Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Komutan’ın kılıcı, Reverte’nin tarihten bugüne uzanan eleştiri okları!




Toplam oy: 43
Arturo Perez Reverte
Yapı Kredi Yayınları

“Dünyanın en dürüst ya da en dindar adamı değildi, ama cesur bir adamdı. Adı Diego Alatriste y Tenorio idi, Flandr Savaşları’nda eski piyade alaylarında er olarak savaşmıştı. Onu tanıdığımda üç beş kuruşa, daha çok kendi meselelerini halledecek kadar yürekli ya da maharetli olmayanların eften püften kabadayılık işlerine baktığı Madrid’de sürünüyordu. Bildik şeyler işte: Boynuzlanmış kocalar, kuşkulu miraslar ya da borçlar, yarısı ödenmiş kumar borçları gibi birtakım işler.” İşte böyle tanışmıştık tarihi-macera romanları yazarı Arturo Perez-Reverte’nin son kahramanı Komutan Alatriste ile. Savaşmaya gitmediği zamanlarda hayatını kiralık kabadayılık yaparak kazanan biraz düşkün, geçkin, ümitsiz ama bir o kadar onurlu, güçlü, gizemli bir adam ve ona maceralarında hem eşlik eden hem de bu maceraları bizlere anlatan genç, deneyimsiz bir yetim: İnigo. 

Türk okurunun “Kılıç Üstadı”, “Dumas Kulübü” ve “Flaman Tablosu” adlı romanlarıyla tanıyıp sevdiği bir yazar Arturo Perez-Reverte. Yaklaşık iki yıldır Türkçeye çevrilen “Komutan Alatriste’nin Maceraları” adlı serisi de yine aynı ilgiyle takip ediliyor. Serinin son halkası olan “Saflığın Çekiciliği” ile bir cinayetin ardından yeni maceralara atılan kahramanlarımızın başı yine bir şekilde siyaset-din-para üçgeni içinde büyük dertlere giriyor. Ancak, onların dertleri,  diğer kahramanlardan farklı olarak, maceranın sonunda çözülmüyor. Yakayı paçayı geçici olarak kurtarsalar da geçmiş düşmanlıklar daha bir perçinlenip yeni düşmanlıklara sebep oluyor; İnigo ile Komutan an be an daha büyük dertlere doğru yelken açıyorlar. “Komutan Alatriste’nin Maceraları” her ne kadar klasik tarihi-macera türüne girse de, bu noktada benzerlerinden ayrılıp lezzetli bir hal alıyor zaten. “Saflığın Çekiciliği” için de, işte bu bela üzerine bela, dert üzerine dert getiren cinsten bir yeni macera türü diyebilirim: Reverte, tarih içinde bir yerlerde hep kaybedenlerin, tutunamayanların hikayesini yazmaya devam ediyor.

Hikayemiz her zaman ki gibi Madrid’in arka sokaklarında, gölgeli meyhanelerinde, bitirimhanelerinde başlıyor. 1700’lü yılların ilk çeyreğinin İspanya’sı bir yandan savaşlarla diğer yandan da koyu Katolik inancıyla toz duman... İnigo’nun deyişiyle, batıl inançlarla ve sahte dindarlıklarla dolu bir dönemde İspanyollar huzursuz, karamsar, hayal kırıklıklarıyla dolu ve üstüne üstlük berbat bir şekilde yönetiliyorlar. Komutan’ın şair dostu Don Fransisco’nun yaptığı teklif bu ortamda onlar için hem kazançlı hem de son derece tehlikeli. Zira bir randevuevi gibi işletilen manastıra kapatılmış kızlarını kurtarmak isteyen Yahudilikten dönme bir aileye yardım etmek demek, din ile siyasetin karanlık birlikteliğine çomak sokmak demek. Üstelik işin içinde eskimeyen düşmanlar da var tabii...

“Hayat işte böyledir ve bu olay ileride şahit olacağım benzer olaylardan biriydi. Görünüşün gerçeklerin önüne geçtiğini ve zalimlerin kötülüklerinin onur, iffet ve dindarlık maskeleri altında nasıl da saklanabildiğini bana öğretmişti. Ayrıca kötü insanları kanıt olmadan suçlamanın, onlara silahsız saldırmanın ve mantığa ve adalete körü körüne güvenmenin, nüfuzlarını ve paralarını kalkan olarak kullanan aşağılık heriflere bir şey olmazken kendi mahvına yol açmak için genelde en iyi yol olduğunu da gördüm. Erken yaşlarda aldığım bir diğer ders ise, kaybetmemiz kazanmamızı göre daha muhtemel olduğundan, gücümüzü kudretli kimselerin gücüyle eşit sanmanın ne kadar büyük bir yanlış olacağıydı. Zaman ve kader bir hançer yarasıyla bizi alt edene dek acele etmeden, telaşsızca beklemek daha iyi.” Ancak Komutan Alatriste ve İnigo elbette ki bir an bile beklemiyorlar. Genç kızı kurtarmak için manastırı basmayı göze alıyorlar. Manastırı basmalarıyla da kendileri fark etmeden çevrelerine örülen ağın içine düşmeleri bir oluyor. Daha doğrusu, Engizisyon mahkemesinin düzenlediği, hem bu dönme ailenin üyelerinin hem de Komutan’ın yer aldığı halka açık bir yakma töreninin içine! Ve herkes gibi kahramanlarımız da çok iyi biliyor ki araya birilerini sokarak Engizisyonun elinden adam almak, İspanya’da yapılacak son şeylerden biri... 

Komutan ile İnigo bir şekilde paçayı kurtarmanın yolunu buluyorlar elbette ancak heyecanla ilerleyen hikayenin satır aralarında bir yandan da din-siyaset ilişkisine; dinin, bağnazlıkla ve çıkar ilişkileriyle birleşerek gündelik hayata girmesine karşı ciddi bir eleştiri okuyoruz. Arturo Perez-Reverte sözünü sakınmayan sivri diliyle soluk soluğa bir macera anlatırken İspanyol tarihiyle de hesaplaşmaya devam ediyor “Komutan Alatriste’nin Maceraları” serisiyle.
“Saflığın Çekiciliği” sade suya tirit tarihi romanlardan kaçan okurlara söyleyecek bir şeyleri olan, iyi kurgusu ve düzgün diliyle de, el, göz, cep yormayan formuyla da şahane bir kitap. Ancak son olarak, dizinin ilk kitabında yer alan şiirlerin lezzetini, ne yazık ki, yakalayamamış bir çeviriyle karşılaştığımı da belirtmeden geçmeyeyim.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist,  şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun