Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Hayat bir zombi romanı olsa...




Toplam oy: 33
Jane Austen, Seth Grahame Smith
Domingo Yayıncılık

"Mezarında kemiklerinin sızlayacağını veya oradan çıkmaya çalışacağını sanmıyorum. Bence gülümserdi ve sonra da bana 1 milyar dolarlık tazminat davası açardı..." Yazar Seth Grahame-Smith’in bu sözleri, İngiliz edebiyatının kraliçelerinden Jane Austen için... Zira her kim ölmüş bir yazarın klasikleşmiş bir kitabını alıp içini zombilerle doldurursa, ister istemez başına gelecekleri, hem arkasından hem önünden konuşulacakları düşünür. Verdiği röportajlardan öyle anlaşılıyor ki Smith de, Jane Austen’in “Aşk ve Gurur”unu zombileyip “Aşk ve Gurur ve Zombiler” haline getirdiğinden beri kendini dünyaya karşı savunmaya geçmiş. Suretlerinin hala yakılmamış olması karşısında da şaşkınlığını gizleyemiyor yazar. Aslında yersiz ve bir parça da göstermelik bir tepki bu, hatta zombi projesinin bir ayağını oluşturuyor büyük bir  ihtimalle. Velhasıl bir editör sanatını göstermiş, cin fikrini bir yazara empoze edip çok hatta yok satmayı başarmış, üstelik elimize keyifli bir okumalık da vermişken başlangıçtaki endişeleri dile getirmek kolay olsa gerek. Ancak her şey bir yana 21. yüzyıl insanına kitap hatta klasikleşmiş eserleri okutmak gerçekten bir sanat, yayımcıların çabalarını hoş görmemekse mümkün değil.

Gelelim zombilenmiş romana. Aşk ve Gurur’un konusu malumunuzdur. Jane Austen’ın otobiyografik özellikler de taşıdığı düşünülen romanı diğer eserlerinde de olduğu gibi taşra yaşamının toplumsal ilişkilerine dair bir eleştiri niteliğindedir. Bu ilişkilere damgasını vuran ikiyüzlülük, dedikoduculuk ve yapmacıklık yazarın, dolayısıyla da kahramanlarının sivri dilleriyle açık edilir, taşra hayatının ipliği pazara çıkarılır. Aşk ve Gurur’un kahramanı Elizabeth Benet, orta halli ailesiyle birlikte Londra yakınlarında kendi halinde sakin bir köyde  yaşarlar. Benet ailesinin Elizabeth dahil evlilik çağına gelmiş beş kızları vardır ve Bayan Benet’in tek düşüncesi kızlarından en az iki üç tanesinin iyi evlilikler yapmasını sağlamaktır. Ancak son derece düşük servetleri ve göze batan görgüsüzlükleri de düşünülürse Bayan Benet’in işi oldukça zordur.  Üstelik iki büyük kızının babalarının da katkılarıyla gelişen zekaları ve zor beğenirlikleri her şeyi karmaşık bir hale getirmeye de teşnedir. Hayatlarına iki şehirli ve zengin beyefendi girince Benetler’in evlilik eksenindeki hikayeleri gelişmeye başlar. Özellikle Bay Darcy’nin Elizabeth’le sonu mutluluğa ve evliliğe uzanan diyaloğu, aşk ve gurur etrafında örülecektir.  “Aşk ve Gurur ve Zombiler” ise, orijinal metnin neredeyse tamamına sadık kalınarak yazılmış bir roman. Bütün hikayenin ortasında zombilerin cirit atmasının dışında elbette... Smith’in elinde, Elizabeth ve kızkardeşleri babalarının desteğiyle iyi bir zombi avcısı, savaşçı olarak yetiştirilmiş, eğitimlerini Çin’deki Sholin Tapınağı'nda almış evlilik çağındaki kızlar haline gelmişlerdir. Ancak sosyete arasında Japonya’daki Ninjalardan eğitim almak modadır ve Benetler ne kadar iyi savaşçı olsalar da onların Çin’de eğitim almaları hor görülmektedir. Bay Darcy bu ve benzeri sebeplerle Elizabeth’e olan aşkını kendine ve çevresine itiraf etmekten kaçınır. Elizabeth’in ablası Jane de hayırlı kısmetini, zombilerden ona bulaşan bir hastalığa yakalandığı sanıldığı için, kaybetme aşamasına gelir. Bunda elbette Benetler’in düşük servetinin ve eğitimsizliklerinin de payı yüksektir.  Zira Bay Darcy’nin bir baloda özellikle belirttiği üzere “bir kadın müzik çalmak, şarkı söylemek, resim yapmak, dans etmek ve modern diller konusunda çok bilgili olmalıdır; Kyoto ustalarının dövüş tarzlarının ve çağdaş taktiklerin ve Avrupa silahların eğitimini almalıdır...”

“Aşk ve Gurur ve Zombiler”de Elizabeth gözünü budaktan sakınmayan, öldürdüğü düşmanların kalbini yemekten keyif alan hatta görgü kurallarını boş vererek karşısına çıkan düşmanına eteğini kaldırmak suretiyle tekme atacak kadar cesur ve vahşi bir savaşçı olarak çıkıyor karşımıza. Aslına bakarsanız Austen’in aktardığı taşranın dayatmacı ve çiğ ortamında gururunu ayaklar altına aldırmadan, onurlu bir evlik yapmak da zombilerle dövüşmek kadar zorludur ki dolayısıyla ilk feminist roman kahramanlarından biri kabul edilen Elizabeth’e savaşçı olmak böylesine yakışsın... Aksi takdirde onun karşısına çıkan zombileri Afrodit’in zarafeti ve Herod’un acımasızlığıyla biçmesi inandırıcılıktan uzak olmaktan öteye gidemezdi herhalde...

Etrafta çok bildik ve yadsınamayacak düşmanlar, yani zombiler cirit atarken yaşamak daha kolay sanki.  Düşmanını tanıdıktan sonra aşk da, gurur da, hayatın tüm gündelik sıkıntıları da kendiliğinden çözülüyor, saflar her daim belirginliğini koruyor. Karnabaharları beyin zannedip kolayca kapana kısılan, olur olmadık her yerde ortalığa fırlayıp kahramanlarımızın omuz omuza dövüşmelerini sağlayan, hizmetkarlarının, posta arabacılarının, dedikoducu komşularının beyinlerini ve kalplerini yeseler de, onları birbirlerine bağlayan zombileriyle “Aşk ve Gurur ve Zombiler”, keşke hayat da klasikleşmiş bir zombi romanı olsa dedirtiyor insana...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist,  şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.

Auster, tam da böyle yapıyor işte. Demokrasiyle yakından uzaktan alakası olmayan, totaliter rejimlerin varlığıyla beslenen ülkesinden bizlere sesleniyor.

Daha geçen cumartesi Zizek İstanbul’dayken söylemişti, kapitalizmin demokrasiyle bağı kalmadı diye. Kapitalizmin burjuva demokrasisi getirdiği fikrinin/hayalinin artık gözle görülür bir şekilde çöktüğünü, kapitalizmin totaliter rejimlerden beslendiğinin altını çizmişti.

Söyleşi

30 Eylül 1969'da Şili Komünist Parti'den başkan adayı olan Pablo Neruda,  o tarihlerde yaptığı bir konuşmasında “Hayatımı şiir ve politika diye ayırmayı hiç düşünmemiştim,” demişti.

 

 

ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun