Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

İnanna’nın dönüşünü beklerken...




Toplam oy: 32
Jeanne Achterberg
Everest Yayınları

İnanna,  bütün tanrılar ve tanrıçalar arasında yazılı sözle en çok onurlandırılan tanrıça; göklerin ve yeryüzünün kraliçesi, akşamın hanımefendisi, sabahın yıldızı; uygarlığı yaratan kozmik güç; sevgiyi, şifayı ve doğumun mucizesini içinde barındıran... Ne vakit sen gözden düşsen, insanlık senin düşüş hızında cahilleşti, köreldi, ilkelleşti... Sen yer altına her indiğinde  yer üstünde kalanların uygarlığı geri gitti. Ama adın yeniden kulaktan kulağa fısıldanmaya başlandı hanidir. Yeryüzüne yeniden gerçek şifayı vereceğin günler yakındır belli... İnanna, İştar, Astarti, Kibele, Demeter, Meryem… Hangi isimde olursa olsun yaşamın üretici, dişil yanı yaşanının erilden, doğanın dünyasının ruhun dünyasından ayrı olmadığını yavaş yavaş da olsa yeniden anlamaya başladık.

İki bin yıldır binbir emekle, sadece bize özgü zannederek yarattığımız kültürün kökeni sadece ve sadece Sümerlere, Sümer efsanelerine dayanıyor olabilir mi? Eğer öyleyse, bu nasıl gerçekleşmiş olabilir? Soruların yanıtları elbette özelikle Sümerliler üzerine araştırma yapan antropologların ve arkeologların işi. Ne yazık ki tarihte sorulara kesin yanıtlar yok. Ama her geçen gün yapılan araştırmaların sonuçları, bizler göz ardı etmeye çalışsak da önümüze hiç beklemediğimiz yerlerden çıkıveriyor, ayağımıza takılıveriyorlar. Tıpkı Jeanne Achterberg’in “Kadın Şifacılar” adlı çalışmasında olduğu gibi…

“Kadın Şifacılar”, adından da anlaşılacağı gibi yalnızca Sümerliler üzerine bir çalışma değil, ama son zamanlarda yayımlanan pek çok tarihi-kültürel araştırmada olduğu gibi, alfabenin ilk harfiymişçesine Sümerlilerle başlıyor o da. Her ne kadar  Hıristiyan Batıya odaklansa da şifacılığın Sümerliler’e dayanan köklerine iniyor öncelikle. Yani en eski kozmik bağlantıya uzatıyor ellerini…

Çerçevesi belli ve sınırlı gibi görünse de aslında koskocaman bir kültürel tarih okuması denebilir “Kadın Şifacılar” için. Ana tanrıça inanışının taçlandırıldığı Sümerliler’den, Danimarka’nın şaman kadınlarına, Yunanistan’dan gelen şifacılık mirasından Hıristiyanlığın kadınları taçlandıran ilk parlak döneminine, Ortaçağın soykırımı büyük cadı avına ve oradan da bilimin doğumuyla  günümüze uzanarak kadının git gide değişen, daha çok zaman içinde zayıflayan, talileşen toplumsal-kültürel rollerini anlatıyor şifacılık ve tıp bilimi üzerinden Achterberg. Ana tanrıça kültünün baba tanrıya dönüşümünü izliyoruz kadınların son derece ilgi çekici şifacılık deneyimleri eşliğinde.

Achterberg’e  göre “kadınların toplumsal durumları, çoğu zaman kültürel ilerlemeyi ayna gibi yansıtır ve uygarlığın bir göstergesidir”. İşte bu düşünce ekseninde kurmuş  kitabının yapısını yazar. Ve bazı gözlere çok naif görünebilecek söz konusu yargıyı gayet güçlü argümanlarla desteklemiş. Kitap boyunca kadın şifacıların toplum arasında aldığı yer, kültüre, bilime, cinsiyetlere bakış açısını da açıklık getiriyor. İnanna’nın tahtından edilişinin, tüm insanlığın içindeki dişil özelliklere kapıları kapamanın bedelini hem kültürde hem de bugün çöküşünü izlediğimiz sağlık sisteminde nasıl ağır bir biçimde ödediğimizi görüyoruz.

Örneğin bugün tuhaf bir biçimde  tıbben en az bilgi sahibi olduğumuz alanların başında gelen doğum ve kadın hastalıklarına değiniyor Achterberg. Bu konuda özellikle ebelik sisteminin trajik çöküşüne ayna tutarken dünyada çılgınca artan sezaryenle doğum oranlarının sebebine de bir anlamda açıklama getirmiş oluyor aynı zamanda.
 
Çalışma, bilimin ve modern tıbbın doğuşunu sözünü ettiğim bakış açısıyla ele alırken günümüzdeki yetersizliklere de dikkat çekiyor. Bütün bunlara ek olarak dişille erilin, akıl ile ruhun, uygarlık ile doğanın birleşiminden doğabilecek yeni önermeler üretmesi ise  “Kadın Şifacılar”ı ilgi çekici bir araştırma yapan özelliklerinin başında geliyor: “Güce dayalı sağlık sisteminin toplumsal sıralamasında daha eşitlikçi oranlara geçiş; aralarında yeryüzünün ekolojisi de olmak üzere, daha büyük sağlık sistemlerine dikkat edilmesi; genel sağlığı korumanın akışı içinde sağlığın akli ve ruhsal öğelerini sağaltan tedavinin içerilmesiİ; dişilin sesini de içeren daha insan merkezli bir sağlık sistemi”. Ve şifacılığın özünü oluşturan sevgi ve şefkate küçümsemeden yeniden yer verilmesi… Uygunlaması çok zor önermeler belki de bunlar, ama diğer yandan hepimiz için için biliyoruz ki imkansız da değiller. “Kadın Şifacılar” gibi araştırmaların yazılıp yayımlanıyor olması bile umudumuzu destekler nitelikte…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist,  şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çok yerinde bir açıklama. Dünyanın nereye gittiğini herkesin görmesi lazım!
57% (41 oy)
Beni ilgilendirmiyor. Bir edebi yapıtın bana ulaşma yoluyla ilgilenmem, ben okuduğuma bakarım.
22% (16 oy)
Bence çok yanlış. Usulsüzlüğü, yasadışılığı övmesi savunulamaz!
22% (16 oy)
Oy veren sayısı: 72

Eski anketler



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun