Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Fikri Sabit

Fikri Sabit

Yunus diye görünenler…



Toplam oy: 20
Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

 

 

İçinde sönmeden yanan “aşk” dediği ateşle ve sözüyle büyüler. Onu anlatmak işte tam da bu yüzden o kadar zor ve karmaşık, yine bu yüzden o kadar  basittir. Mevlana ona Mesnevi’si hakkındaki fikrini sorunca, “Uzun demişsiniz efendim, ben olsam “Et ü kemik büründüm/ Yunus diye göründüm” derdim, olur biterdi diye cevap verdiğinde, varlığının özünü de, dilinin marifetini ve sadeliğini de öylece gözler önüne sermesi, bundandır.

 

 

 

Yunus’u anlatmaya ne gerek, o kendini yüzyıllar ötesinden bize hep anlatır durur ya, yine de hatıralar masallara, masallar efsanelere ve mitolojiye dönüştükçe yeniden yeniden söylenmeye, değişime ihtiyaç duyarlar. Tarih profesörü, çok satan nice romanın yazarı İskender Pala, varlığını konusunda bu aralar oldukça kafası karışık Türk insanına tarihini, eski efsaneleri yeniden yaratarak anlatmaya Yunus mitiyle devam ediyor. Tabii tam anlamıyla Müslüman, sünni, beyaz, erkek bakışıyla…

 

 

 

 

 

 

 

O kadar çok satıyor ki, bu yüzden okumaya bir türlü fırsat bulamadığım İskender Pala’nın “Od”u onun özellikle son dönemlerde yazdığı Şah ve Sultan”, “Katre-i Matem” gibi romanlarından dil, kurgu ve karakterlerin işlenişi bakımından kat be kat daha yetkin bir roman. Yunus’un dünyasını Yunus’un diliyle, söyleyişiyle vermeye çalışmış yazar ve bunda oldukça başarılı olmuş. Diğer romanlarına göre karakterlerinin azlığı da onları daha inandırıcı işlemesine imkan sağlamış gibi görünüyor. Roman, Yunus’un şiirlerinin pek çoğunu yok ettiği rivayet edilen Molla Kasım’ın bir özür niteliğinde, bu insanın hayatını yazıya dökmesi üzerine kurulu. Hikâye Yunus’un ve oğlu İsmail’in gözünden aktarılıyor, Molla Kasım’ın bakış açısı hikâyeye müdahale etmiyor. Peki nedir hikâye?

 

 

 

Orta Anadolu’nun bozkırlarında sevdiği kadın ve iki oğluyla birlikte yaşarken görüyoruz Yunus’u. Ancak Anadolu o vakitler tam bir yangın yeri, Anadolu Selçuklu Devleti yıkılıyor, Yunus’un Çekikgöz dediği Moğolların bitmek bilmeyen akınları ve hakimiyetleri, Haçlı seferlerinin kalıntılarından olan Tapınakçıların yağmaları, Bizans’ın soğuk nefesi ortalıkta kol geziyor, o yıllardaki kıtlık da cabası. Ve bu yangın yerinin ortasında Yunus’un ailesi fırtına ortasında kalmış başak taneleri gibi dört bir yana savruluyor... Önce büyük oğlu İbrahim’i kaybediyor Yunus, yurdundan oluyor. Sonra yeni yurdunda yıldızım, Sitarem diye seslendiği, sevgili karısı Elif’i toprağa veriyor. Elif’in ölümünün ardından yollara düşünce ise uzun çok uzun yıllar boyunca arayıp da kavuşamayacağı küçük oğlu İsmail’i Anadolu’nun karmaşası içinde yitiriyor. İsmail’i bulmak ve ona kavuşmak ile içindeki tanrıyı bulmak arasında gidip gelerek bir ömür tüketiyor Yunus. Onu bizden kılan, biz kılan en önemli özelliği o yıllarda Anadolu’nun dört bir tarafından yükselen büyük erenlerin, Hacı Bektaşi Veli, Taptuk Emre ve Mevlana gibi bilge ve bulan olmasında değil, aramasında, çaresizce, çilekeşçe hep aramasında, hep sormasında, o her şeyden önce kendine yönelttiği eleştirel bakışında… Kendini de, etrafındaki dünyayı da merak ediyor, bilmek öğrenmek ve dile getirmek istiyor Yunus. Ondandır ki kırlarda karşılaştığı yaralı bir sarı çiçekle bile konuşabiliyor.

 

 

Önce Hacı Bektaş’a gidiyor, sonra Taptuk Emre’nin eşiğine yüz sürüyor Yunus. Yıllar boyunca onun dergahı için odun kesiyor, odun taşıyor ta ki bir gün farkında bile olmadan kestiği odunları, çevresindeki ağaçları ol diyip önce altına sonra tekrar eski hallerine dönüştürecek kudrete erene kadar. Ancak etrafındakiler bilse de Yunus kendi kudretinin farkında değil, daha doğrusu böyle bir kudretin peşinde değil, o gerçek anlamda maddeden geçip mana evrenine ulaşmaya, gürül gürül akan bir ırmakken ummana varmaya çalışıyor. Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor. 

 

 

 

 

Moğollar tarafından kaçırılıp esir pazarında bir işkenceciye satılan ve o işkenceci tarafından büyüyüp yetiştirilen İsmail’in kaderi ise babasından çok daha farklı. O da babasını ve içindeki tanrıyı arıyor ama insan öldürüp eşkıyalık yaparak, tanrısına ve babasına öfkelenerek yaşıyor. Romanın başında ve sonunda yer alan baba-oğul konuşmaları tanrıyı arayıp da bulamayan, inkârla kabul arasında gidip gelen insan bilincini temsil ediyor.

 

 

İskender Pala halkın yarattığı, halka mal olmuş bir efsaneyi, ete kemiğe büründürerek anlatmayı tercih etmiş. Hal böyle olunca da yazarın bakış açısı, dünya görüşü kahramanın diline bulaşmış. Herkesin Yunus’u kendine tabii, ama benim Yunus’um sanki her şeyden önce İslamiyetten önceki Şamanist-animist Türk inancını bunca dışlamaz, Türk şamanlarına bir tür büyücü muamelesi yapmaz, o herkese şifa veren elleri ve yüreğiyle dünyaya bugünün kalıplaşmış Sünni bakış açısıyla dokunmaz, bakmaz gibi geliyor. Aksi halde bir asanın peşinden niye koşsun, bir sarı çiçekle niye konuşsun ve bir toplumun varlığında, bilinçüstünde ve bilinçaltında yüzyıllar boyu büyük bir hoşgörüyle var olsun ki…   

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


Yunus'u anlamaları için bizim insanımıza ete kemiğe büründürüp sunacaksın...

36%
64%

hoştu. Teşekkürler.

37%
63%

Bana da Yunus'un ete kemiğe büründürülüp, doğrusuyla yanlışıyla baştan yaratıldığı, belki anlamını kaybettiği romanı bırakıp da, ironik bir şekilde onun adına teşekkür etmeme takılan yurdum insanını pek anlayamam. Fakat hak veriyorum, yazarken ben de duraksamıştım bir an, ironik oldu, çok ciddi bir durum da yok ortada:)

50%
50%

Yorum gönderen arkadaşımız Yıldırım C. Yunus adına teşekkür etmiş. Bu gibi durumlar bana hep tuhaf gelir, birinin adına teşekkür, birinin adına özür gibi... Hele ki bu biri Yunus ise.

45%
55%

Çok güzel dile getirmişsiniz, Yunus adına teşekkürler.

54%
46%

Yeni yorum gönder

Diğer Fikri Sabit Yazıları

Cumhuriyetin Osmanlı tarihini keşfi son sürat devam ediyor… Çılgın bütçeli filmler, olay yaratan diziler, yıldızlaşan Osmanlı tarihçilerinin çalışmaları, onların tarihe getirdikleri yeni yorumlar ve elbette romanlarla Osmanlı İmparatorluğu’nu keşfetmekle, cılkını çıkarma kıvamı arası bir yerlerdeyiz şimdilik.

 

Roman eleştirisi yeterince okunmazken eleştiri üstüne eleştiri kim için olur ki? Bu benim sorum değil, edebiyat eleştirimizin usta isimlerinden Semih Gümüş’ün. Sorunun cevabı ondan geliyor yine: “Eleştirinin kendisi için elbette. Orada yaratıcılıkla düşüncenin derinliği, dünyanın merkezindeki potada erimektedir. O olmazsa edebiyatı ekseninde tutmak olanaksızlaşır.

Elimde üç Tanpınar kitabı, birini alıp birini bırakıyorum, sonra yine tekrar… Kapı Yayınları hemen hemen aynı anda çıkarmış bu üç incelemeyi. Bir Tanpınar Kitaplığı kurma isteğiyle… Handan İnci’nin Tanpınar Zamanı-Son Bakışlar, Besim F. Dellaloğlu’nun Modernleşmenin Zihniyet Dünyası-Bir Tanpınar Fetişizmi ve İbrahim Şahin’in Haz ve Günah-Bir Tanpınar Yorumu...

Semptomları aktardım: Her on dakikada bir yüreğin içine dolan, göğsün üstüne oturan ve sonsuza dek sürecek bir beyhudeliğe salan bir sıkıntı hali, boşluk ya da çok ama çok doluluk hissi… Teşhisi koyan ise annem: Fenalık geçiriyorsun…

Geçtiğimiz aylarda Kültür Bakanlığı sinema için verilen destek fonunu daha çok aile değerlerini ön plana çıkaran filmlere ayıracağına dair bir açıklama yapmıştı. Bilenler bilirler, bakanlığın verdiği destek bir filmi çekmek için yeterli değildir ama sinemacılar için hayati bir değeri vardır.

 

Tarih geçmişte yaşananlar mıdır, yoksa tarihçilerin anlattıkları mıdır, sorusunu geçeli çok oldu. Artık bizim için tarih popüler kültür ürünlerinin kullanımına açılmış bir engin alandır.

Cumhuriyetin Osmanlı tarihini keşfi son sürat devam ediyor… Çılgın bütçeli filmler, olay yaratan diziler, yıldızlaşan Osmanlı tarihçilerinin çalışmaları, onların tarihe getirdikleri yeni yorumlar ve elbette romanlarla Osmanlı İmparatorluğu’nu keşfetmekle, cılkını çıkarma kıvamı arası bir yerlerdeyiz şimdilik.

 

Söyleşi

Behçet Çelik: Okuyucuyu hesaba katarak yazmıyorum
Son dönem edebiyatın en verimli ve dikkat çeken isimlerden yazar Behçet Çelik ile, son romanı Soluk Bir An' hakkında söyleşmek üzere Beşiktaş'ta denize nazır bir kahvehanede buluştuk.

ŞahaneBirKitap

Consuelo, ona ailesinin verdiği isim: Meksikalı bir kadın, hizmetçilerin hizmetçisi, hiç sesi çıkmayan, durmaksızın acı çeken, katlanan ve dayanan. Connie, onun koleje gidip iki yıl burada okumayı başarmış hali, bir parça da olsa toplumun diplerinden yukarılara uzanmasını sağlayan.

Anket

Okuma kültürünün yaşı olur mu?

Ceren Çıplak sokağa çıktı ve sordu: Yeni türeyen 'gençlik edebiyatı' kategorisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce okumanın yaşı olur mu?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun