Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

İstanbul’da meyhane mi kalmadı!




Toplam oy: 56
Tan Morgül, Ulus Atayurt
Overteam Yayınları

Reşat Ekrem Koçu, 1947 tarihli “İstanbul Meyhaneleri ve Meyhane Köçekleri” adlı kitabına “İstanbul’da meyhane kalmadı” diye başlar! Bugün Reşat Ekrem’in yaşadığı yıllara doğru uzandığımızda o vakitlerin meyhanelerine hala iç geçirdiğimiz düşünülürse eğer, meyhane kültürünün de bir “nerede o eski bayramlar” kıvamında yaşanıp yaşatıldığını iddia etmek mümkün.  Ama Reşat Ekrem Koçu haklı, ellerimizin arasından pek çok şeyi çekip alan 20. yüzyıl, çoğu gayrimüslim azınlıkların aramızdan gitmesiyle, semt merkezlerinin ortadan kayboluşuyla, sosyalleşme merkezlerinin alışveriş mekanlarına kaymasıyla, meyhane kültürümüzü de oldukça zedelemiş, ta o yıllardan başlayarak. Ancak İstanbul’un meyhane kültürü, tüm toplumsal değişimlere, yasaklara yine de direnmiş, varlığını bir şekilde sürdürmüş. İstanbullular, tahta bir masanın başına beraberce oturup rakı ve bin çeşit meze eşliğinde, aheste yiyip içerek dertlerini dökmekten, birlikte gülüp söylemekten, siyasi, kültürel, duygusal lakırdılar etmekten hiç vazgeçmemişler. Sıcak yaz gecelerinin serin sonbaharlar akşamlarını şiddetle özlediği bu vakitlerde, elimde sayfalarını karıştırdığım “İstanbul Meyhaneleri ve Balık Lokantaları” yla şehrin meyhanelerinde geziniyor ve kaybolmamakta direnen meyhane kültürü üzerinde düşünüyorum. Kitabın yazarları Tan Morgül ve Ulus Atayurt rehberliğinde İstanbul’da demir atılacak bir köşe arıyorum...

Mesela hafta arası bir gece üşenmeyip Büyükada’ya geçmişsiniz, iskelenin yakınlarındaki balık lokantalarına yüz vermeyip ilerlemiş Fıstık Ahmet’in Prinkipo meyhanesine yerleşmişsiniz. Fıstık Ahmet, nesli çoktan tükenmiş İstanbullu ‘Barba’lardan biridir, sizi meyhanesine buyur eder, ne yer ne içersiniz diye sormaz, gecenin ruh haline dair hazırladığı mezeleri sorgusuz sualsiz önünüze koyar da, adanın, rakının, sohbetin ve yemenin tadını çıkarmayı size bırakır. Hava ne kadar sıcak olursa olsun adaların geceleri yine de bir parça serin olur, yiyip içtiklerinizden, konuşup söylediklerinizden tat almanızı engellemez. Tanpınar’ın Abdullah Efendi’sinin rakının etkisiyle zenginleşen rüyalarının, o dönemin meyhanelerinin hatırınıza gelmesini engellemez... Yahut “Huzur”daki o büyük aşkın Büyükada’da geçen sahnelerinin...

Ya da belki Boğaz çekmiştir sizi kendine, Yeniköy’de Aleko’nun Yeri’ne, Anadolu Kavağı’nda Yedigül’e doğru çekmişsinizdir dertlerinizi ve sevinçlerinizi bir geceliğine... İstanbul’da meyhane az değil yine de, onlar sadece tarihte, anılarda, edebiyatta ve müzik de kalmamışlar, hemen her semtte size yakın bir iki tane bulmanız mümkün. Morgül’le Atayurt da tam 130 tanesini ziyaret edip yazmışlar, geride kalanlardan af dileyerek. İstanbul’u Büyükçekmece’den Tuzla’ya kadar dokuza ayırıp, bölge bölge meyhanelerin ve balık lokantalarının izini sürmüşler. Sonuç olarak da ortaya bir parça rehber niteliğinde, bir parça da kültürel içerikli, üslubu gereği de kalender tarzda bir kitap çıkmış ortaya. Yazarların kendi deyişiyle “bir yemek, deneyim, anı ya da gurme kitabı değil” “İstanbul Meyhaneleri ve Balık Lokantaları”, sadece “keyifli bir günde yollara revan olacakların” ellerine alacakları küçük bir fener.

Kitabı onu diğerlerinden ayıran en önemli, en keyifli özelliklerinden biri yazarlarının her bölümün başına Türk edebiyatından meyhane kültürüne dair bulup çıkardıkları küçük parçalar koymuş olmaları. Oğuz Atay’dan bir tren garı meyhanesi halet-i ruhiyesi, Tanpınar’dan hayallerle beslenen kadim bir İstanbullu ve kadim bir İstanbul meyhanesi, Adalet Ağaoğlu’ndan kızçocuğu ve akşamcı dedesi, Sait Faik’in ‘meyhanedeki adam’ı, İhsan Oktay Anar’ın 17. yüzyıl İstanbul’undan çekip çıkardığı tarihi bir Galata meyhanesi sahnesi ve tabii ki Can Yücel ve Orhan Veli...

Çalışmada ayrıca rakı adabına, argoda meyhane kültürüne dair kısa bilgiler ve günümüz meyhanelerinde sunulan mezeler sözlüğü de mevcut. Yazarlar tembel topiği nasıl yapılır gibi önemli bir tariften rakı ve meze sözcüklerinin etimolojik kökenlerine, koltuk meyhanelerinden rakının hangi bardakta içilmesi gerektiğine, küplü meyhanelerden saklı badehanelere  meyhane kültürü hakkında pek çok keyifli tarihi bilgilere uzanıyorlar. “İstanbul Meyhaneleri ve Balık Lokantaları”, bütün bunlara eklenen kaliteli görselleri ve kolay taşınabilir / okunabilir cep boyuyla haftanın en şahane kitabı oluyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist,  şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çok yerinde bir açıklama. Dünyanın nereye gittiğini herkesin görmesi lazım!
57% (41 oy)
Beni ilgilendirmiyor. Bir edebi yapıtın bana ulaşma yoluyla ilgilenmem, ben okuduğuma bakarım.
22% (16 oy)
Bence çok yanlış. Usulsüzlüğü, yasadışılığı övmesi savunulamaz!
22% (16 oy)
Oy veren sayısı: 72

Eski anketler



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun