Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Soyu tükenenler



Toplam oy: 18
Jeffrey Moore // Çev. Algan Sezgintüredi
April Yayıncılık
Dünyayla uyum içinde yaşadıklarını sandığımız Kızılderililer dahil, hiçbir insan topluluğunun hayvan ölümleri söz konusuyken masum sayılamayacağını ortaya koyan Tükeniş Kulübü’nü, kendisiyle yüzleşsin diye insanlığa sunulmuş bir fırsat gibi görmek mümkün.

“Soykırım” kelimesinin gücünü ve muhatabını sorumluluk almaya zorlayan doğasını yadsıyan pek çıkmaz, fakat bu kavramı insan ırkı dışındaki canlılar için de kullananlarla nadiren karşılaşıyoruz. Oysa on bin yıl kadar önce Amerika kıtasındaki büyük memelilerin dörtte üçü yeryüzünden silindi. Bu toplu ölümlerin sebebi neydi peki? “Kanada dağlarından güneye inen ilk kabileler bir avcı cennetiyle karşı karşıya kalmışlardı: Ormanlarda yüz milyon civarı büyük memeli yaşıyordu. Hayvanlar insanları ve numaralarını bilmediklerinden ok ve mızraklara hazırlıksız yakalandılar. İnsanlar hayvanları sürülerle, binlerce, on binlerce öldürdü. (...) Antropologlar, temel dürtüler tatmin bulduğunda insanların boş vakitlerini eğlenceye, spora verdiklerini söyler. Bu ilk kabileler hayvanları sadece yemek ve giyecek için değil, eğlenmek için de öldürdüler. Hatta avlanmak erkekliğin sınanması ve kanıtlanması sayılmaya başladı.” Ve bu “ilkellik,” sadece ilkel kabilelere has değil maalesef; modern insan da atalarını asla aratmıyor, hatta boynuz kulağı feci bir rekorla geçiyor! Okuduklarınıza muhtemelen inanamayacaksınız ama deniz ineğinin soyu insanla tanışmasından sadece 27 yıl sonra, 1741’de tükendi. Bu bir soykırım değilse nedir?

 

 

Yukarıda alıntıladığım ansiklopedik bilgiler, vücutlarına dar gelen bir kafeste sıkıştırılıp safraları bir kateterle sağılan ayıların maruz kaldıkları vahşetin detayları dahil, daha nice bilgiyle birlikte Tükeniş Kulübü’nde yer alıyor. Dünyayla uyum içinde yaşadıklarını sandığımız Kızılderililer dahil, hiçbir topluluğun hayvan ölümleri söz konusuyken masum sayılamayacağını ortaya koyan Tükeniş Kulübü’nü, kendisiyle yüzleşsin diye insanlığa sunulmuş bir fırsat gibi görmek mümkün. Üstelik tek meziyeti bu da değil; çünkü Moore sıkı bir çalışma sonucunda derlediği bilgileri romanın akışını bozmadan sunmayı bilmiş. Biri günlükleriyle, diğeri gündelik konuşmaya yakın mizahi üslubuyla bize seslenen iki anlatıcı, konunun tarihi altyapısını ve bugün aldığı şekli sürükleyici bir olay örgüsünün ekseninde yazıya döküyor. (Çevirmen Algan Sezgintüredi’nin özellikle mizahi üslubu öne çıkan anlatıcıyı Türkçeye aktarırken barizleşen başarısını da vurgulamadan geçmeyelim.)


Türleri neredeyse tükenmiş iki anlatıcı

 

Uyuşturucu ve alkol batağında epey zaman geçirdikten sonra kendisini Kanada’da bulan Nile Nightingale ile 14 yaşındaki dâhi çocuk Céleste, hayvanları koruma güdüleri dolayısıyla avcıların hedefine yerleşen, başkalarının duyarsızlaştığı noktalardaki şaşırtıcı duyarlılıkları nedeniyle türleri neredeyse tükenmiş iki anlatıcısı mutlaka okunması gereken bu kitabın. Yazar Jeffrey Moore’un sözleriyle bitirelim: “Bu romanla ilgili araştırmalarıma verdiği destek nedeniyle Quebec Yaban Hayatı Dedektifliği Bürosu’nun başındaki Céleste Jonquères’e teşekkür etmek istiyorum. İstiyorum ama ne o ne de büro gerçek. Kim bilir belki bir gün, şansımız yaver giderse o ve onun gibiler olur.”

 

 


 

 

 

Görsel: Tolga Tarhan

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hasta ve geri döndürülemez biçimde sakatlanmış çocuklarla dolu bir hastanenin koridorlarında dolaşırken, Scott Stambach’in beni oraya nasıl sürüklediğini merak etmekten kendimi alamadım. Belki özel ihtiyaçları olan çocuklara öğretmenlik yapması, belki de Çernobil gibi bizi de çok yakından etkileyen bir konu seçmesi bu etkiyi yaratıyordu.

Üç Yaşam’ın orijinali yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1910’da, Chicago Record-Herald gazetesinde kitap hakkında şöyle bir yazı yer almış; "Stein, hayata dair parçaları değil, hayatı olduğu gibi ortaya koyuyor.’’ Kimilerine göre modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Üç Yaşam, başta Hemingway olmak üzere birçok yazarı etkilemiş, ilham kaynağı olmuş.

“Ardıç ağacı kutsal kabul edilmiş bir bitkidir, uzun ömürlüdür. Tohumu nice hastalığın tedavisinde ve yemeklere koku ve tat vermek amacıyla da kullanılır…” gibi bir sözlük tanımıyla açılıyor Selçuk Altun’un Ardıç Ağacının Altında başlıklı yeni romanı. Kapağında ise, arka planında bir ardıç ağacı bulunan,  Da Vinci imzalı bir portre olan Ginevra de’ Benci yer alıyor.

Kirliydi Kar’ın bıraktığı tat, “Çeviriyi 69 yıl beklediğimize değdi!” dedirtecek cinsten. Hemen söyleyelim, Georges Simenon’un ünlü karakteri Maigret’nin yer aldığı bir romanı değil elimizdeki; fakat bu durum onun kuşkuya, suça, adalete, yargıya ve yazgıya değinmediğini ya da daha az değindiğini kesinlikle düşündürmesin. Aksine tam da bu konuları işliyor Kirliydi Kar.

İçinde yaşadığınız dünyayı ve onun güncel gerçekliğini bir yandan deneyimlerken, aynı gerçekliği eşzamanlı olarak çağdaşınız bir yazarın gözünden okumak, okur ile eser arasında normalde olmayan bir ilişki kuruyor.

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.