Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Peki ya sonra?



Toplam oy: 48
Al Sarrantonio, Neil Gaiman
İthaki Yayınları
Yeni bir dünya, bambaşka bir bakış açısı oluşturmada usta olan yazarlar bir araya gelmiş...

Gerçek hayatta bildiğimi ya da bildiğimi sandığım dünyayı, bildiğim kelimelerle yeniden yaratabilen insanlara hayranım. Hiç bilmediğim, aklıma bile gelmeyecek şekillerde yaratanlara... Dünyanın sınırsızlığını, insanın sınırsızlığını, hayal gücünün sınırsızlığını hissettirenlere... Yani fantastiğe, bilimkurguya, büyülü gerçekçiliğe... Adını ne koyarsanız koyun, sınırsız dünyanın nimetlerini misliyle onlara verebilenlere işte.



Türlerin çizdiği sınırların dayatmasından bıkan iki isim Neil Gaiman ve Al Sarrantonio. “Bize daha önce bin kez gördüğümüz bir şeyi sanki ilk kez görüyormuşuz gibi sunacak o büyülü ışığa sahip öyküleri” okumak istediklerini dillendirmişler karşılıklı. Ancak kurmacanın yaşatacağı bir deneyimi, “peki sonra ne olmuş” dedirtecek “o” öyküleri.



Öyküler sıra dışı bir antoloji değil, en azından öyle görüneninden değil. Ama biraz daha dikkatli bakarsanız Lawrence Block ile Chuck Palahniuk’u aynı kitap içinde görmenin heyecanına kapılabilirsiniz benim gibi! Ya da Joyce Carol Oates ve Jodi Picoult’yu... Ağız sulandırıcı kısmını geçtikten sonra midenizdeki taşla yola devam edebilirsiniz, “Peki sonra ne olmuş?” diyerek.



Ne mi olmuş? Gerçekçilik, aşırı gerçekçilikle aşırı gerçeküstücülüğün birbirine karıştığı öyküler bir araya gelmiş. Hemen her öyküde sıradan bir insanın hayata baktığı noktanın çok daha ötesinden bakan yazarların sesi var. Gerçekten baktığınız şeyi görüp görmediğiniz konusunda şüpheye düşürecek sesler. İnsan suretinde dünyada yaşayan tanrılar, tanrıya dönüşen insanlar, vampirler... Ama işte tam olarak sınır bu sıra dışılıklar değil. Ya da sıra dışı saydıklarımız. Jodi Picoult’nun öyküsündeki acısının yüküyle büyüyen ya da küçülen insanlar gibi. Hepsini hangi mantıkla bir araya getirdiler tam olarak bilinmez ama her öyküde hemen hemen aynı olan tek bir şey var; şu hayatta yaşayan herkesin aradığı bir şey var ve kesinlikle diğerlerinden farklı.



İyilik ya da kötülüğün hangi surette olduğu çok da mühim değil. Gerçek olan iç içe olmaları ve sizin hangisine dahil olduğunuz. Kendi varlığıyla savaşanlar, bulduktan sonra ne yapacağını bilmeyenler, tutkularına tutkun olanlar. Gerçek kahramanlar. Sen ben biz... ve dahası onlar.



Yeni bir dünya, bambaşka bir bakış açısı oluşturmada usta olan yazarların bir araya geldiği Öyküler, kısacık sayfalarda kendinizi bir anda olayın içinde bulma etkisi yaratıyor. Yalnızca hayal güçleri için değil, güçlü kalemlerini hiç acımadan kullandıkları için de. Tüm bunların yanı sıra belki her öykü ciğerinizden bir parça söküyor. Peki ya sonra? Evet, amacına ulaşmış bir antoloji kesinlikle, zira öykünün devamı için merakla sormanın yanı sıra bir sonraki öyküye geçme isteği uyandırdığı için...



Neil Gaiman giriş yazısında, “Özlemini duyduğumuz, okumayı istediğimiz şeyler, bizde merak uyandıran, bizi sayfaları çevirmeye zorlayan öykülerdi. Ve evet, iyi yazılmış şeyleri okumak istiyorduk. (Neden daha azıyla yetinecektik ki?)” diye anlatıyor. Daha azıyla yetinmedikleri için teşekkür etmek kalıyor geriye.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Akif Kaynar

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Britanyalı yazar Kazuo Ishiguro, Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasının ardından yaptığı konuşmada edebiyata dair evrensel fikirlerini birkaç cümlede, peş peşe sıralamıştı. Şimdiye kadar “büyük yazarlar”ın yaptığı gibi, edebiyatın geleceği için kimsenin itiraz etmeye yeltenmeyeceği ve söz söyleyemeyeceği Dostoyevski, Borges, Camus gibi yazarlara sığınmadı.

John Le Carré –Türkçeye ilk kez çevrilen– Cinayetin Parıltısı romanını şu sözlerle tanımlıyor: "Acımasız ve aynı zamanda gülünç bir sosyal yaklaşımın gölgesinde kalmış, kusurlu bir polisiye roman." Bu açıklama, ilk basım yılı 1962 olan romanın arka sayfalarına 1989’da eklenen sonsözden. Bir romanın bitiminde bir “sonsöz”e rastlamak şaşırtıcı.

Eleştirmenlerce Borges, Bioy Casares ve Cortazar’ın öncülük ettiği edebi geleneği sürdürdüğü kabul edilen Arjantinli yazar Mariana Enriquez’in on iki öyküden oluşan kitabı Yangında Kaybettiklerimiz, geçtiğimiz günlerde Türkçede de yayımlandı.

Akıl hastanesi, hapishane, “kamp”, bakımevi, huzurevi, düşkünlerevi, belki bazen insanın kendi evi… İnsanın toplu olarak koğuşlara, yatakhanelere ya da tek başına, tamamen tecrit edilerek hücreye kapatılmasının türlü nedenleri ve kapatıldığı bu yerlerin farklı isim ve işlevleri olabiliyor.

Umami, dilimizin algıladığı beşinci tat anlamına geliyor; tatlı, acı, tuzlu ve ekşiden oluşan yaygın tat algısının dışında bir kavram. Japonca bir kavram olan umami, Batı tarafından hayli geç keşfediliyor. Japoncada lezzetli anlamına gelen bu sözcüğün İngilizce karşılığıysa savory, iştah açıcı.

 

Söyleşi

Jean-Paul Didierlaurent ile söyleşi:


“Okunmayan kitap, ölü kitaptır. Bu yüzden ortadan kalkması mı gerekir?”

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.