Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Resim değil, fotoğraf


Şahane
Toplam oy: 1373
Harun Candan
İletişim Yayıncılık
Önce aşık oldunuz, sonra bir katil; akabinde de yeniden bir aşık... Ya da baktınız bir katil olamıyorsunuz; hep aşık kaldınız. İki halde de sizi Hayalname’nin satırları arasına alalım.

Çizgisiz kağıda düz başlayan ama aşağı doğru kayan satırlar gibidir hayat. Birçoğumuz, o günleri bir kere olsun kaydırmadan, hayallerin ve beklentilerin rotasından çıkmadan yol almak isteriz. Fakat hayat mutlaka çizdiğimiz rotadan çıkar. Harun Candan’ın kaleme aldığı Hayalname de böylesi bir rotadan çıkış hikayesi işte. İletişim Yayınları’nın “ilk” romanları arasında yerini alan kitabı için bir röportajında şöyle diyor Candan: “Kahramanımız önce âşık, sonra katil, sonra yine âşık.” Tam da bu yüzden çizgisiz kağıtta ilerlerken ansızın yoldan çıkan satırları hatırlatıyor.

 

 

Kitabın arka kapak yazısında bir cümle var ki roman boyunca leitmotif olarak işlenen “bekleme” meretinin ne denli zor bir durum olduğunu kısaca açıklıyor: “Her gün pek çok şey bekliyordum; gelmek bilmeyen otobüsler, randevusuna geciken sorumsuz arkadaşlar, bir türlü demlenmeyen çay, zamanın yavaşladığı sıkıcı dersin bitimi...” Roman, bizleri “aramakla bulunmaz ama bulanlar hep arayanlardır,” sözüyle karşılıyor ve Gizem adlı sevgilisini arayan kahramanın yaşadıklarını anlatan, dört bölümden oluşuyor.

 

Annesini ve babasını ufak yaşlarda kaybetmiş, ailedeki baba figürünün örnek alınması sonucu İlahiyat Fakültesi’nde okuyan bir gencin, Süleymaniye Camisi’nin şadırvanında abdest alırken iki yeşil göz sahibi, genç ve güzel Gizem tarafından fotoğrafının çekilmesiyle başlıyor her şey. İki zıt karakterin aşkını dinliyoruz önce. İlahiyet Fakültesi’nde okuyan kahramanımız, okyanusun laciverti, gökyüzünün mavisi, bulutların beyazı, kumsalın sarısı ve tropikal bitkilerin yeşili demeden tam yirmi beş sene yürüdükten sonra yerdeki ayak izlerinden yürümeye başladığı noktaya döndüğünü anlıyor. Ayrıca bu vesileyle tüm o zaman boyunca yolda yalnız olmadığını, birinin onu takip ettiğini de görüyor. Zira yerde iki çift ayak izi var; bir çifti onun, diğeri ise onunkine karışmış daha küçük, narin ayakların olan... Kahramanımızın gördüğü bir hayal bu ve Gizem ile karşılaştıktan sonra o küçük, narin ayakların ona ait olduğunu varsayıyor. Ama bu hikaye bangır bangır aşk şarkıları da çalmıyor çünkü aslında aşk bu varsayımdan ibaret.

 

Yazar şöyle anlatıyor bu aşkı: “Çünkü kırmızı kıyafetinin askıları lacivert sutyeninin askılarını örtmeye yetmemişti. Sonra o lacivert okyanusa düşüp çırpınmaya başladım. Dev dalgalar beni her defasında metrelerce ileriye fırlatıyordu. Bu kazadan sağ kurtulursam mucize adam temalı haberlerle gazetelere fotoğraflarım basılırdı. Güzelliğini annesinden alan küçük kızıma anlatacağım olağanüstü bir serüvene sahip olurdum. Kızım demişken, fotoğraf çekmeyi seven annesi ona her yıl aynı pozu verdirip fotoğraflarını çekerdi. Bizim mutluluğumuz ise biliyordum ki hiçbir fotoğraf karesine sığmayacak kadar büyük olacaktı. İçinde boğulduğum okyanustan bile büyük… Fesleğen kokularının yaşama sevincimizi körüklediği gecelerde ona sımsıkı sarılarak uyuyacak, rüyamda yine ona sarılarak uyuduğumu görecektim. Sutyeninin askısının lacivertiyle dalgaları ayaklarımıza gelen okyanusun lacivertinin tonlarının aynı olup olmadığını düşündüm.  Bir parça lacivertin bana hissettirdiklerini ona nasıl anlatabilirdim ki… “

 

Polissiz polisiye

 

Evet, önce bir aşk öyküsü olduğunu düşünüyorsunuz ancak ilk bölümden sonra hikaye tamamıyla yön değiştiriyor. Gizem fotoğrafçılık eğitimi almak için yurtdışına gitmeye karar veriyor ve kahramanımızın yaşama sevinci olan yeşil gözler bir anda hayatından çıkıyor. Daha sonra âşık kahramanımız bir dağ köyüne imam olarak atanıyor ve köye define aramaya gelen bir adam ile işbirliği yapıyor ve bu işbirliğinin akıntı hızı onu bambaşka bir maceraya sürüklüyor. Hamile ve dilsiz bir kadının yanında buluyor kendini, hem de polisten kaçan bir katil zanlısı olarak... Hal böyle olunca da, kitabın sayfalarındaki akıntı sizi orta şekerli bir polisiyeye itiyor. Yazarın kendi tabiriyle “polissiz polisiye!” Fakat yaşadıklarına ve olmazlara rağmen Gizem’i hiç unutamıyor, bazen öfke bazen de hüzünle hep anıyor.

 

Hayalname’den bahsederken atlamamız gereken diğer bir öge ise vicdan. Kitabın satırlarını gözlerimiz ilmek ilmek dokurken, vicdan ögelerinin farkına varıyoruz. Balzac, “Vicdanımız yanılmaz bir yargıçtır, biz onu öldürmedikçe,” der. Kahramanımız da kendi vicdanının yargıcı oluyor ve işlediği suçtan dolayı ne kadar vicdan azabı çekse bile gidip teslim olmuyor. Öteki dünyada adaletten kaçamayacağına inanan birinin şansını bu dünyada denemesini temsil ediyor bir bakıma.

 

Harun Candan bizleri çok yönlü bir hikayenin içinde yüzdürüyor aslında, hem de kelimelerin israf olmadığı sularda. Dili lezzetli mi lezzetli. Hikaye ve kahraman sizi peşinden sürüklüyor. Ayrı ayrı özenle pişirdiği ögeler ile önümüze güzel bir ziyafet sunuyor, ardından bir manevra ile her bir ögeyi önümüzden alıp, ayrı bir kapta çırpıyor ve son bölümde bizlere her şeyin başladığı güzellikle bitemediğini gösteriyor. Kitabın kapağında ise karaya oturmuş bir hayal teknesi gözümüze ilişiyor. Başında bir bekleyeni var, gökte ise yıldızlar suskun; çünkü yazarın da dediği gibi “Bazen sadece silahlar konuşur.” Ve bir gün “bir insan âşık olur; resim yerine fotoğraf demeyi bile öğrenir.”

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.