Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Yıldökümü 2010: Entelektüel sefalet, edebiyatı listeleme hevesleri ve “yozlaşmacı gelenekçilik”le geçti

Diyeceksiniz ki geçen sene de edebi yıldökümü çıkaran sayın Fikri Sabit, sizde de böyle bir gelenekselleşme çabası, gelenekçilik hayranlığı hasıl olmuş gidiyor. Haklısınız ne deseniz ama benim gelenekselleşme yolundaki bu iki yıllık marazi çabam da nedir ki, edebiyatımızın üstünde (içinde değil) kök salmış, aman ilişkilerimizi bozmayalım, aman ilan gelirlerimizle beslenen edebi entelektüel kimliklerimize halel gelmesin, aman it ürüsün edebiyat kervanımız yürüsüncülerin geleneksellikleri yanında… Nedir ki… Dolayısıyla bırakınız, naif yıldökümümü yapayım da, en azından bendeniz mutlu olayım sanal ortamımızda…


Öncelikle küçük kişisel çerçevemden görünenleri kısaca aktarmak isterim. Edebiyat açısından  hiç de parlak bir yıl geçirmediğimiz fikrindeyim. Niyetim kimsenin içini daraltmak değil amma, pek çok ünlü yazarımızın bu yıl yayımlanan yeni çalışmalarının hayal kırıklığı olduğu, edebiyat dergilerinin daha da sönükleştiği, kitap eklerinin edebiyat dergilerimizle yarışırcasına içten içe çürümeye başladığı ortada. Bir tür memuriyet hali çöreklenmiş sanki hepsinin üstüne, eleştirininse kapıları hep kapalı. Yayıncılarımız da dergilerden pek faklı değil, e-kitap adına verdikleri sınavda pek çoğu –umarım şimdilik- başarısız… Ama iyi şeyler de var elbet. Buyurun iyisiyle kötüsüyle 2010 edebiyat yıldökümlerine… 


Edebiyattan sınıfta kaldık: Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası, Ayfer Tunç’un Yeşil Peri Gecesi, İskender Pala’nın Şah ve Sultan’ı tam demesem de üzerimizde yarım hayal kırıklığı yarattı.

 

Cinsel kitapları yargıladık: 2010 yılını biraz da cinsel içerikli romanların edebi olup olmadıklarını tartıştığımız, bunu tartışmaya zorlandığımız bir yıl olarak hatırlayacağız.

Türk eleştirisinin önemli isimlerinden biri olan Füsun Akatlı’yı kaybettik.


Naipaul’u hem çağırdık hem kovduk. Tam bir entelektüel sefalet olayıydı. Naipaul’u okumadan, iyi şeyler yazmayacağına karar verdi bir kısım edebiyat çevremiz. Diğer kısım edebiyat çevremiz ise yine okumadan iyi şeyler de yazmış olabileceğinde hemfikirdi ne yazık ki.


2010 İstanbul edebiyat başkenti olamadı. 2010 İstanbul Kültür Başkenti etkinlikleri çerçevesinde akılda kalıcı herhangi bir edebi projeye imza atılamadı elbirliğiyle.


Şimdi gelelim edebiyat adına umut verici gelişmelere…

 

Elif Şafak, Tuna Kiremitçi, İclal Aydın bu yıl yeni roman yazmadılar.

 

Celil Oker, 7 yıl aradan sonra bir Remzi Ünal polisiyesi daha yazdı: Yenik ve Yalnız.

Gürsel Korat’ın “Rüya Körü” adlı son romanı, şahane kitaplar takipçisinin de dediği gibi bir tarihi roman dersi gibiydi, tadına doyamadık.


İsmail Güzelsoy, “Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri adlı romanıyla edebiyat adına içimize su serpen nadir yazarlardan biri oldu. “İncir Tarihi”yle Faruk Duman da öyle…


Tahsin Yücel de son romanı “Sonuncu”yla ne olursa olsun formundan bir şey kaybetmediğini ve kaybetmeyeceğini gösterdi. 


Yaşar Kemal’in şiirleriyle tanıştık bu yıl. Türk romanın dev ismi Kemal, şiirlerini “Bugünlerde Bahar İndi” adı altında toplamıştı. Birhan Keskin de “Soğuk Kazı”sıyla Türk şiiri adına mucize gibiydi yine.  


Zamyatin’in ütopyası “Biz”i ve 50 yıl sonra Necip Mahfuz’un “Cebelavi Sokağı’nın Çocukları”nı Türkçe okuma fırsatı bulduk.


Tarihin ve tarihçilerimizin popülerleşmeye devam ettikleri bir yıldı bu. İlber Ortaylı, Halil İnalcık, Erhan Afyoncu gibi isimlerin yeni çalışmalarıyla buluşma fırsatını bulduk. 


Ve son olarak bu yılın en şık yayınevi ödülümü Helikopter Yayınlarına veriyorum. Melville’in “Katip Bartleby”sinin, Gore Vidal’in “Kent ve Tuzunun, Marguerite Yourcenar’ın “Doğu Öykülerinin, Tennessee Williams’ın “Mrs. Stone’un Roma Baharının tadı hala damağımda zira…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.

Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs’ın ünlü sözü geliyor: “Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır.” İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı’nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman.

Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım.

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.