Alıntı Yarışmasında Dereceye Girenler

Sıra No
İsim
Doğru Cevap Sayısı
Ortalama Cevaplama Süresi
1.
Bora Bilgin
43
31 dakika
2.
Onursal Apaydın
43
86 dakika
3.
Arzu Sinar
42
46 dakika
4.
Canberk Canbulat
41
17 dakika
5.
Ersin Engin
41
67 dakika
6.
Talar Silahlı
40
10 dakika
7.
Sema Toramanoğlu (*)
39
17 dakika
8.
Semra Toramanoğlu (*)
39
25 dakika
9.
Sinem Akyurt
39
58 dakika
10.
Tuba Hoşser
39
58 dakika
11.
Esra Özen
39
319 dakika
12.
N. Uygar Suen
38
41 dakika
13.
Fatma Sarı
37
28 dakika
14.
Tolga Öztürk
37
92 dakika
15.
Hakan Şimşek
37
122 dakika
16.
Armağan Özdemir
37
129 dakika
17.
Cana Aksoy
37
150 dakika
18.
Sumru Yıldız
37
167 dakika
19.
Ayfer Kafkas
37
222 dakika
20.
Mehmet Emin Karabela
36
19 dakika
(*): İsim benzerliği olan iki ayrı üyemizdir...

Yarışmanın Ardından

  • En az doğru cevap verilen, yani yarışmacılarımıza en zor gelen sorusu: 9. Soru (0 doğru cevap)
  • En çok doğru cevap verilen, en kolay sorusu: 7. Soru (Toplam 235 doğru cevap)
  • En çok yanıltan sorusu: 4. Soru (Toplam 89 yanlış cevap)


  • Yarışma sona erdi!
    Sorulan
    alıntı sayısı
    45
    Kalan
    alıntı sayısı
    0
    Katılımcı
    sayısı
    621
    Ortalama tahmin adedi

    6.39
    27.11.2008 Kazanan: Canberk Canbulat (Cevapları kaydetme zamanı: 27.11.2008 21:06:16)
    Soru 1    

    bir çuval ne iyi ki çamur rengi çamurda çabuk söyle bulunduğu yerin rengini almış bir çuval hep bu renkteydi hep böyleydi ya biri doğru ya öteki başka bir şey aramıyorum başka bir şey olabilirdi bu bi...

    Doğru Cevap

    Acaba Nasıl?

     
    bir çuval ne iyi ki çamur rengi çamurda çabuk söyle bulunduğu yerin rengini almış bir çuval hep bu renkteydi hep böyleydi ya biri doğru ya öteki başka bir şey aramıyorum başka bir şey olabilirdi bu birçok şey olabilirdi çuval diyorum eski sözcük dudaklarımdan ilk dökülen bu oluyor iki heceli 1 var ikincinin sonunda başka bir sözcük aramıyorum tümü de kaybolurdu bir çuval görecek işimi sözcük nesne bu dünyadaki olası şeylerden biri bu çok az olası da olsa evet dünya daha fazla ne isteyebilir ki insan olası bir şey görüyorum böyle bir şeyi adlandırıyorum adlandırıyorum görüyorum yeter ara veriyorum geri döneceğim zorunluyum buna bir gün
    soluk alış veriş duruyor insan ne işitiyorsa onu söylüyor onu görüyor bir kol çamur rengi çuvaldan çıkıyor çabuk söyle bir kol sonra başka bir kol söyle başka bir kol de dimdik uzanırken gör onu sanki bir şeye yetişemiyor gibi şimdi buna uzanmış bir el açılmış parmaklar canavar tırnakları ekle tüm bunları gör ve söyle
    bir beden ne önemi var bunun söyle bir beden de bir beden gör arkası baştan aşağı beyaz bir beden başlangıçta açık renkli olan birkaç leke ağarmış saçlar uzamayı sürdürüyor yeter artık bir kafa söyle bir kafa de bir kafa gördüğünü söyle tüm bunları tüm olası şeyleri yiyecekle dolu bir çuvalı hâlâ yaşayan evet canlı tüm bir bedeni soluk alış veriş duruyor haydi dursun on saniye on beş saniye yaşamın güvencesi şu soluğu işit bakalım işit onu işittiğini söyle onu işitiyorsun onu güzel soluk alış verişi sürdür o zaman

    arada sırada sanki rüzgârın sürükleyişiyle ama yaprak bile kımıldamıyor Tanrı'nın tiz ve güçsüz eski değirmen çakıldağı eski değirmen boşluğu dövüyor ya da farklı bir ruh halinde dünyadan da yaşlı yaşlı kara cadının kocaman makaslarını değiştiri-
     
     
    Soru 2    

    Yabancı: Görüyorum ki, meydanlarınız bayraklarla donanmış; insanlar da çok sevinçli görünüyorlar.
    Osmanlı: Çünkü yarın çok büyük bir bayramımız var: Hürriyet Bayramı. Toplantılar yapacağız, söylevler...



     
    Yabancı: Görüyorum ki, meydanlarınız bayraklarla donanmış; insanlar da çok sevinçli görünüyorlar.
    Osmanlı: Çünkü yarın çok büyük bir bayramımız var: Hürriyet Bayramı. Toplantılar yapacağız, söylevler vereceğiz, gazetelerde yazılar çıkacak; tıpkı böyle günlerde Fransa''da, Amerika'da ve başka özgür ülkelerde yapıldığı gibi.
    Yabancı: Gerçekten de adını andığınız uluslar, gurur duydukları olayları kutlamak için bayramlar düzenliyorlar. Peki siz neyi kutluyorsunuz, söyler misiniz bana?
    Osmanlı: Özgürlüğü, Kardeşliği, Eşitliği yücelten Anayasamızın ilanını kutluyoruz. Gurur duymamız gereken bir olay değil mi bu?
    Yabancı: Özgürlük gerçekten de bir bayramı hak eder. Ama "ilan" sözcüğüyle ne demek istediğinizi tam anlamıyorum. Bu bir metnin yayınlanmasıysa, sanırım bundan otuz yıl önce yayımlandı o metin ve bu gecikmiş kutlamanın ne yararı var, bilemiyorum. Eğer kutlamanın konusu, Anayasa'nın gerçekten uygulanması, Özgürlük, Kardeşlik, Eşitlik ilkelerinin gerçekten uygulamaya sokulması, yani her yurttaşın kendisine tanınmış haklardan gerçekten yararlanmasıysa, o zaman size -birçok yönetim birimiyle görüşmüş, birçok sivil, dinsel ya da başka türden kuruluşu ziyaret etmiş biri olarak- kimsenin bu ilkelerin farkında bile olmadığını, yöneticilerinizin çoğunun, bunların bir gün uygulanabileceğini hayal bile etmediklerini söylemek zorundayım. Bu açıdan bakıldığında, bir şeyleri kutlamak için henüz biraz erken gibi geliyor bana.
    Osmanlı, kızgın: Siz bizim büyüklerimizle alay mı ediyorsunuz? Gücünü anayasadan alan sultanımızla, Niyazi'yle, enver'le alay mı ediyorsunuz? Yoksa siz de şu bozgunculardan mısınız?
    Yabancı: Sakinleşin dostum ve beni anlamaya çalışın. Ben sizin dilinizi konuşuyorum; bozguncu filan da değilim. Ve özgür insanların en içteni olmasaydım, sizinle bu kadar açık konuşmazdım. Sultanınızın ve büyüklerinizden kimilerinin nitelikleri konusunda, sizi bilmediğiniz binlerce şey biliyorum. Sultanınız dürüst ve erdemli bir insan; bizim krallarımızdan hiçbirinin ondan iyi olduğunu söyleyemem. Niyazi'yle Enver'e gelince, onlar da yürekli kahramanlar; emin olun ki bu kıratta adamlara, bizim oralarda, sizin burada gösterdiğinizden de çok saygı gösterilir. Hele hele sizi, anayasal düzenden kuşku duymaya çağırdığını hiç düşünmeyin; benim gözümde ondan başkası olamaz. Ne var ki, anayasanın bir anlamı olması için, onun kâğıt üstüne değil; insanların törelerine işlenmesi gerekir. Bununla, herkesin bir yurttaş gibi davranmayı öğrenmesi gerektiğini söylemek istiyorum; herkes haklarından yararlanmalı ve huzur içinde işine gücüne bakabilmeli. Şu an öyle mi? Gerçek şu ki, sizin töreleriniz, birbirlerine saldırıp duran, aralarında kabileler kurup birbirinin malını mülkünü talan eden atalarınızın, o 'cahiliye' dönemi Araplarının töreleri hâlâ. Aranızdan uygar olduğunu ileri sürenler, önemli kişiler, başı çekenler bile, amaçlarına ulaşmak için utanmaz yalanlara başvurmaktan, ona buna kara çalmaktan çekinmiyorlar; karanın ak, akın kara olduğunu söylüyorlar size; tilkinin aslan, aslanın tilki olduğunu söylüyorlar; ve siz, kör gibi onları izliyorsunuz, Tanrı'nın zaferi onlara vermesi için dualar ediyorsunuz. Ama bilin ki, hızla bu yöneticilerden kurtulmazsanız, anayasal düzeniniz yozlaşacaktır. Ve bu, deneyeceğiniz son rejim artık; bundan başkası olmayacak. Yabancıların ellerine düşeceksiniz ve size köle gibi davranacaklar. Öyleyse kurtulun bu kendini beğenmişlikten, bu bilgisizlikten. Açık yürekliliği, gerçekçiliği hor görmeyin artık; sizi yıkıma sürükleyenleri desteklemekten vazgeçin; hiçbir anlamı olmayan bu kutlamaları, bu şenlikleri de bir kenara bırakın!


    O zaman Osmanlı başını eğdi, düşüncelere daldı; yüzündeki sevinç belirtileri silindi, gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Çevresine bakıp kendisini avutacak birilerini aradı. Sonra şu dizeleri söyledi...
     
     
    28.11.2008 Kazanan: Arzu Sinar (Cevapları kaydetme zamanı: 28.11.2008 21:39:54)
    Soru 3    

    "Neden döverek onurlandırmıyorsun beni" diye merakla sordu adam.
    Kadın başını salladı, küçümseyerek, "Korkarım aptestim kaçar" diye cevap verdi.
    "Birlikte namaz kılacağımızı umabilir miyim" diye...


    Doğru Cevap

    Saray Gezisi

     
    "Neden döverek onurlandırmıyorsun beni" diye merakla sordu adam.
    Kadın başını salladı, küçümseyerek, "Korkarım aptestim kaçar" diye cevap verdi.
    "Birlikte namaz kılacağımızı umabilir miyim" diye arzuyla sordu adam ve hemen içinden bağışlanma diledi. Mizahla sarhoş olduğu zamanlarda küstahlığı sınır tanımasa da, dilinin aşırılıkları için gizlice ve içtenlikle Allahtan bağışlanma diler, bunu yapmayacak olsa, kendini kötü ve rahatsız hissederdi.
    Kadın, alaycı bir cilveyle, "Müezzinin okuduğu ezan, uyumaktan daha kutsal mı diyorsunuz saygıdeğer efendim" diye sordu.
    "Hayır. Bir tür uyku olan ezandan söz ediyorum" diye cevap verdi, Ahmet.
    Kadın, gülerek, "Ne biçim bir adamsın sen? Dışarıdan bakınca dindar ve saygın ama içeriden sefih bir şehvet düşkünü! Hakkında söylenenlere şimdi inanmaya başladım" demekten kendini alamadı.
    Ahmet, merakla doğruldu: "Ne dediler sana? Allah kuru iftiradan saklasın."
    "Senin bir zampara ve içkici olduğunu söylediler."
    Rahatlayarak iç geçirdi adam: "Ben de bir kusurumdan dolayı eleştirildim sandım. Şükür Allaha".
    "Sen kurnaz bir günahkârsın, değil mi?" dedi kadın.
    "Evet. İşte kanıtı; senin tarafından kabul edilmiş olmam, Allahın izniyle."
    Kadın mağrur bir edayla başını kaldırıp cevapladı: "Uzak dur... Ben senin bildiğin kadınlardan değilim. İtiraf etmeliyim ki, Zübeyde, özsaygısı ve ince zevkleriyle bilinir."
    Adam, ellerini göğsüne kaldırıp meydan okurcasına ama aynı zamanda yumuşacık baktı kadına. "Bir erkeğin sayılıp sayılmadığı, sevilip sevilmediği sınandıktan sonra anlaşılır" dedi sükûnetle.
    "Nasıl olup da böylesine taşaklı olabiliyorsun. Oysa, dediğine göre, daha sünnet bile olmamışsın" dedi kadın.
    Ahmet, uzun uzun güldü. Sonra, "Bana inanmıyorsun değil mi, seni sünnetçi! Eğer şüphen varsa..."
     
     
    Soru 4    

    Belki o zamanlar kimse sezmedi ama, on dokuzuncu yüzyılda insan ruhunu yıkan başlıca etken, çirkinlik oldu. O mutlu Viktorya çağı günlerinde paralı tabakayla endüstri kurucularının işlediği en büyük s...

    Doğru Cevap

    Anka Kuşu

     
    Belki o zamanlar kimse sezmedi ama, on dokuzuncu yüzyılda insan ruhunu yıkan başlıca etken, çirkinlik oldu. O mutlu Viktorya çağı günlerinde paralı tabakayla endüstri kurucularının işlediği en büyük suç, işçileri çirkinliğe, çirkinliğe, çirkinliğe sürüklemeleridir: bayağılık, biçimsiz çirkin yerleşme bölgeleri, çirkin ülkeler, çirkin din, çirkin umut, çirkin sevgi, çirkin giysiler, çirkin ev eşyası, çirkin evler, işçilerle işverenler arasında çirkin bağlar. İnsan ruhuna etkin güzellik, ekmekten bile daha gereklidir. Orta tabaka, madencilerin piyano satınalmasıyla alay eder -ama nedir ki piyano, güzelliğe körcesine bir uzanıştan başka? Kadın için edinilecek bir nesne, bir döşeme eşyası, bir böbürlenme aracıdır. Ama madencilerin kırkından sonra piyano öğrenmeye çalışmasında, kızlarının çaldığı Genç Kızın Duası'nı canla başla dinlemesinde, güzelliğen körcesine bir aranışını, giderilmemiş bir güzellik özlemini görürsünüz. Erkeklerde kadınlardakinden çok daha derindir bu özlem. Kadınlar gösteriş isterler. Erkeklerse güzellik isterler, istiyorlar da.
    Kumpanya o zamanlar bütün güzellik daha sürmekteyken, tepenin üstüne o çirkin, iğrenç yerleşme dörtgenlerini kuracak yerde, küçük pazar yerinin ortasına yüksek bir sütun dikerek dörtbir yanını kemerlerle çevirip insanlara gezinecek, oturacak güzel bir yer, arkada da şirin evler kursaydı! Beş altı odalı bölmeleri, güzel giriş yerleri bulunan kocaman, geniş evler yapsaydı. Her şeyden önce de türküleri, oyunları desteklese -çünkü o zaman madenciler türküyü oyunu unutmamışlardı daha- bunlar için yerler sağlasaydı. Giysilerde belli bir güzellik biçimi anlayışını, ev içlerinin döşenmesinde, süslenmesinde belli bir güzellik biçimi anlayışını geliştirseydi. En güzel sandalyeye ya da masaya, en güzel boyun atkısına erkeklerle kadınların elbirliğiyle dayayıp döşeyeceği en güzel odaya ödüller dağıtsaydı! Bunları yapmış olsaydı ah, endüstriden doğma bir sorun olmayacaktı bugün. Endüstri sorunu, bütün insan gücünün bayağıcasına salt bir çıkar yarışına zorlanmasından doğmaktadır.
     
     
    29.11.2008 Kazanan: Bora Bilgin (Cevapları kaydetme zamanı: 29.11.2008 21:03:54)
    Soru 5    

    Altı gün sonra, tırnarlı sipahiler ordusu rüzgardan ve güneşten bronzlaşmış yüzleriyle Theodosius'us yaptırdığı İstanbul surlarının kuzey kapısına ulaşmışlardı.
    Dünyanın kesiştiği nokta İstanbul: b...


    Doğru Cevap

    Türk Atı

     
    Altı gün sonra, tırnarlı sipahiler ordusu rüzgardan ve güneşten bronzlaşmış yüzleriyle Theodosius'us yaptırdığı İstanbul surlarının kuzey kapısına ulaşmışlardı.
    Dünyanın kesiştiği nokta İstanbul: batıya doğru Buda ve Viyana, doğuya doğru Semerkant ve Çin, güneye doğru Babil ve Zanzibar, kuzeye doğru Kiev'e kadar uzanan bir İmparatorluğu merkezi.
    Sayısız cami ve minareleriyle, çini ve altınlarıyla sokaklarında sarıklı Faslılar'dan Yahudiler'e, Hıristiyanlar'a ve kendi öz halkıyla birlikte Orta Asya'dan gelen Türkler'le bir dönemin tarihinin yazıldığı görkemli kent... Gazilerin destanları, Yedi Uyurlar'ın efsaneleri ve Eyüp Sultan Türbesi'ne kadar her köşesi manevi bir değer olan tarihi başkent.Haliç'ten şehre girerken Seyis doru atının üzerinde yüksek kulelerle minarelere, kiliselere ve önünden geçtikleri Eyüp Sultan Türbesi'ne hayranlık ve şaşkınlıkla bakakalmıştı. Haliç'in mavi sularının bir ucunda, karşı kıyıda yelkenli gemiler demirlemiş ve balık ağları güneşin altında kurutulmaya bırakılmıştı. Havada keskin bir deniz kokusu vardı; yosun ve ızgara balık kokusuyla birlikte insanın içine işliyordu. Haliç askerlere şöyle sesleniyordu: İmparatorluğun bağrına hoş geldiniz. Burada İmparatorluğun yenilmezliğini, kalıcılığını ve gücünü hissedeceksiniz!
    Özay Dursun iri atını Davut Ağa Camisi'nin önüne doğru sürdü. Orada üniformalı altı atlı onu bekliyordu. Beyaz türbanı, işlemeli yatağan kılıcı, yumuşacık deriden çizmeleriyle Baş İmrahor Atların Efendisi Süleyman Kahya sağa sola emirler yağdırıyordu.
    Eski yeni tüm askerler önünde eğilmişti.
    Özay Dursun, Seyis'le iki atını bir yanına aldı, iki tımarlı sipahisini diğer yanına. Bir işaretiyle tüm ordu arkasına geçti. Yeni Davut Ağa Camisi'ni geçerek, Boğaz sularıyla Haliç'in buluştuğu noktada yer alan Topkapı Sarayı'nın önünden, kıyı boyunca ilerlemeye başladılar.
    Baş İmrahor, saray için seçilmiş üç adam ve dört atı dikkatle süzdükten sonra, memnun bir şekilde, binicilerine peşlerinden gelmelerini işaret etti.
    At Meydanı'na gelmeleri beş dakika sürmüştü. Seyis meydanda, birbirine dolanmış yılan başlı sütunlarla Dikilitaş karşısında aynı şaşkınlığı yaşayarak Sultan Ahmet Camisi'nin görkemi önünde huşuyla durdu. Ömründe böyle bir mimari örneği görmemişti. İleride sol taraflarında Ayasofya Camisi ve sağ tarafta Hürrem Sultan'ın (Roxeanna) hamamları ile koskocaman bir anıtlar kentindeydi. Önünde Marmara Denizi alabildiğine uzanıyordu. Kentin siluetini oluşturan incecik zarif minareler gökyüzüne ulaşıyordu. Bab-ı Ali İmparatorluk Kapısı'nın hemen önünde bembeyaz mermer taşlar üzerine altın işlemeleriyle göz kamaştıran bir köşk vardı.
    Nöbetçiler kenara çekilip Baş İmrahor'a yol verdiler. Arkasında atlılarla Baş İmrahor dış avludan altın kaplama ve muhteşem kıyafetli muhafızlara sahip Saadet Kapısı'nın alt tarafına, Saray ahırlarına doğru ilerledi. Atlılar, ahırda atlarından indiler.
     
     
    Soru 6    

    28 Nisan. Büroda yeni çalışmaya başlayan, bir hafta kadar önce de bana karşı fevkalade küstah davranışlar sergileyen genç kâtip Pitt, bu sabah işe yine geç kaldı. Şefim Bay Perkupp'u durumdan haberdar...


     
    28 Nisan. Büroda yeni çalışmaya başlayan, bir hafta kadar önce de bana karşı fevkalade küstah davranışlar sergileyen genç kâtip Pitt, bu sabah işe yine geç kaldı. Şefim Bay Perkupp'u durumdan haberdar etmem gerekeceğini kendisine bildirdim. Ancak Pitt beni epey şaşırtarak mütevazı, beyefendice bir edayla özür diledi. Bana karşı olan tavrının bu şekilde değişmesinden büyük bir memnuniyet duydum; kendisine işe geç kalmasını görmezden geleceğimi söyledim. Bir saat sonra, tam masasının önünden geçerken, sıkıştırılıp top haline getirilmiş bir kâğıt parçası, büyük bir güçle suratıma çarptı. Hemen arkama döndüm, fakat kâtipler işleriyle meşguldüler. Zengin bir adam değilim doğrusu, Ama o topun bana yanlışlıkla mı yoksa özellikle mi fırlatıldığını bilmek için epey bir para verirdim. Eve erken döndüm, biraz emaye boyası aldım (bu defa siyah renk), akşam şömine paravanasını, resim çerçevelerini ve eski bir çift potinimi boyayıp onları yeni alınmış hale getirdim. Ayrıca Gowing'ni bizde unuttuğu bastonunu da boyadım, siyaha boyanınca Gowing'in bastonu abanoza benzedi.

    29 NİSAN PAZAR. Feci bir baş ağrısıyla uyandım, nezle olacağım galiba. Carrie, tam kendisine yakışan ters bir edayla, bunun adının nezle değil "boya hastalığı" olduğunu, son birkaç günü burnumu boya kabından çıkarmadan geçirdiğimden bu hastalığa yakalandığımı söyledi. Neyim olduğunu ondan herhalde çok daha iyi bileceğimi kendisine kararlı bir biçimde anlattım. İçime ürperti geldi; banyo küvetini suyla doldurmaya, suyu da dayanabildiğim en yüksek sıcaklığa ulaşıncaya dek ısıtmaya karar verdim. Küvet hazırdı ve su o kadar sıcaktı ki, yükselen dumanlara güç bela tahammül edebiliyordum. Azmettim, küvetin içine girdim; çok sıcaktı ama bir yandan da içine giremeyeceğim kadar kaynar durumda değildi. Bir süre hareketsiz vaziyette küvetin içinde yattım.Elimi suyun yüzeyinden bir parça dışarı çıkardığımda ömrüm boyunca yaşadığım en büyük korkuya kapıldım. Bir düşünsenize, elimin kanla kaplı olduğunu görmekteydim... ilk aklıma gelen şey, atar damarımın patladığıydı; birazdan ölecektim, küvet kanımla doluyordu; biraz sonra tıpkı Madame Tussaud müzesinde gördüğüm Marat gibi, bu küvetin içinde cansız vaziyette bulunacaktım... Aklıma gelen ikinci şey; zili çalmak oldu, ama sonra çalacak bir zilimiz olmadığını hatırladım. Üçüncü düşüncem ise şu oldu: Bu içinde yüzdüğüm, kaynar suya karışan emaye boyasından başka bir şey değildi. Küvetten çıktım, kıpkırmızıydım, tıpkı şehrin doğusundaki bir tiyatroda seyrettiğim kızılderiliye benzemiştim. Carrie'ye konu hakkında tek kelime dahi etmemeye karar verdim. Pazartesi günü küveti beyaza boyaması için Farmerson'u çağıracağım.
     
     
    30.11.2008 Kazanan: Mehmet Emin Karabela (Cevapları kaydetme zamanı: 30.11.2008 21:02:36)
    Soru 7    

    Joseph'le karşılaştığında o denli dikkatsizce emre amade göründüğü için biraz pişmanlık duyabilirdi.
    Joseph'le o ilk zamanlar zor geçirmişti. Onu sevmeden. Aşkın tek eşliliği kendini uydurduğu şeyd...


    Doğru Cevap

    Ölürken

     
    Joseph'le karşılaştığında o denli dikkatsizce emre amade göründüğü için biraz pişmanlık duyabilirdi.
    Joseph'le o ilk zamanlar zor geçirmişti. Onu sevmeden. Aşkın tek eşliliği kendini uydurduğu şeydi. Ama fiziksel tek eşlilik zordu. Ne kadar sık çıkıp barlara ulaşma isteği duymuştu. Bugünlerde, çoğu kez herhangi biriyle sevişmeye kayıtsız kalsa da. Omurgalı piyanistlerin ya da oda servisinin ilgisine karşılık veremezdi. En büyük fantazisi deliksiz bir uykuydu. Onu mutlu eden masajlar artık romatizması ve migreni için yapılanlardı. Onu kışkırtmaları değil, yatıştırmaları daha iyi olurdu. Artık yirmilerinde değildi. Yıpratıcı etkiler ve tekrar, etin kolay hazlarını fazlasıyla azaltmıştı. Omuzları ağrıyordu. Bedeni eskisinden daha hassas ve daha az üretkendi. Ayrıca Joseph'ciği zaten fethettiğiydi ve tekrar etmeye lüzum yoktu. En azından sık sık değil. Onu birine kaptırma endişesini taşımasına gerek yoktu. Böyle zamanlarda Joseph'in hep dediği gibi Celice 'biricik'ti. Joseph onun kaçıncısıydı? Beşinci, altıncı aşığı ve sonuncusu.
    Tam olarak altıncısı mıydı, dahası var mıydı? Bir elinin parmaklarını açıp, saydı. Kutsal tespihi. On yedisinde tanıştığı çocuk. Şu. Serçe parmağı. Diğer eliyle onu sımsıkı tuttu. Adını bile hatırlamıyordu. Siyah saçları vardı, babasının arabasını kullanıyordu, kızların nasıl becerildiği ve araba park etme konusunda hiçbir fikri yoktu. Sonra Bay Oda Servisi vardı, omurganın maestro'su. Gecelik aşklar yaşadığı yılı takiben hiçbiri onunla ikiden fazla sevişmemişti. Nasıl davrandığını, girdiği riskler karşılığında pek az şey kazandığını düşündüğünde bile yüzü kızardı. Karısının kendini terk ettiğini (ama sadece öğleden sonrası için) iddia eden, şehirdeki üniversiteden genç bir profesör. Karısı onun kanını emmişti. Servis yaptıktan ve Floridel Terasında ona düşük fiyat kestikten sonra bir gece onun odasına gelen bir garson. Çok yakışıklı bir adamdı ama ille de parlak ve ihtiraslı değildi. Sonra -başparmak- bir gün boş etüd odasında irkiltmiş olduğu öğrenci. Ne pervasız ve cesurdu. O, Celice'le sevişmek istememişti. Biri yarıda keser, demişti. Ama Celice ısrar etmişti. Sadece pantolonunun önünü dürtmesi gerekliydi ve sonra Celice'in olurdu. En az iki dakika kontrolünü eline aldı. Altı numaralı, yine serçe parmağı, sarhoş bir Alman turist (yine de güzeldi) üzerindeki hakimiyetinden bir dakika fazlaydı. Sonuncusu, koridorun ucunda oturan terlik adamla bir ay ömrü olmuştu. Adam sinemayı seviyordu. Haftada beş kere. Ama yatağı sevmiyordu.
    Joseph'i saymazsak, o yedincisi. Joseph sayılmıyordu. Celice maceralarını hatırladığında o listede yoktu. Kocalar macera değildir. Eğlenilip sonra görmezden gelinecek bir gecelik aşklar da değildir. Onlar evin alışkanlıklarıdır. Onlar kurallardır.
     
     
    Soru 8    

    Kapalı kapının ardında televizyondan başka bir yaşamın varlığını sezinledi. Zorlanan duyuları ona sessiz ve garip bir korkunun kokusunu getirdi. Geriye çekilen, kaçmak istercesine kapıya en uzakta kal...


     
    Kapalı kapının ardında televizyondan başka bir yaşamın varlığını sezinledi. Zorlanan duyuları ona sessiz ve garip bir korkunun kokusunu getirdi. Geriye çekilen, kaçmak istercesine kapıya en uzakta kalan duvara yapışan birinin korkusuydu bu.
    Isidore: 'Hey! Yukarıda yaşıyorum. Televizyonun sesini duydum. Tanışalım, tamam mı?' deyip, dinleyerek bekledi, ama belli ki sözleri içerdeki kişiyi rahatlatmamıştı. Sessizlik devam ediyordu. "Size bir paket margarin getirdim." Sesini duyurabilsin diye kapalı kapıya doğru iyice yaklaşmıştı. "Benim adım J.R. Isidore ve tanınmış hayvan veterineri olan Bay Hannibal Sloat için çalışıyorum. Adını duydunuz mu hiç? Saygı gören biriyim ve bir işim var. Ben Bay Sloat'un kamyonunu kullanıyorum." Kapı aralandığında korkudan neredeyse büzülmüş ama yine de ısrarla, destek almak istercesine kapıya tutunan bir kız, karşısında duruyordu. Korku onu hastaymış gibi gösteriyor, sanki birisi tüm kemiklerini kırmış da sonradan acemice ve nefretle birleştirmeye çalışmış gibi vücudunun şeklini çarpıtıyordu. İnanılmaz büyüklükteki gözleri gülümsemeye çalıştığında bile donuktu.
    John anlayış sahibi bir tavırla, "bu binada kimsenin yaşamadığını sanıyordun değil mi? Terkedilmiş sandın." dedi.
    Kız başını sallayarak fısıldarcasına konuştu:"Evet."
    Isidore devam etti. "Komşularının olması her zaman iyidir. Sen gelene kadar hiç komşum yoktu. Tanrı biliyor ya bu hiç de eğlenceli değildi."
    "Bu binada benim dışımda sadece sen mi varsın?" Şimdi korkusundan az da olsa uzaklaşmış gibiydi. Vücudu dikleşti ve eliyle koyu renkli saçlarını düzeltti. John onun ufak tefek ama güzel bir vücudu olduğunu fark etti. Uzun, simsiyah kirpiklerinin gölgelediği gözleri de çok güzeldi. Üzerinde pijama altlığından başka hiçbir şey yoktu. John dairenin içine doğru göz gezdirdiğinde oldukça dağınık olduğunu gördü. Her yer yarı boşaltılmış bavullarla doluydu. Boşaltılan eşyalar etrafa saçılmıştı. Fakat bu doğaldı; kız henüz yeni taşınıyordu.
    "Senin dışında sadece ben varım ve seni rahatsız etmem." Isidore, kendini suratsız biri gibi hissetti. Eski, savaş öncesi adetlere uygun "hoş geldin" hediyesini kız ya fark etmemişti ya da margarinin ne olduğunu bile bilmiyordu. John'un gördüğü kadarıyla kız sadece şaşkınlıktan ve gittikçe azalan korkusundan sersemlemişti. John bu rahatsız edici atmosferi dağıtmak için konuşmasını sürdürdü: "Eski dost Buster. Onu seviyor musun? Ben her sabah ve her akşam eve döndüğümde onu seyrederdim. Ayrıca yemek yerken de onu seyrederim. Hatta gece gösterisini bile, yani en azından televizyonum bozulana kadar seyrederdim."
    "Kim..." kız devam edemeden sustu. Sanki kendine kızmışcasına dudağını ısırıyordu.
    "Arkadaş Canlısı Buster," Bu kızın dünya yüzündeki en komik gösteriyi bilmemesi Isidore'u şaşırtmıştı. "Buraya nereden geldin?"
    "Bunun bir önemi olduğunu düşünmüyorum." Gerç kız ona bir bakış attı. Gördüğü bir şey onu rahatlatmış olmalı ki vücudu az da olsa gevşedi. "Bir arkadaşımın olması beni de mutlu eder, tabii ilerde tam anlamıyla taşındığımda. Şu anda bunu düşünmüyorum bile." John şaşkındı; bu kızla ilgili her şey onu şaşırtıyordu. "Niye düşünemezsin?" Belki de burada uzun süre yalnız yaşadığından dolayı garipleşen kendisiydi. Tavuk kafaların böyle olduğunu duymuştu. Bu düşünce kendini daha da kötü hissetmesine sebep oldu, ama cesaretle devam etti. "Bavulları açmana ve mobilyaları düzenlemene yardım edebilirim." Kapı her an suratına kapanabilecek kadar aralıklı."Benim mobilyam yok. Gördüğün her şey ben geldiğimde de buradaydı."
    "iyi de bunlar bir işine yaramaz." Isidore'un bunu anlaması için bir bakış yetmişti. Sandalyeler, halılar, masalar, hepsi çürümüş ve toplu bir perişanlığın altında ezilmişlerdi. Hepsi zamanın despotluğunun ve bakımsızlığın kurbanıydı. Bu dairede yıllardır kimse yaşamamıştı.
     
     
    01.12.2008 Kazanan: Talar Silahlı (Cevapları kaydetme zamanı: 01.12.2008 21:03:26)
    Soru 9    

    Gidilecek yere ancak öğleden sonra vardık, çünkü kız ille de kentte durup birkaç alışveriş yapmak istemişti, oysa çevredeki tüm pastaneleri neredeyse yağma etmiş, oyuncak ayı, timsah, kokulu emzik şek...

    Doğru Cevap

    Erojen Bölge

     
    Gidilecek yere ancak öğleden sonra vardık, çünkü kız ille de kentte durup birkaç alışveriş yapmak istemişti, oysa çevredeki tüm pastaneleri neredeyse yağma etmiş, oyuncak ayı, timsah, kokulu emzik şeklinde, yumuşak ve saydam o küçük berbat şeylerden bir stok oluşturmuştuk. Göreceksin, demişti kız, bu tür şeylere deli olur, yılda ancak bir kez görüyorum, çok da seviyorum onu; karısı öldü, aileden kendisini ziyarete gelen tek kişi benim. Ben de kendi adıma birkaç banknot uçlanıp büyükbabanın stokunu çoğalttım. Arka kanapede yığılı bu kilolarca şekerlemeyle yeniden yola koyulduk.
    Kızın epey bir süredir keyfi yerindeydi, pantolon giymişti, sırtında da sarı ve siyah kareli koskocaman bir gömlek vardı, bu kıyafet ona oldukça yakışmıştı, saçlarını da arkada toplamıştı, gülünce hiç olmazsa bakışının parlaklığına ya da dudaklarının kalınlığına bakarak, gerisi gelmese de, yüzünde belli bir çekicilik bulabilirdiniz.
    Kısacası, aramızda bir şey geçmemişti. Numarasını sonuna kadar sürdürseydi, onu adamakıllı düzmüş olurdum, ama bende eksik olan istek değildi, koltuğun derisine yapışmış ıslak kutusunu ya da o kocaman kıçının beyazlığını düşünmem yeterliydi, ben genellikle biraz canlı on kadın içinden dokuzuyla yatabilirim. Beni durduran ve skorumu zavallı bir düzeye indiren tek neden, sonradan meydana gelen şeydi; yani, aletiniz hâlâ pırıl pırılken, dişlerinizi gıcırdatarak, bir yandan kurtulmanın en iyi çaresini bulmak için planlar yapıp, orada ne halt ettiğinizi kendi kendinize sorduğunuzda bir kadınla birlikte bulunmanızdı. Ben o kaygılı erkeklerdenim. Bu kızda beni biraz kaygılandıran şey de buydu, bir kez bacaklarının arasından çıkarsam, onunla yolculuğun sonunu iyi göremiyordum. Ama şimdi artık geri adım atamazdım, belden üstüm çıplak durumda ve güneşten yanarken biraz fazla ileri gitmiştim, bu budala kız da bir çılgınlık anında çırılçıplak soyunmuştu, Allah kahretsin be, ben beş para etmez biriyim, diye düşündüm; ana yoldan biraz uzaklaşan küçük bir yola sapacağım.
    Nitekim öyle yaptım ve kendimizi azmış cırcırböceklerinin ortasında çakıllı bir toprak yolda bulduk.
     
     
    Soru 10    

    Ondan kimseye söz etmemiştim.
    Bana sakın anlatma demişti. Bana ilk göründüğü gece sakın kimseye söyleme, dedi. Sana inanmazlar. Sana yaşını sorduklarında yalan söyle, onlar gibi doğduğundan beri va...


    Doğru Cevap

    Konfidenz

     
    Ondan kimseye söz etmemiştim.
    Bana sakın anlatma demişti. Bana ilk göründüğü gece sakın kimseye söyleme, dedi. Sana inanmazlar. Sana yaşını sorduklarında yalan söyle, onlar gibi doğduğundan beri varolduğunu söyle. Onlara gerçeği anlatma, derdi ısrarla her seferinde, hayatının beni rüyanda gördüğün gece başladığını söyleme. Kimseye söyleme.Ona boyun eğdim, emirlerine uydum, rüyalarımın kadını.
    Rüyalarımın kadını!Benim ağzımdan ve onun ağzından kolaylıkla çıkan bu kelimeler başkalarının ağızlarında boştu, değersizdi, yapmacıktı, hatta hakaret gibiydi. Rüyalarımın kadını diyorlardı adamlar, kadıngillerin gönülsüz bir üyesini tavlamak için, onların arzularına boyun eğen birini pohpohlamak için rüyalarımın kadını, diyorlardı, barlarda, orduda, maçta, işyerinde arkadaşlarını etkilemek için, rüyalarımın kadını diyorlardı, sanki bir gece önce uyuyan gövdelerini kutsamış olan düşsel kadını capcanlı hayal etmeye bir kez olsun cüret etmişler gibi.Onları duyuyorum ve onlar için üzülüyorum. Koca salaklar mükemmel bir kadını, bilinmeyen bir kadını hayatlarının her gecesi düşlemenin ne demek olduğunu bilmiyorlar, ertesi sabah sokağa indiğinde mucize eseri karşında belirivermesini cılız bir umutla beklemenin ne demek olduğunu bilmiyorlar, sana gün ışığının o kör gerçekliğinde yanaşmaya sonunda karar vereceği o güne hazır olmak için bütün varlığını tanzim etmenin ne demek olduğunu bilmiyorlar.Onlar bilmiyorlar ama ben biliyorum. Ben buna cüret ettim.
    Onu düşledim. Susanna'mı, bana hayatı ilk sunan ve sonra da hayatı içime solumayı sürdüren kadını, onu ilk kez on iki yaşına bastığım gece düşledim, her ne kadar sevişmek denen şeyi yapmasak da o gece bizim için bir düğün gecesiydi, sanki ebediyen evli kalacakmışız gibi; tekrar görüşmeyi ne benim ondan rica etmem gerekiyordu ne de onun bana söz vermesi; çünkü ikimiz de onun ertesi gece rüyalarımdaki randevumuza geleceğini biliyorduk ve ikinci gece uyuyan göz kapaklarımın altında beni yine aynı kadının bekleyeceğini garantilemek için bir buluşma ayarlamamıza ya da o üçüncü büyülü gece için hazırlanmamıza gerek yoktu, yine gelmişti, her zamanki gibi, eksiksiz ve dördüncü gece kendi kendime neden uyanayım ki dedim, neden sevgilimle ebediyen burada kalmayayım, ama Susannam benim gidip ona hayat getirmem gerektiğini, ona dünya anıları, kokuları ve tutanakları getirmem gerektiğini söyledi, eğer gecelerin arasına, tamamıyla uyanık olma fedakârlığında bulunacağım günler sokarsam o da bunun karşılığında bir yolunu bulup günün birinde gövdesini gündelik dünyamda somutlaştıracak, benimle birlikte olmanın bir yolunu bulacaktı. Ben de ona inandım, bana her söylediğine inanırım ve onsuz ama onun için yaşamaya başladım, başıma gelenleri üzerine boca etmek için, dünyayı onunla paylaşmak için ve onun öğütlerini içime çekebilmek için geceleri onu beklemeye başladım, her gece, bütün hayatım boyunca, hep gelirdi rüyalarımın kadını.
     
     
    02.12.2008 Kazanan: Bora Bilgin (Cevapları kaydetme zamanı: 02.12.2008 21:05:53)
    Soru 11    

    "Paran," diyor Paul. "Şu sehpaya bırakıyorum, zarf içinde. Dört yüz elli dolar. Olur mu?"
    Kadının başıyla evetlediğini hissediyor.
    Bir dakika geçiyor. Hiçbir şey olmuyor. Tek bacaklı bir adamla ...


    Doğru Cevap

    Yavaş Adam

     
    "Paran," diyor Paul. "Şu sehpaya bırakıyorum, zarf içinde. Dört yüz elli dolar. Olur mu?"
    Kadının başıyla evetlediğini hissediyor.
    Bir dakika geçiyor. Hiçbir şey olmuyor. Tek bacaklı bir adamla yarı çıplak bir kadın neyi bekliyorlar? Bir fotoğraf makinesinin çalışmasını mı? Avustralya Gotiği. Matilda'yla erkek arkadaşı ömür boyu vals yapmaktan yorulmuş bir halde, vücutları dökülmeye başlamış bir halde, fotoğrafçıya son bir kez bakıyorlar.Kadın hâlâ titriyor. Hatta Paul kendisine de geçtiğine yemin edebilir; yaşına yorabileceği ama aslında başka bir şeyden, korku ya da beklentiden (ama hangisinden?) kaynaklanan hafif bir el titremesi.Kadının karşılığında para almayı kabul ettiği eylemi yapacaklarsa, kadının şimdiki utangaçlığını yenip bir sonraki adıma geçmesi gerek. Paul'un kesik bacağı ve takım taklavatının güvenilmezliği konusunda önceden uyarılmıştı. Paul'un bir kadının üstüne çıkması zor olacağına göre, kadının onun üstüne çıkması en iyisi olur. Kadın bu konuda karar vermeye çalışırken Paul de kendi bambaşka sorunlarıyla cebelleşecek.
    Belki de körlerin sadece dokunuşlarla güzelliği algıladıkları oluyordur. Ama Paul görüntüsüzlük diyarında hâlâ yolunu el yordamıyla buluyor. Göremediği güzellikleri henüz hayal edemiyor. Asansörde gördüklerinden (ki orada Marianna kadar yanındaki ihtiyar kadın da dikkatini çekmişti) geriye çok belirsiz bir taslak kaldı, o kadar. Geniş kenarlı bir şapkaya, kara gözlüğe ve gizlenmiş bir yüzün kıvrımına ağır memelerle sıvı dolu ipek balonları andıran yumuşacık kalçaları eklemeye çalıştığında, parçalardan bir bütün oluşturamıyor. Aynı kadına ait olduklarından bile nasıl emin olabilir ki?Kadını usulca kendine çekmeye çalışıyor. Kadın direnmese de yüzünü kaçırıyor, ya dudaklarını sunmak istemediğinden, ya da Paul'un gözlüğünü çıkararak altındakileri yoklama fırsatını elde etmesinden çekindiğinden. Erkeklerin fiziksel bozukluklardan hiç hazzetmediklerini bildiğinden olabilir.
    Ne amandır kör acaba? Paul bunu kabalık etmeden sorabilir mi? Sonra yine kabalık etmeden bir sonraki soruya geçebilir mi, kadının kör oluşundan beri sevilip sevilmediği sorusuna? Harap olmuş gözlerinin erkeklere itici geleceğini tecrübeyle mi öğrenmiş?
    Eros. Neden Eros'u güzelliğin görüntüsü canlandırıyor? Neden iğrenç görüntüler şehveti öldürüyor? Güzellerle cinsel ilişkiye girmek bizleri yüceltiyor mu, daha iyi insanlar mı yapıyor; yoksa asıl hastaları, sakatları, iticileri kucaklamakla mı gelişiriz? Ne biçim sorular! Costello ikisini bu yüzden mi bir araya getirdi; vücut parçaları eksik bir adamla kadının çiftleşmeye çalışmaları kaba bir şekilde komik olacağından değil de, cinsellik meselesi aradan çıkarıldıktan sonra birbirlerinin kollarında yatarak bir felsefe dersindeymişçesine güzellikten, aşktan, iyilikten bahsedebilecekleri için mi?
     
     
    Soru 12    

    O yıllarda Alex uyuşturucunun yasallaştırılması gerektiğine içtenlikle inanıyordu. Çünkü eğer uyuşturucu yasal olursa, Mafya elini oralardan çekmek zorunda kalacaktı.Öte yandan; bizim siyasal kuramcım...

    Doğru Cevap

    Dikbaşlılar

     
    O yıllarda Alex uyuşturucunun yasallaştırılması gerektiğine içtenlikle inanıyordu. Çünkü eğer uyuşturucu yasal olursa, Mafya elini oralardan çekmek zorunda kalacaktı.Öte yandan; bizim siyasal kuramcımızın okulda aldığı notlar iç karartıcıydı, arada sırada şansın yarım yamalak yüzüne güldüğü de oluyordu. Öğretmenlerden bir-ikisinin mankafalı diğer punklarla birlikte onu da kapı dışarı etmeye bayılacakları kesindi, hele kapıcılar yeni badanalanmış tuvaletin duvarlarında çiçek gibi açan karalamaları 'R-ot-ar-yen kafalardan sakının' gibi yüce mesajları, kızlar tuvaletinin kapısının arkasına fosforlu kalemle yirmi beş santimetre boyundaki harflerle yazılmış 'Alex sizi gözlüyor' türünden açık seçik mesajı bir bulsunlar, iyice zıvanadan çıkacaklardı.Aidi, sınıf arkadaşları ve adından söz etmeye değmeyecek beş para etmez kimselerle Prag'a kısa bir gezi yapacaktı.
    Yolculuk hazırlıklarına girişeli nice olmuştu. Başlarında, yüreği heyecandan pır pır ettiren, saman kafalı, bunalımın eşiğinde geç ergenlik çağının çılgınlığını yaşayan bir rotaryen olacaktı.Bizimki geziye gidemiyordu, çünkü onun sınıfına gözetmenlik edecek birini, böyle hiçbir işe yaramaz boktan yaratıkları sürüyecek bir çobanı bulamamışlardı.
    Hey!
    Bay Alex D'nin manyetik arşivinden. Öğretmenlerden nefret ediyorum. Yeterince öğüt dinledim, anlaşıldı mı? Boktan öğütler yetti artık, baylar. Bundan böyle öğüt vermek yasaklanmıştır. Bu kadar. Bitti.Derken güzel bir günün sabahında Latince ve Yunanca öğretmeni sınıfa gitar ve flüt eşliğinde Catulus'un şiirlerinin söylendiği bir albüm getirdi, ardından bıkkınlık uyandıracak bir biçimde kendinden geçerek Ölümsüz Aşk üzerine söylev çekti. Yanında da savaş öncesinden kalma Victrola marka bir gramofon getiren bir teknisyen vardı, albümü bu adam çaldı. Flüt eşliğinde yavan sözler, arkadan gelen durağan patlamış mısır sesi. İnanılmaz ölçüde mide bulandırıcı bir öksürük şurubuydu sanki.Ardından, bütün albümün tadına baktıktan sonra öğretmen biz öğrencilere şurubu nasıl bulduğumuzu sordu. Sınıftaki bazı dangalakların az önceki dinletiden çok hoşlandıklarını yüzlerinden anlayabilirdiniz, aman tanrım, ne deseler beğenirsiniz: Albümü bir daha dinlemek istediklerini. Yirmi dakika daha süren çatlak seslerden sonra pikabın iğnesi plaktan kalkıp yerine oturmak üzereyken, yaşam boyu bakirelerden Morelli ile Musiani, bu olağanüstü yapıtı eve götürüp odalarında ya da her neredeyse dinledikten sonra, arkadaşlarına armağan etmek üzere kasete kaydedebilirler mi, diye sordular: Tanrım, sen bana sabır ver.Bana ne ya!
     
     
    03.12.2008 Kazanan: Fatma Sarı (Cevapları kaydetme zamanı: 03.12.2008 21:02:16)
    Soru 13    

    Zavallı Terry, başına neler geldi. Bir ambulans çağırıp onu doğrudan hastaneye götürdük. Orada muayene edildi ve penisinin kırıldığı söylendi kendisine. Durum ciddiydi, o yüzden onu ilk yardımdan heme...

    Doğru Cevap

    Porno

     
    Zavallı Terry, başına neler geldi. Bir ambulans çağırıp onu doğrudan hastaneye götürdük. Orada muayene edildi ve penisinin kırıldığı söylendi kendisine. Durum ciddiydi, o yüzden onu ilk yardımdan hemen bir koğuşa çıkardılar. "Eğer tedaviye iyi cevap verirse," dedi doktor, "düzelebilir". Tam fonksiyonuna kavuşabilir. Gene de komplikasyonlar olabilir, ama bu aşamada organın kesilmesini düşünmemeliyiz." "Ney..." dedi Terry, dehşete düşmüş bir halde, gerçekten acil olmayan durumlarda yatak tahsis edilmediğinin farkında olarak.
    Doktor duygusuz bir ifadeyle ona baktı. "Bu sadece en kötü ihtimal, Bay Lawson. Ama durumun ne kadar ciddi olduğunu size anlatamam." "Ciddi olduğunu ben de biliyom! Tabii ki biliyom, amına koyiim! Bu benim sikim!" "O zaman istirahat edip gerilimden uzak durmalısınız. Size verdiğimiz ilaçlar istenmeyen ereksiyonlar oluşmasını önleyecek ve bu arada doku umarım kendini yenileyecektir. Bu gördüğüm en kötü kırıklardan biri."
    "Ama biz bi tek..."
    "Bu zannettiğinizden daha yaygın bir olay," diyor doktor ona. Rab'ın cebi çalıyor ve arayan Simon. Rab çok üzgün olduğunu söylüyor, ama belli ki Terry için değil film açısından yaratacağı sorun konusunda üzgün. Rab ve ben bile durumu pek komik bulamıyoruz. Sonunda bana dönüp konuşuyor, "Hep Terry'nin siki başına bela açacak diye düşünürdüm, mahalledeki herkes de böle derdi. Onun sikine bela açacağı hiç aklımıza gelmemişti ama!" Gene de gülemiyoruz. Gina, Ursula, Craig, Ronnie ve Melanie olanlara inanamıyorlar ve olayın ciddiyeti ortaya çıktıkça Mel kötüleşmeye başlıyor. "Elimde diildi..." "Yalnızca bir kazaydı," diyorum, sırtını okşayarak. Herkesi öpüp eve yollanıyorum, Lauren ve Dianne'e olanları anlatıyorum. Dianne elini ağzına götürüyor ve Lauren'ın yüzü neşesini gizleyemiyor. Yaptığı vejetaryen lazanyayı yemek için masaya oturuyoruz. "Bu olanlar porno film planlarını suya düşürdü o zaman," diyor Lauren, kendine bir bardak beyaz şarap doldurarak.O kadar mutlu görünüyor ki onu bozmak nerdeyse utanç verici. "Oh tabii ki değil hayatım, şov devam etmek zorunda.""Ama... Lauren bu habere cidden kopmuş görünüyor." "Simon kararlı, filme devam ediyoruz. Terry'nin yerine adam bulacak." Şimdi Lauren sinirden patlamak üzere. "Sömürülüyorsun. Nasıl yaparsın! Seni kullanıyorlar!"
     
     
    Soru 14    

    Atlambaç denen atların birinden öbürüne atlayıvermekte, sağdan soldan ata elde mızrakla üzengisiz binmekte ve atı dizginsiz kullanmakta büyük ustalık kazanmıştı, çünkü bu hünerler askerlik eğitiminde ...

    Doğru Cevap

    Gargantua

     
    Atlambaç denen atların birinden öbürüne atlayıvermekte, sağdan soldan ata elde mızrakla üzengisiz binmekte ve atı dizginsiz kullanmakta büyük ustalık kazanmıştı, çünkü bu hünerler askerlik eğitiminde yararlıydı.
    Bir başka gün savaş baltasını kullanıyordu, baltayı öyle iyi savuruyor, öyle sıkı vuruşlar yapıyor, öyle kıvrakça çevresinde dolandırıyordu ki, savaşlarda ve bütün denemelerde üstüne silâhşör yoktu.
    Sonra kargı savuruyor, türlü türlü kılıçları, büyüğünü küçüğünü, sivri uçlusunu, kamayı, hançeri, zırhlı ya da zırhsız olarak büyük küçük kalkanlarla, kaputla kullanıyordu.
    Geyik, karaca, ayı, ceylan, yaban domuzu, tavşan, keklik, sülün, toy avına çıkıyordu. Top oyunu oynuyor, iri topu ayağıyla da, yumruğuyla da havaya fırlatıyordu. Güreşiyor, koşuyor, atlıyor, üç adım, tek ayak, Alaman atlamalarını yapmıyordu, çünkü Gymnastes'e göre böylesi atlamalar yararsız ve savaş için gereksizdi; bir sıçrayışta hendek atlıyor, bir duvara altı adım çıkıyor ve böylece bir kargı boyu yukardaki pencereye tırmanıyordu. Derin sularda sırtüstü, yüzüstü, yan yan, bütün bedeniyle, yalnız ayaklarıyla, tek elle, bir eli havada yüzüyordu, havada tuttuğu elindeki kitabı hiç ıslatmadan Seine nehrini geçiyor, Julius Caesar gibi de kaputu dişlerinde yüzebiliyordu; tek elle tutunup bir hamlede kayığa çıkıyor, kayıktan tepe üstü suya atlıyor, dibi buluyor, kayalıklara giriyor, derinlere, girdaplara dalıyordu. Sonra kayığı yerinde çeviriyor, yönetiyor, hızlı, yavaş, akıntı yönünde, akıntıya karşı gidiyor, azgın akıntıda kayığı durduruyor, bir elle dümen tutup öteki eliyle koca bir küreği çekiyor, yelken açıyor, iplerden direğe çıkıyor, serenler üstünde koşuyor, pusulayı ayarlıyor, rüzgâra karşı borinaları geriyor, dümeni ustaca kırıyordu.
    Sudan çıkıp bir koşu dağa çıkıyor, aynı çeviklikle dağdan iniyor, kedi gibi ağaçlara tırmanıyor, sincap gibi birinden ötekine atlıyor, Milon gibi koca dalları kırıp yere indiriyordu. İki keskin hançer ya da çelik çiviyle bir evin tepesine sıçan gibi çıkıyor, sonra yukardan öyle bir atlıyordu ki aşağıya, hiçbir yeri incinmiyordu.Cirit, çubuk, taş, harbi, kazık, gönder atıyor, yay çekiyor, sıkı mancınıkları beliyle geriyor, ağır tüfekle gözden nişan alıyor, topu kundağına yerleştiriyor, nişan papağanına yukardan aşağı, aşağıdan yukarı, önden, yandan, arkadan Partlar gibi attığını vuruyordu.
     
     
    04.12.2008 Kazanan: Emre Alper Özdemir (Cevapları kaydetme zamanı: 04.12.2008 21:02:49)
    Soru 15    

    Üst aklın bir amfibi suretinde görünmesi pek şaşırtıcı bir şey değildir ve bunun çok basit nedeni de, biz kara primatlarının, esas olarak ve eninde sonunda sudan gelmemizdir.

    Sperm, sıvı bir ta...



     
    Üst aklın bir amfibi suretinde görünmesi pek şaşırtıcı bir şey değildir ve bunun çok basit nedeni de, biz kara primatlarının, esas olarak ve eninde sonunda sudan gelmemizdir.

    Sperm, sıvı bir taşıyıcının içinde yüzer. Fetus tümüyle sıvının içinde oluşur ve gelişir. İnsanın embriyonik gelişimi kurbağaların başkalaşım aşamalarıyla çok büyük paralellikler gösterir. Yeni doğmuş bebekler göbek kordonu kopuncaya kadar suyun altında yaşayabilir. Kan, kimyasal bileşimi yönünden deniz suyuna çok belirgin bir benzerlik gösterir. Vücutlarımızın yüzde altmış beşten fazlası sudur. Ve bizim atalarımız, havadaki oksijeni kullanmayı deneyen ve buna alışan deniz hayvanlarıdır.

    Deniz hepimizin sallanıp, içinden çıktığı beşiktir ve belki de bir gün geri döneceğimiz asıl yurttur.

    Amfibik bir yaşam tarzına geri dönmenin birçok önemli avantajı var. Örneğin, biyosfer yüzeyinin yaklaşık dörtte üçü suyla kaplı olduğundan ve -örgütlü dinlerin uğursuz düzenleriyle karışmış, sınırsız bir sersemlik yüzünden- aşırı nüfus artışı yaşam kalitesini düşürdüğü, yaşamın kutsallığını bozduğu ve yaşamın devamını tehdit ettiğinden, okyanuslar ve büyük göller dünyanın son bakir boşlukları, yerleşilecek ve sığınılacak, sonsuz genişlikte yerleridir. Denizler doğal kaynaklar yönünden ölçülemeyecek kadar zengindir. Sular radyasyonu engeller ve böylece, hem delinen ozon tabakasından kontrolsüz bir şekilde geçen güneş ışınlarına karşı, hem de, on on beş iğrenç küçük devletten birinin eninde sonunda patlatacağı hemen hemen kesin olan nükleer bombalara karşı korunma sağlar.

    Eğer bazılarının kehanette bulunduğu üzere, küresel ısınma kutuplardaki buz tabakalarının erimesine yol açarsa, suya ait bir yaşam tarzına dönmekten başka seçeneğimiz pek kalmayacak zaten.

    Bizim soyumuzun düş gücü, epey bir zamandır, deniz altında kalmış "kayıp uygarlık" hayaliyle okşandı hep. Bazıları bunun bir söylence olduğunu, bazıları genetik bir anı olduğunu söyler, birkaç kişi de ikisinin arasında pek bir fark olmadığını söyler. Hepsinin ortak hatasıysa, bu "kaybolmuş" ütopyayı eski bir tarihsel olaya indirgemektedir. Bilincin derinlikleri, çizgisel zamanın kısıtlamalarına pek bağlı değildir. Atlantis bizim geleceğimizdedir, geçmişimizde değil.

    Öte yandan, Atlantis bizim hem geleceğimizi, hem de geçmişimizi ifade ediyor olabilir. Biz tabii ki, sıcak prehistorik denizlerdeki yunuslar gibi keyifle sıçrayıp oynamaların, suyla dolu rahimlerin güvenli kuytusundaki kurbağalar gibi hassas dönüşümlerin hoş hücresel anılarını taşıyoruz; kayıp ütopyalardır bunlar.

    Bilim adamları, dünyadaki hiçbir yaratığın fetus kadar düş görmediğini söylüyor. Eğer fetus beyninin hiçbir yaşantı deneyimi yoksa, eğer onun yeni oluşmaya başlayan aklı beyaz bir sayfaysa, neyi düşlüyor o halde? O minicik yüzücünün gördüğü düşlerin suyla ilgili olmadığını düşünebilir miyiz? Düşlerini Nommoların girmediğini? Ruh halinin okyanussal olmadığını?
     
     
    Soru 16    

    AT ÇALMAYA GİDECEKTİK. O yaz babamla birlikte yaşadığımız yayla kulübesinin kapısında dururken böyle demişti Jon. On beş yaşındaydım. 1948 yılıydı, haziranın ilk günlerinden biriydi. Almanlar ülkeyi t...

    Doğru Cevap

    At Çalmaya Gidiyoruz

     
    AT ÇALMAYA GİDECEKTİK. O yaz babamla birlikte yaşadığımız yayla kulübesinin kapısında dururken böyle demişti Jon. On beş yaşındaydım. 1948 yılıydı, haziranın ilk günlerinden biriydi. Almanlar ülkeyi terk edeli üç yıl olmuştu ama o sıralar hâlâ onlardan bahsediyor muyduk hatırlayamıyorum. En azından babam bahsetmezdi. Savaş hakkında hiç konuşmazdı o.
    Jon hiç saate aldırmadan kapımıza gelip beni dışarı çıkarmak isterdi; tavşan avlamak için, her yana derin bir sessizlik çökmüşken solgun ay ışığında ormandan yukarı çıkmak için, ırmakta alabalık yakalamak için, son temizliklerin bitiminden çok sonra bile akıntıyla gelip kulübemizin hemen önünden geçmeyi sürdüren pırıltılı tomrukların üzerinde dengede durmak için. Bu tehlikeliydi ama hiç itiraz etmemiş, babama neyle uğraştığımızı hiç söylememiştim. Mutfak penceresinden ırmağın bir kısmını görebiliyorduk ama bizim sanat gösterilerimizi yaptığımız yer burası değildi. Her zaman neredeyse bir kilometre daha aşağıdan başlardık ve kimi zamanlar tomrukların üzerinde o kadar hızlı ve o kadar uzağa giderdik ki sonunda sırılsıklam, titreyerek karaya çıktığımızda ormanın içinden geri dönmek bir saatimizi alırdı.Jon benden başka kimseyle gezmek istemiyordu. İki erkek kardeşi vardı, Lars ve Odd ikizdi ama yaşları küçüktü, oysa Jon ve ben aynı yaştaydık. Yılın geri kalanında ben Oslo'dayken kiminle geziyordu bilmiyorum. Bu konuda asla bir şey söylemedi, ben de ona Oslo'dayken ne yaptığımı hiç söylemedim.
    Kapıyı vurmazdı, küçük kayığını kıyıya çekip patikadan sessizce yukarı çıkar, kapının önünde dikilir, onun orada olduğunu fark etmemi beklerdi. Beklemesinin uzun sürdüğü ender olurdu. Hatta sabahın erken saatinde, daha uykudan uyanmamışken bile rüyamın içinde birden, sanki tuvalete gitmem gerekiyormuş gibi bir huzursuzluk hisseder, geç kalmadan uyanmak için kendimi zorlardım ve gözlerimi açtığımda gitmem gereken yerin tuvalet olmadığını anlar, doğruca gidip kapıyı açardım, Jon karşımda duruyor olurdu. İşte yine hafifçe gülümsüyor, her zaman yaptığı gibi gözlerini kısıyordu."Geliyor musun?" dedi. "At çalmaya gidiyoruz."
    Biz derken her zamanki gibi yalnızca kendisinden ve benden söz ettiğini, eğer ben onunla gitmezsem yalnız kalacağını ve bunun hiç eğlenceli olmayacağını biliyordum. Ayrıca yalnız başına at çalmak da zordu. Hatta olanaksızdı.
     
     
    05.12.2008 Kazanan: Canberk Canbulat (Cevapları kaydetme zamanı: 05.12.2008 21:03:14)
    Soru 17    

    Maria'nın günlüğünden, dönüş biletini almadan bir gece önce: Bir zamanlar, parlak tüyleri, rengârenk kanatları olan bir kuş varmış. Uzun lafın kısası, bakanları neşeye boğarak göklerde özgürce uçmak i...

    Doğru Cevap

    On Bir Dakika

     
    Maria'nın günlüğünden, dönüş biletini almadan bir gece önce: Bir zamanlar, parlak tüyleri, rengârenk kanatları olan bir kuş varmış. Uzun lafın kısası, bakanları neşeye boğarak göklerde özgürce uçmak için yaratılmış bir hayvanmış.
    Günün birinde kadının biri bu kuşu görüp ona kapılmış. Ağzı hayranlıktan bir karış açılmış olarak, kalbi deli gibi çarparak, gözleri heyecandan parlayarak kuşun uçuşunu seyretmiş. Kuş, onu yanına çağırmış ve ikisi birlikte, nefis bir uyumla uçmuşlar. Kadın kuşa tapıyor, onu kutsal sayıyor, yüceltiyormuş.Ama günün birinde düşünmüş kadın: "Belki de uzak dağları keşfetmek ister?" Korkuya kapılmış. Aynı duyguyu başka bir kuşla yaşamayacağından korkmuş. Ve kıskanmış -kuşun uçabilme yeteneğini kıskanmış.
    Kendini yalnız hissetmiş.
    "Ona bir tuzak kurayım," diye geçirmiş içinden. "Bir dahaki sefer, kuş tekrar gelirse, artık gidemesin." Kadın kadar aşık olan kuş, ertesi gün tekrar sevgilisini görmeye gelmiş. Ne var ki tuzağa düşmüş ve bir kafese hapsedilmiş. Kadın her gün gelip, kuşu seyrediyormuş. Vurgunmuş ona ve onu gösterdiği arkadaşları, "Ne şanslı bir insansın!" diye haykırıyorlarmış. Ne var ki, tuhaf bir değişim baş göstermiş: Artık sahibi olduğundan, kalbini çalmasına ihtiyaç kalmadığından, kadının kuşa olan ilgisi sönmüş. Uçamayan, hayatının anlamını dile getiremeyen hayvancık sararıp soluyor, parlaklığını yitiriyor, çirkinleşiyormuş -ve kadın da karnını doyurup kafesini temizlemekle yetiniyormuş. Günlerden bir gün, kuş ölmüş. Kadın son derece üzülmüş buna ve o andan itibaren onu aklından çıkaramamış. Ama kafesi hatırlamıyormuş bile; onu ilk kez, mutluluk için bulutlarla yarışırken gördüğü gün varmış sadece zihninde. Kendini iyice dinlese, kuşun onu heyecanlandıran tarafının dış görünüşü değil, özgürlüğü, hareket eden kanatlarının enerjisi olduğunu fark edermiş. Kuşun yokluğunda, hayatı da anlamını yitirmiş ve ecel kapıyı çalmış. "Niye geldin?" diye sormuş kadın, ölüme."Tekrar onunla birlikte göklerde uçabilesin diye," diye karşılık vermiş ölüm. "Her seferinde gidip gelmesine izin versen, ona olan sevgin ve hayranlığın iyice artardı; ancak şimdi, ona kavuşabilmek için bana muhtaçsın."
     
     
    Soru 18    

    Ona diyemezdim ki dinç bir adamda bu yaş, dünya yüzünde sevilecek ne varsa, kadın, vatan, sanat ve rahat, hepsinin değerini verdiren bir çağdır. Toyluktan erginliğe, çıraklıktan ustalığa bu yaşlarda g...

    Doğru Cevap

    Yezidin Kızı

     
    Ona diyemezdim ki dinç bir adamda bu yaş, dünya yüzünde sevilecek ne varsa, kadın, vatan, sanat ve rahat, hepsinin değerini verdiren bir çağdır. Toyluktan erginliğe, çıraklıktan ustalığa bu yaşlarda geçeriz. Beş duygumuz, artık anlayış ve keyif alışta kemaline ermiştir. İstediğimiz ahengi çıkarmak için hangi tele dokunmamız lâzım geldiğini daha emniyetle biliriz; ellerimiz bir inci dizisini, kıymetini verecek şekilde, tutmayı daha iyi öğrenmiştir. Buseleri, bir şarap muhammini gibi ilmimizle de tadarız.
    Kadının tenasübündeki güzelliği gördüğümüz kadar tenasübsüzlüğündeki şehvetliliği de seçeriz. Bir genç, onda ancak süründüğü parfümü koklıyabilir; biz çeşit çeşit rayihasını sezebiliriz ve bu rayihaları arttıracak maharetleri dudaklarımızda bulabiliriz. Aşklarımız lüzumsuzca coşkun olmıyabilir... Fakat, maharetli, emniyetli, bilhassa hâkimdir. Kadın bu şaşırmıyan, beceriksizleşmiyen iradeli sevişten gitgide büsbütün ayrı bir zevk duyabilir ve körpe âşıklarıyle geçirmiş günleri olduysa onları hatırladıkça kaybolmuş günlerine acıyabilir. Kemale ermiş erkeğin aşkı kadını sadece zevke getirmez, onun zevk vericiliğini, zevk duyuculuğunu da arttırır.
    Bütün bunları Zeliha'ya anlatamazdım. Diyemezdim ki dilim artık tadı ölçmekte yanılmıyor; yüreğim heyecanın derecesini bir regülâtör gibi tanzim etmeğe alışmıştır. Olgunun aşkı psikolojinin "Emotion-Choc" dediği sert ve sarsıcı, fakat kısa heyecandan değildir; "emotion-sentiment" tarifine sığan devamlı ve kararlı heyecanlardandır. Asıl bizde bu heyecan fizyolojiktir, ihtiras şeklini, yani sabit heyecan halini alır.
    Bu yaştan evvel erkek, lüzumsuz yere zembereği boşanan bir makina, harareti görmeden cıvası fırlıyan bir termometre, henüz tekemmül edememiş bir âlet taslağı, bir icat başlangıcıdır. Onun ancak şekli ve görünüşü kemale benzer; bir yeni yapıdır ki içerisine girdiğiniz zaman daha döşenmemiş olduğunu görürsünüz.
     
     
    06.12.2008 Kazanan: Mehmet Emin Karabela (Cevapları kaydetme zamanı: 06.12.2008 21:02:38)
    Soru 19    

    -Hayır, Sonya, bu, o değil! -dedi, düşüncelerindeki ani dönüş kendisini de şaşırtmış, yeniden heyecanlandırmış gibiydi.- Bu, o değil! En iyisi... (evet, böylesi gerçekten daha iyi) Tut ki ben kendini ...

    Doğru Cevap

    Suç ve Ceza

     
    -Hayır, Sonya, bu, o değil! -dedi, düşüncelerindeki ani dönüş kendisini de şaşırtmış, yeniden heyecanlandırmış gibiydi.- Bu, o değil! En iyisi... (evet, böylesi gerçekten daha iyi) Tut ki ben kendini beğenmiş, kıskanç, kötü yürekli, aşağılık, kindar... bir adamım... hatta... belki de biraz deliliğe de yatkınım (Varsın hepsi birden olsun! Delilik sözünü eskiden de etmişlerdi, biliyorum!) Az önce sana, parasızlık yüzünden üniversiteden ayrılmak zorunda kaldığımı söylemiştim. Biliyor musun, istesem ayrılmayabilirdim? Okul için gerekli parayı annem gönderebilir, üst-baş, boğaz sorununu da kendim halledebilirdim! Özel dersler çıkıyordu, elli kopek veriyorlardı ders başına. Razumihin veriyor ya hani!.. Ben öfkelenmiştim, çalışmak istemedim. Evet, öfkelenmiştim (bu sözcük tam yerinde!). Ben o sıralar tam bir örümcek gibi çekilmiştim. Öyle ya, görmüştün sen benim kaldığım o rezil yeri!.. Biliyor musun, Sonya, alçak tavanlar, daracık odalar insanın aklını ve ruhunu öylesine boğar ki...! Ah, nasıl nefret ederdim o rezil odadan! Ama yine de oradan dışarı çıkmak istemezdim. Özellikle istemezdim! Günlerce dışarı çıkmazdım, ne çalışmak, ne de hatta yemek yemek isterdim, boyuna yatardım. Nastasya birşeyler getirirse, yerdim, getirmezse, günüm öylece geçerdi. Hıncımdan, özellikle birşey istemezdim! Geceleri yakacak mumum yoktu, karanlıkta oturur ve bir mum alacak para kazanmazdım. Okumam gerekti, oysa ben kitaplarımı satmıştım; masamın üzerindeki not defterlerimin, kâğıtlarımın üzerinde şimdi bile bir parmak toz vardır! En sevdiğim şey uzanıp yatmak ve düşünmekti. Boyuna düşünürdüm... Sonra düş görürdüm, tuhaf tuhaf düşler... Bunların ne tür düşler olduğunu anlatmam gereksiz! Ancak, işte bu sıralarda, düş gibi birşeyler kurmaya başladım... Hayır, böyle değil! Yine anlatamadım!... Biliyor musun, o sıralar durmadan kendime şunu sorardım: Neden böyle aptalım ben? Madem başkaları aptal ve ben onların aptal olduklarını kesin olarak biliyorum, öyleyse neden onlardan daha akıllı olmak istemiyorum? Sonra, herkesin akıllı olmasını beklemenin, çok uzun süreceğini anladım, Sonya. Bir de, bunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini... İnsanların değişmeyeceğini, onları değiştirebilecek kimsenin bulunmadığını ve bunun için çaba göstermeye değmeyeceğini! Ya, böyle işte! Bu bir yasa, Sonya, yasa. Akılca ve ruhca kim sağlam ve güçlüyse, insanlara onun buyuracağını biliyorum artık! Kim daha yürekliyse, haklı olan da odur. Herşeyin içine tükürmekte, aldırmazlıkta en ileri gidenler, yasa koyucu olurlar. Herkesten daha gözüpek olan, herkesten daha haklıdır! Bugüne kadar böyle gelmiş bu, bundan sonra da böyle gidecek! Bu gerçeği ayırdedemeyenler, kördür!
     
     
    Soru 20    

    -Şimdiye kadar hiç kimseyi sevmedin mi? Diye sordu Naoko bana.
    -Hayır, diye karşılık verdim.
    Üstelemedi.
    Güz sonunda, buz gibi rüzgâr şehri kasıp kavurmaya başladığında arada sırada bana iyic...