Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Sonsuz av ve bir gün


Zayıf
Toplam oy: 201
Giorgio Bassani // Çev. Yelda Gürlek
Yapı Kredi Yayınları
Balıkçıl hem bir dönem romanı hem de yazarın romancılığı için önemli bir nokta.

Tarihi ve insan ilişkilerini bir potada eriten, anlama ve hatırlamayı romanlarının merkezine koyarken doğduğu kent Ferrara’yı da anmadan geçmeyen, hatta neredeyse tüm kitaplarında memleketine yer veren, duygu sömürüsüne yönelmeden İkinci Dünya Savaşı’nın hayatında açtığı gedikleri kurmacayla bütünleyip okura seslenen, hayatta olmayanlar ve ötekileştirilenlerle yüzleşip kendi yaşamıyla bağ kuran Giorgio Bassani’nin asıl derdi, çabucak yitip gidebilecek belleği canlı tutmaktı. Yazarın sessizliğe, umutsuzluğa ve acıya başkaldırı niteliğindeki romancılığı, hem kendi hem de karakterlerinin dramıyla buluşarak varoluşçu bir söyleme dönüşmüştü. Bassani’nin Türkçeye yeni çevrilen Balıkçıl romanı da benzer bir rota izliyor ve 1947 yılının kışına götürüyor okuru; başkarakter Edgardo Limentani’nin her hareketini takip etmemizi sağlayacak bir kurgu var karşımızda.


Avukat Limentani’nin, bir av partisine katılmak üzere Ferrara’dan Po Ovası’na doğru gittiği sırada faşizmden kurtulmuş İtalya’da komünistler ile onlara muhalifler arasında kıyasıya bir yarış var. Üstelik çevre ülkelerde İkinci Dünya Savaşı sonrası yeniden yapılanmanın lokomotifi komünistler. Yıllar boyu örselenen Yahudilerin itibarı bu süreçte iade ediliyor. Yol boyunca ve vardığı noktalarda Limentani’nin gözüne ilişen gazetelerdeki haberlerin büyük çoğunluğunu bunlar oluşturuyor. Bu arada Bassani’nin “hatırlama” temasına uygun biçimde Limentani, eskiden gidip gezdiği yerleri, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle yeniden ziyaret ediyor. Seyahat ve yol tasvirleri ile Limentani’nin eski-yeni karşılaştırması, yazarın uzun süren konuya giriş aşamasının bir yansıması.

 
Bu uzun girizgah, aslında romanın özü; av partisi ve daha önemlisi av eylemi, yazarın gönderme yaptığı hayatın boşluğunun, kitabın hemen başında rastladığımız tüfeklerden, göl ve nehirler üzerinde uçan kuşlara ve ördeklere açılan ateşle doldurulmaya çalışıldığını gösteriyor. Bassani, hoşnutsuzluk ve korku gibi güçlü iki öğeyi; keyifle avlanan, aralarda yemek yiyen ve arabasının bagajındaki kuş ölüleriyle övünerek ortalıkta salınan adamların tuhaf davranışlarıyla belirginleştiriyor.


Bütün bunların yanında Limentani, avlananlar arasındayken bir şey daha fark ediyor: “O tür adamların yakınında yöresinde olunca belli ki her şey ama her şey; Faşizm, Nazizm, Komünizm, din, dil ya da aile bağları, zirai sorunlar ve daha neler neler, bir anda önemini yitiriyordu.”


Ölümün ve öldürmenin görkemi


Limentani’nin karşılaştığı kişilerle giriştiği sohbetler, 1945 öncesi ve sonrası İtalya’yı kıyaslamaya imkan tanıyor. Bunun taşıyıcısı konumundaki av partisi ise hem bir varolan hem de bir metafor. Hayatın zenginliği ile hayattaki maddi zenginlik arasındaki ince çizgi üzerine düşünme fırsatı yakalayan Limentani’yi önümüze atan Bassani, insanların peşine düştüğü kuşların öğreticiliği ve bilgeliğine de atıf yapıyor bu satırlarda. Dolayısıyla akıp giden yaşamda, kafasını kaldırıp göğe bakan kişinin avlayacağı bir kurban mı, yoksa hayatı mı gördüğü tartışması alevleniyor ister istemez: Tahnit işlemi uygulanan kuşu evin bir köşesine koymanın ne anlamı var? Bu örtük soruyla ölümün ve öldürmenin "görkemi" ile hayat arasındaki bitmeyen kavgaya dikkat çekiyor yazar. 


Baskın varoluşçu tema, Limentani’nin kişiliğinde hayat bulurken Bassani’nin olay akışını vardırdığı nokta, tam da başkarakterinin sorgulamalarına ve yaşama baktığı yere uygun. Yazarın, hayatın olağanlığı içine yerleştirdiği Limentani’nin gören gözleri, işiten kulakları ve anlamlandıran zihni, 1945 sonrasını yaşayan bireylerin pek çoğunda rastlanan savruluşu yansıtıyor bir bakıma. Balıkçıl bu yüzden giriş, gelişme ve hissedilen ama kondurulmak istenmeyen sonucuyla hem bir dönem romanı hem de yazarın romancılığı için önemli bir nokta.     

 

 


 

 

 

Görsel: Tolga Tarhan

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.