için lazım olan zeka ve itaat yok, mademki bizde ideal, bir vatan hissi, nihayet bir lisan yok... Bölüğün yarısından ziyadesi Türkçe bilmiyor. Tabur Babil Kulesi gibi... Ne alanın satandan, ne satanın alandan haberi var.” (s. 193).
Ömer Seyfettin, yalnızca Türk dilinin sadeleşmesine değil, Türk öykücülüğüne de büyük katkılarda bulunmuş bir yazar. Bana göre, çağdaş öykücülüğümüzün kurucularından biri. Ben öteden beri, “acaba Ömer Seyfettin nasıl cezalandırılmış,” diye düşünürdüm. Yanıtı Tahir Alangu ustamızın kitabında buldum. Aşağıdaki fotoğraf, yazarımızı otopsi masasında gösteriyor. Fotoğrafın altındaki yazı da aynen şöyle: Hastalığı ve ölüm nedeni anlaşılamayan Ömer Seyfettin, Haydarpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nin otopsi masasında. Bu fotoyu kitaplık memuru çekmiş. Cesedin üstüne elini koyan, otopsileri yapan Sivaslı bir hademe. Çevresinde öğrenciler. Ünlü hikâyeciye sahip çıkacak kimseler yok ortalıkta...
Eleştiri

Eleştiri




Yorumlar

Yorum Gönder
Diğer Eleştiri Yazıları

Brian Arthur, ekonominin temel yasalarını sorgulayan çalışmalarıyla önemli katkılarda bulunmuş bir bilim adamıdır. Mühendis kökenli bir ekonomist olarak hem meslektaş hem 1980’li yılların Viyana’sından hemşehri oluruz.

Çağdaş Latin Amerika edebiyatının en önemli temsilcileri arasında sayılan Roberto Bolano’nun –her anlamda- dev eseri 2666 şubat ayında Türkçeye çevrilmişti. Her anlamda dev eseri derken hem içeriğini hem de 1000 sayfalık fiziksel hacmini kast ediyorum. Zaten bu hacim nedeniyle roman hakkında yazmayı biraz geciktirdim.

Hayır, öyle bitmiyor. Yüzlerce sayfa süren kalp çarpıntısı, gelgit, kaçıp kovalamaca, Mr. Darcy'nin Elizabeth'e evlenme teklifi etmesiyle son buldu ve perde kapandı, son yazısı belirdi, kitabın arka kapağına ulaştık diye hikaye bitti sanıyoruz. Çok yanılıyoruz. Aslında devamı var, görmediğimiz odalarda, okumadığımız sayfalarda bir şeyler olmaya devam ediyor.

Yıllar önce öldüm ben ve şimdi bir mezarın arkasından konuşuyorum sizinle. Kısa bir ömrüm oldu, yirmi sene bile sürmedi hayatım; buna rağmen yaşadım, hayaller kurdum, insanlarla tanıştım. Kavgalar ettim onlarla ve ölmüş olsam bile kimse yaşadıklarımı, hissettiklerimi ve öfkemi elimden alamaz artık.

Garanti Bankası'nın geçen sene, imparatorluk dönemine ait Osmanlı Bankası ana binasında açılan mekanı Salt Galata, 8 Temmuz'a kadar Tercüme Eden sergisine ev sahipliği yapacak. Daha önce Londra ve Tokyo'da düzenlenen bu serginin Türkiye ayağının küratörleri Charles Arsene-Henry, Shumon Basar ve Suna Kafadar.









Facebook
FriendFeed
Twitter
RSS
Fransız ihiltali doğru ama sadece sanayi inkilabını koymamışsınız. Ya düşük not alırsam ne olacak. Fransız ihiltalinin içine sanayi inkilabınıu koyunuz çünki içine oda giriyor tamam mı?
Yeni yorum gönder