Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Toplum fragmanlarından öyküler yaratmak



Toplam oy: 392
Bir Kaplumbağanın Bir Sincabın Boynunu Isırması'nın siyasi metinlerden bile daha politik bir tavra sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Günümüzde Türkiye toplumunun yaşadığı kriz ve sıkıntıları dile getirmeyi, bunlarla başa çıkmayı, hatta karşı koymayı başaramıyoruz. Yeri geliyor, bu karşı koyma çabasının hakkını veremediğimiz zamanlar da oluyor. Süreyyya Evren bu çabanın üzerine son zamanlarda yoğun biçimde eğilmiş durumda. Son birkaç kitabını düşünecek olursak, bunlarda toplumsal eleştiri dozunun hissedilir düzeyde olduğunu görebiliriz. Başbakanın Krallığı’ndaki muazzam politik ifşaat ve Tercüman’daki karikatürize edilmiş ve fantastik hale getirilmiş gündelik hayat detayları Evren’in yazdığı kurgulardaki merkezi temayı teşkil etmeye başladı. Bu anlamda bahsettiğimiz bu iki kitabı Bir Kaplumbağanın Bir Sincabın Boynunu Isırması’nın öncülü ya da habercisi olarak kabul edebiliriz.

 

Siyasete dokunan öyküler

 

 

On üç öykünün bulunduğu kitapta her bir öykü diğerinden son derece farklı ve yenilikçi bir ufka sahip. Evren’in dili kullanmadaki (ki buna altüst etme de diyebiliriz) becerisi çeşitlilik açısından son derece tatmin edici ve kitabı okurken okuru heyecanlandıran bir niteliğe sahip. Evren’in bunu neredeyse kusursuz bir biçimde başarmasının ardında, türler arasındaki geçişliliği artırması, açık kapı politikası uygulaması yatıyor. Bir öyküde roman tadı, diğerinde şiir tadı, ötekinde öykü tadı bulabiliyoruz; Evren tabii ki didaktik tadı da bizden esirgemiyor.

 

Evren’in öykülerindeki karakterler genelde kendi başlarına bir işe kalkışmaz, olaylar karakterlerin başına gelir – daha doğru bir ifadeyle, “musallat olur.” Kitabın belki de en sürükleyici öyküsü diyebileceğimiz “Evsel Dönüşüm”de de durup dururken öykünün kahramanının kapısını değiştirmek üzere Evsel Dönüşüm görevlileri gelir. Çünkü evin kapısı Yüksek Türk Hayat Standartlarına uygun değildir. Belediye görevlileri de zaten pek bilgi vermeden evin kapısını yıkarlar. Bununla da yetinmeyip evin her köşesini bir anda toplumsal ilerleme adına dönüştürmeye başlarlar. Karşı çıkmak, direnmek ve örgütlenmek de aslında pek fayda etmez. Bu öyküde günümüz kent yaşamının en temel sıkıntılarıyla, bu sert gerçeklikle rahatlıkla yüzleşebiliriz: Teklifsiz yapılan kentsel dönüşüm, dayatılan yeni yaşam tarzı ve bunlara karşı ortaya koyduğumuz tepkilerin şiddet yoluyla bastırılması. Öykülerin günümüz gerçekliğinden beslenmesi Evren’in sadece “Evsel Dönüşüm” öyküsüyle sınırlı kalmıyor, bütün kitaba yayılıyor. O yüzden biraz iddialı bir biçimde Bir Kaplumbağanın Bir Sincabın Boynunu Isırması’nın siyasi metinlerden bile daha politik bir tavra sahip olduğunu söyleyebiliriz.

 

Gelgelelim, Evren’in belirli bir politik noktaya takılıp kaldığını söylemek haksızlık olur. Nitekim kitapta çok katmanlı bir yapı söz konusu ve böylelikle okura farklı politik veçheleri sunabiliyor. Mesela, “Evsel Dönüşüm”de kent ve kentlilik temasıyla zirvede olan bu politik tavır, “Aksaray Burası Mı?” başlıklı öyküde kent ve göçmenlik ilişkisiyle vücut buluyor. Kentin öteki olanları nasıl kusmaya çalıştığını, onlara nasıl bir hayat sunduğunu Aksaray semti üzerinden anlatıyor. “Dört Adımda Bir Gözaltı” toplumsal paranoya ve de facto gözaltı halini anlatırken, “İki Yeni Arkadaş Nasıl Öykü Yazar” arkadaşlık, güven ve Hrant Dink üzerinden kitaba farklı bir boyut kazandırıyor.

 

Hiper-gerçekliğin öyküleri

 

Evren’in dili kullanma kabiliyeti onun öykülerini güçlü kılıyor. Dili kullanmak derken, dille oynamayı, dili zenginleştirmeyi ve gerektiğinde tırpanlamayı kastediyorum. Onda ironiyi ve sarkazmı en radikal haliyle bulmak mümkün. Ancak bunların salt kelime oyunlarına dayanan bir yapıda olmadığını ve çok sayıda gönderme içerdiğini belirtmek gerek. Bu şekilde Evren, farklı türleri rahatlıkla bir arada kullanıyor. Dili altüst edici biçimde kullanıma örnek olarak, şiirsel bir anlatımın seçildiği ve yukarıda bahsettiğimiz politik duruşu net bir biçimde ortaya koyan “Natsidürk’te Bahar” başlıklı öyküyü verebiliriz. Bunun yanı sıra kitaba adını veren öykü dilin sınırlarının zorlandığı, yer yer de şiirselleştiği bir okuma deneyimi sunuyor. “Thomas Pynchon İstanbul’da Kayboldu” ise bir haber metnini, öyküyü ve köşe yazısı formunu bir araya getiren bir örnek. 

 

“Evsel Dönüşüm”ü bir kenara bırakacak olursak kitaptaki en heyecan verici öykünün “Jo Shapcott’un ‘Akrep’ Şiirindeki Annemin Ölümü Temasının Kafka’nın ‘Dönüşüm’ü ile Karşılaştırmalı Bir Okuması” olduğunu söyleyebiliriz. Akademik formatla öyküye yedirildiği, ikisinin imkansız birlikteliğinin ustalıkla sağlandığı bu metinde Evren yer yer ders anlatırmış gibi, yer yer de sohbet edermiş gibi bir üslup takınıyor. Özeti, anahtar kelimeleri, atıfları ve kaynakçası bulunan bu öykü okuru farklı ufuklara yelken açmaya davet ediyor, okura (elbette, muhtemelen pek çok yazara da) cesaret veriyor.

 

Bir Kaplumbağanın Bir Sincabın Boynunu Isırması okura günümüz gerçekliğini farklı bir gerçeklik perspektifinden anlatan bir kitap. Fakat bunun adını koymak kolay değil. Düşlemsel olduğuna şüphe yok ama fantastik bir dünyaya kaçmamıza izin vermiyor. Gerçekdışı diyebileceğimiz öğeler mevcut ama absürdün dışına taşmamaya özen gösteriyor. Yer yer büyülü gerçekçiliği hissetmek mümkün ama ona bu etiketi vurmak zorlama olabilir. Kendi payıma, Evren’deki gerçeklik sorunsalını edebiyat dışından bir kavram ödünç alarak tanımlayabilirim: Hiper-gerçeklik. İnternetin hiper-gerçekliğinin günümüz imgeleminde açtığı ve kapatılması pek olası görünmeyen yarığa benzer şekilde, Evren de gündelik dilimizin yarattığı gerçekliğe bir yarık açıyor. Dille ifade edilemeyenleri, dille ifade edilmeye direnen şeyleri ve dille ifade edilmemiz istenmeyen şeyleri kendisine konu ediniyor ve bunları anlatıyor. Bu yüzden de Evren’in kurduğu gerçeklikte kullandığı dil bir yandan ironikliğiyle tekinsizlik hissi yaratırken, öte yandan gerçeğe sıkı sıkıya bağlı kalma çabasıyla da rahatsız edici bir hal alıyor. Bu anlamda Bir Kaplumbağanın Bir Sincabın Boynunu Isırması yarattığı hiper-gerçeklik düzleminde toplumsal ve siyasal sıkıntılardan bir çıkış yolu sunuyor.

 

 


 

* Görsel: Ali Çetinkaya

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Genç bir yazarın edebi serüvenine şahitlik etmek ne güzeldir. Hem o yazarın dilinin, üslubunun, zihninin olgunlaşmasını izlemek hem de yaptığı yenilikleri, aldığı riskleri, denediği türleri görmek mümkündür. Diğer yandan da, yazarımızın eserlerini kronolojik bir sıraya koyup işlediği konuları ve o konuları ele alırken takındığı tavırları görmek, edebiyat sosyolojisi yapmayı da sağlar.

Uzayı Silahlandırma Promosyonu 

Söyleşi

Selim İleri ile edebiyat ve hayat hakkında

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editör'den

Edebi türler arasındaki tartışmaları her zaman büyük bir keyifle izlemişimdir. Bu tartışmalar arasında kuşkusuz, hangi türün daha eski olduğuna dair tartışma, yazarları, şairleri ikiye böler. Şairler, şiirin en eski edebi tür olduğu iddiasındadırlar. Hikâyeciler ise insanın “tahkiye” etme ihtiyacından dolayı hikâye türünü ilk insana kadar dayandırırlar.